Kategori arşivi: Yazarlarımızdan

İran Sineması Film Eleştirmenleri Ekibimiz

Serçelerin Şarkısı

Serçelerin Şarkısı, paranın her şey olmadığını ve mutlu bir yuvaya sahip olmanın her şeyden önemli olduğunu anlatan harika bir aile filmi.

Kerim ve eşi Nergis, köyde yaşayan 3 çocuklu mutlu bir ailedir. En büyük kızlarının işitme cihazı bozulunca Kerim kendini Tahran’da daha çok para kazanmak için çalışırken bulur. Kızının sınav dönemi yaklaştığı için Kerim bir an önce yeni bir cihaz almak ister. Daha çok para kazanırsa kızına en iyi işitme cihazını alabilecektir…

Devekuşu bakıcılığı yapan Kerim, kızının işitme cihazı için patronundan avans istemeyi düşünürken devekuşlarından bir tanesi kaçar ve Kerim işten kovulur. Ertesi gün işitme cihazını tamir ettirmek için Tahran’a gider. Fakat tesadüfler birbirini kovalar. Motoruyla onu gören birisi onu motorlu taksi zanneder ve motora biner. Böylece Kerim, motorlu taksi işini yaparak günde çok fazla para kazanabileceğini fark eder. Günler birbirini kovalar, Kerim her gün farklı insanları bir yerden bir yere taşıyor ve çok para kazanıyordur. Kızı için bu işe başlayan Kerim gittikçe amacından uzaklaştığını fark etmez…

Kerim Tahran’da motorlu taksi işini yaparken küçük oğlu da evin yakınlarındaki içi çamur dolu su deposunu balıklarla dolu bir akvaryuma dönüştürme hayalini gerçekleştirmeye çalışıyordur. Balık almak için parası yoktur fakat çalışıp kazanacağına inancı tamdır. Arkadaşlarıyla birlikte dev bir akvaryum yapmak ve balık sayısını çoğaltıp satarak milyoner olmanın hayallerini kuruyorlardır. Ancak Kerim, çocukların bu hayallerini hiç önemsemez. O su deposunun çamurdan arınması ona imkansız gelmektedir. Çocuğunu bu fikirden vazgeçirmek için elinden geleni yapar ancak oğlu Hüseyin bu fikirden vazgeçmez. Kerim bir gün su deposuna gittiğinde orayı tertemiz suyla dolu, serçelerin yuva yaptığı bambaşka bir dünya olarak bulur…

Kerim, motorlu taksicilik işini yaparken birçok kez parayla sınanır. Ancak bu sınamalardan başarıyla geçer ve asla hak yemez. Kazandığı parayı ve eve getirdiği eşyaları komşularından, akrabalarından sakınmaya başlayan Kerim, hatasını çok geçmeden anlayacaktır.

Bir gün evde bir kaza sonucu Kerim düşer ve bacağını kırar. Günlerce yataktan kalkamaz ve çalışamaz hale gelir. Babasının durumuna üzülen büyük kızı, işitme cihazı çalışmadığı halde çalıştığını söyler. Oğlu Hüseyin ise babası çalışamadığı için günlük az bir yevmiyeye çalışmaya başlamıştır ve elleri yara bere içindedir. Ancak asla bu durumdan şikayet etmez. Kerim anlar ki, bu dünyada en önemli şey, iyi ve hayırlı evlatlar yetiştirmiş olmaktır. Paranın aile mutluluğuna hiç etkisi olmadığını da anlar.

Ailenin değerini anlatan Serçelerin Şarkısı, evinizde serçelerin şarkı söylemesi için neler yapmanız gerektiğini anlatıyor diyebilirim. Aile içindeki mutluluğu ve huzuru nerede aramanız gerektiğini fark edeceksiniz.

Zeynep Ece

Resim Havuzu

Resim Havuzu” asıl adıyla “Havz-ı Nakkaşi” uluslararası gösterimlerdeki adıyla ise “Painting Pool” 2013 yapımı bir İran filmi. Yönetmenliğini ve senaristliğini Maziyar Miri’nin üstlendiği film Tahran’da geçiyor. Rıza, Meryem ve oğulları Süheyl’in konu alındığı film ulusal ve uluslararası alanda bir çok ödül ve adaylığa layık görülmüş.

Resim Havuzu; Rıza ve Meryem’in bir hastane koridorunda karşılaşmasıyla başlıyor. Belgelerinin imzalanmasını bekleyen ve sabırsızlanan Meryem’e doktor aynı belgeleri bekleyen Rıza’nın yanına oturup beklemesini rica eder. Birbirlerini görmeleriyle sevgileri başlar ve ilerleyen zamanlarda bu sevginin bir de meyvesi olur: Süheyl.

Meryem ve Rıza son derece sevgi dolu birer anne ve babadır. Bir ilaç fabrikasında ilaç paketleyerek hayatlarını sürdürürler. Akıllı ve neşeli evlatları Sühely 4. sınıfa devam etmektedir. Suheyl’in en yakın arkadaşı da aynı zamanda öğretmeninin çocuğudur; okuldan sonra birlikte ders çalışırlar. Meryem resimler çizmekten, Rıza ise evlerinin çatısındaki güvecinler ile vakit geçirmekten hoşlanır. İş saatleri dışında bakkaldan siparişleri götürmek gibi küçük işlerle de uğraşırlar ancak yine maddi anlamda biraz sıkıntı çekerler. Birlikte mutlu bir hayatları vardır. Mutlu ama farklı. Çünkü Meryem ve Rıza diğer insanlardan oldukça farklıdır. Onlar özeldir. İkisinin de normal hayatlarını devam ettirebilecekleri düzeyde zihinsel engelleri vardır. Ancak bu birbirlerini ve evlatlarını çok sevmelerine asla engel olmamıştır.

İnsanların engelli bireyleri karşı olan tavırlarını, bu bireylerin hayatlarını devam ettirmeye çalışırken üstesinden gelmeye çalıştıkları zorlukları anlatan son derece dokunaklı bir film “Resim Havuzu“. Sağlıklı insanlar için son derece basit günlük durumların farklı insanlar için ne kadar zor olabileceğini ama sevme yetisinin, şefkatin, fedakarlığın, neşenin ve umutların tüm bunlardan bağımsız hepimize ait duygular olduğunu gözler önüne seriyor.

Süheyl her ne kadar anne ve babasını çok sevse de diğer insanların yanında onlardan utanmaktan kendini alıkoyamaz. Annesinin öğretmeninin daveti üzerine okula gelmesinden utanç duyar. Annesi hep aynı yemekleri yaptığı için mutsuz olur. Gözlüğü kırıldığında beğendiği bir modeli karşılayamamaları, onu lunaparka götürmemiş olmaları, gittiklerinde ise annesinin korkusundan dolayı oyuncaklara binmeden geri geldikleri için Süheyl çok öfkelenir.

Bu durum eve gittiklerinde büyük bir kavgaya sebep olur. Oğullarını neşelendirmek için attıkları her adım onu daha da öfkelendirir. Babasının Süheyl’in arkadaşından aldığı ve dikkatli kullanması gereken VCD’yi yıkadığını söylemesi ve annesinin çizmeyi çok sevdiği resimlerin bulunduğu defteri göstermesinin ardından Süheyl öfkesine hakim olamaz ve annesinin resimlerini yırtar. Yine de onun peşinde gelip ona sarılmayan çalışan annesine sürekli aynı yemeği yaptığını, öğretmenle bile konuşamadığını söyler ve ikiniz de delisiniz diye bağırır. Tam bu anda babası kendisine engel olamaz ve Süheyl’e tokat atar.

Ertesi gün Süheyl, öğretmeninde ders çalışırken ondan annesi olmasını ister ve o günden sonra eve dönmez. Aynı gün çalıştıkları ilaç firması Rıza ile beraber bir çok işçiyi işten çıkartmıştır. Süheyl artık evde yoktur. Rıza işsizdir. Meryem ise tüm suçu kendinde görmektedir.

Filmin devamında sevgileriyle bütün bu ufak problemlerin nasıl kolayca aşıldığını izliyoruz. Sıcak baba oğul ilişkine, annelerin o derin sevgisine ve ne olursa olsun bir evladın anne ve babasından vazgeçemeyişine tanık oluyoruz.

Sevginin ve iyi niyetin hiçbir engel tanımadığını, bu güçle bütün korkuların, zorlukların üstesinden gelinebileceğini ve ailenin sahip olduğumuz en değerli hazine olduğunu etkileyici bir şekilde gözler önüne seren “Resim Havuzu“, bazen içinizi burkan, bazen sizi neşelendiren en çok da içinizi umut ışığıyla dolduran bir film.

Rumeysa Güner

Cennettin Çocukları

Cennetin Çocukları” ya da asıl adıyla “Beççaha-yı Asuman” filmi İranlı yönetmen Macit Mecidi tarafından kaleme alınmış ve yönetmenliğini de aynı isim üstlemiştir. Dram türünde olan bu eser fakir bir ailenin Ali ve Zehra adındaki iki kardeşin paylaştıkları büyük sırlarını ve maceralarını anlatmaktadır.
Film ailenin güvenilir evladı Ali’nin kardeşinin ayakkabılarını tamirden almasıyla başlar. Filmin açılış sahnesinde hatırı sayılır bir süre ayakkabının tamir edilişine şahitlik ederiz. Bu Macit Mecidi’nin filmlerinde kullandığı tekniklerden biridir ve bize bu ayakkabıların filmin gidişatını etkileyecek öneme sahip olduğunu yansıtır. Ayakkabıları alan Ali eve dönüş yolunda ekmek alacak daha sonra da manava uğrayacaktır. Manavda patates almak için ayakkabıları kenara bırakan Ali geri geldiğinde onları bıraktığı yerde bulamaz çünkü eskici orada bulunan poşetleri alırken farkında olmadan ayakkabıların bulunduğu poşeti de arabasına atarak uzaklaşmıştır.
Ali ne yaparsa nereye bakarsa baksın ayakkabıları bulamaz. Bu durum evde heyecanla ayakkabıyı bekleyen Zehra için tam bir hayal kırıklığı olur ama abisinin ricalarını geri çevirmemek ve anne babasını üzmemek için durumu kimseye anlatmaz. Zaten anlatsa da babasının yeni bir çift ayakkabı alacak gücü de yoktur. Kirayı ödeyemez, alışverişleri veresiye yapar bir durumdadırlar. Buna rağmen harama el uzatmazlar ve yaşlı komşularından bir kap yemeği esirgemezler. Böyle bir ailenin evlatları da bu karakterdedir.
Ancak Zehra’nın okula giderken giyeceği ayakkabısı yoktur. Abisi Zehra’ya kendi ayakkabılarını giyerek okula gitmesini önerir. Başta bu teklif Zehra’yı üzse de abisinin ona hediye ettiği kalemle üzüntüsü aklından uçar gider. O akşamdan sonra aynı ayakkabıyla okula gitmeye başlarlar. Sabah okula abisinin ayakkabılarını giyerek giden Zehra öğlen dersten çıkıp Ali’yle bir ara sokakta buluşur ve ayakkabıları ona verir. Artık bu iki kardeşin günleri koşarak ayakkabıları değiştirmeye çalışarak ve tek bir ayakkabıyla idare ederek geçer.
Ayakkabıları kardeşinden aldıktan sonra Ali tüm gücüyle koşsa da okuluna sık sık geç kalmaya ve yönetimle de problemler yaşamaya başlar. Diğer yandan Zehra ise kendisine büyük gelen, kirli ayakkabılarla okula gitmekten utanır ve üzüntüsü her geçen gün artar.
Tüm bu koşturmaca içinde birbirlerini asla yarı yolda bırakmaz Ali ve Zehra. Derslerinde son derece başarılı olan Ali, öğretmeninin ona destek olmasıyla okuldan uzaklaşmaktan kurtulur. Babasıyla beraber şehre bahçıvanlık işi yapmak için yolculuk eder. Oyun oynamaya çağıran arkadaşlarını her seferinde reddeder. Zehra ise hasta annesini yormamak için bebek kardeşlerine bakar, bulaşık yıkar. Tüm bunları öyle doğal ve naif bir şekilde göğüslerler ki hayatta şikayet ettiklerimizi bir daha gözden geçirmemize sebep olur bu halleri.
En etkileyici sahnelerden biri ise iki kardeşin avluda ayakkabıları yıkadıkları sahnedir. Çocuk masumluğunun görülebilir bir hal aldığı sahnede Ali ve Zehra köpükten baloncuklar yaparlar ve o an tüm dertlerinden ve sorumluluklarından uzaklaşıp sadece çocuk olurlar.
Ali’nin okulunda gördüğü bir koşu yarışması duyurusuyla umutlar yeniden yeşerir. Yarışmada üçüncülük ödülü bir çift ayakkabıdır. Ali ayakkabıyı kazanırsa kolayca bir kız ayakkabıysa değiştirebileceğini ve bunu kardeşine verebileceğini düşünüp hemen Zehra’ya haber verir. Ali yarışmada üçüncü olabilecek midir? Zehra’nın bir çift ayakkabısı olacak mıdır? Filmin sonunu bu telaşla ve dileklerle izleyeceksiniz.
Çocuk oyuncuların başarılı performansları filmin bir diğer etkileyici yönünü yansıtıyor. Çocukken herkesin yaşadığı korku ve üzüntüleri oyuncuların küçük gözlerinde görüp, yeniden yaşıyor gibi hissedeceksiniz. Neşeleriyle içiniz kıpır kıpır olurken, filmin geri kalanını onlara bir çift ayakkabı almayı dileyerek izleyeceksiniz.
Fakir bir aileden gelen bu iki kardeşin birbirlerine olan bağlarını, çocuk masumluğunu, yaşadıkları korkuları, imrenmeleri, üzüntü ve çaresizlikleri en güzel şekilde yansıtan “Cennetin Çocukları” filmi çocuklarınızla beraber izleyebileceğiniz harika bir film. İzlerken sizi duygular arasında gezdirecek, bazen ise göz yaşlarınızı tutamayacaksınız.

Rumeysa Güner

İran Sineması

heiran

Uzun bir ara verdiğimin farkındayım. Çok büyük bir takipçi kitlem olmamasına rağmen, sessizliğimi fark eden iki ya da üç kişi olması bile beni mutlu etmeye yetti. Ben de sessizliğimi yeni bir yazı ile bozmak istedim. Fakat belirtmek isterim ki, sessizliğimin sebebi kötü yönden değil, iyi yöndendi. Demem o, her şeyi yolunda tutmaya çalışıyorum…
Bu yazımda sizlere, İran filmlerinden bahsetmek isterim. Aslında çok fazla film izlemeyi seven biri değilim. Bunun nedeni, filmlerin etkisinden çıkamıyor olmamdır. Ben de bunalıma girmektense film izlememeyi tercih ediyorum. Bir gün bu kötü alışkanlığımı yenmeyi umuyor, fakat pek de yenecek gibi gözükmüyorum.
İran filmlerine gelirsek. İran filmleri, sonları hep dram, hep hüzün. Sürekli bir ağlama modu, sürekli bir mutsuzluk, sürekli bir dram. Sürekli kötü son… Tarihe şöyle bir baktığımızda, bugün de dahil olarak, İran zaten hep ağlar… Ağlamayı seven bir millettir. Özellikle dinsel açıdan bakarsak, zaten hep ağlarız. Ağlarız dediğime bakmayın, İranlı olmadığımı biliyorsunuz. Ama gerçek ki, ağlarız…
Bir arkadaşımla İran filmleri hakkında konuştuğumda, bir daha İran filmi izlemeyeceğine dahi ahd verdiğini söyledi, ben de nedenini sorduğumda, insan bunalıma giriyor İran filmi izlediğinde diye yanıtladı. Gerçek bu, adamlar acı çektirmeyi istiyor, istiyorlar ki mutlu sonla bitmesin hiç bir güzellik. Doğru mu yapıyorlar yanlış mı yapıyorlar bilinmez. Onlara kalmış, lakin filmleri izleniyor mu izleniyor. Komedi filmi kötü sonla mı bitermiş yahu? Gülmesiyle kalıyor insan… Seviyor muyum İran filmlerini, evet seviyorum. İzliyorum da, izleyeceğim de. Zaten her yer hüzün değil mi? En çok da sevdiğim yönleri ne diye soracak olursanız, kendi adetlerini ve geleneklerini saklamıyorlar. Dinlerini nasıl yaşadıklarını aşikar ediyorlar filmlerde. İşte bu, bayılıyorum bu noktaya…
Sizinde izlediğiniz İran filmleri varsa, yorumlarınızı beklerim. Aynı mı düşünüyoruz meraklardayım.
Okuduğunuz için teşekkür ederim, esen kalın.

Rukayye Ç., Hello Iran.

Elma ve Selma

Bir filmin güzel olup olmadığını anlamanın en iyi yolu; izleyiciye hissettirdiği duygulardır şüphesiz. Etkileyici ve yıllar boyu akıllara kazınan filmlerden biri de “Elma ve Selma“dır.

Filmin adı bile filmi izlemek için iyi bir sebep aslında, izleyicinin büyük beğenisini toplayacak eşsiz bir yapıt.

Hayatın koşuşturması, dertlerimiz, sorunlarımız arasında unuttuğumuz ve bizi var eden değer yargılarımızı hatırlatan bir film. Kısaca değinmek gerekirse; filmin başrol oyuncusu Sadık, ailesini ziyaret etmek için memeleketine gitmiştir. İki çocuğunu kaybeden ailenin tek tesellisi, onları hayata bağlayan tek umududur Sadık. Evlenme yaşının geldiğini düşünen annesi, örf ve adetlerine uygun olarak hazırladığı bohçayı halasının kızına vermesini ister. Sadık da bu izdivacı uygun görür ve halasını ziyaret etmek için yola revan olur. Bu yolculuk Sadık’ın hayatının dönüm noktası olacak türden olayların gelişmesine vesile olur. Yaya olarak çıktığı yolculukta arkadaşının arabasına denk gelir ve biner, arkadaşı Sadık’a büyük bir öfke duymaktadır, bu öfkenin kaynağı da Sadık’ın halasının kızıdır. Aslında ikisi de aynı kıza taliptir ve arkadaşı sürekli istemeye gitmiş ve “hayır” cevabı almıştır, son gitmesinde ise; halası “eğer bir hafta içerisinde Sadık istemeye gelmezse, sana vereceğim kızımı” demiştir. Sadık bunları öğrenir ve arkadaşının ne kadar çok sevdiğini anlayınca bohçayı da ona bırakarak yola devam eder. Yürümekten bitap düşmüş bir vaziyette, bir bahçede mola verir ve ordaki sudan abdest alıp namaz kılar, tam o sırada ağaçtan bir elma düşer yere. Sadık dayanamaz ve hiç düşünmeden elmayı yıkayıp yemeye başlar, kafasını çevirdiğinde bahçenin içinde bir adam görür, elindeki elmayla adamın yanına gider ve elmasını yediğini helal etmesini ister. Adam Sadık’ın aç olduğunu anlar ve “helal ederim ama gel benle” der, karnını doyurur ve o bahçenin bahçıvanı olduğunu söyler. Sadık iyiden iyiye pişman olmaya, korkmaya başlamıştır, kul hakkına girdiğini düşünüp içten içe üzülmüştür. Bahçıvan; Sadık’ın pişmanlığını ve kararlılığını görünce tarlanın sahibinin adının “Seyyid Celal” olduğunu söyler. Sadık, Seyyid Celal’i bulur ve helallik diler, o da tarlanın sahibinin kendisi olmadığını söyler. Tarla yeğeni Selma’ya aittir.

Selma; yüzü geceyi bile aydınlatacak bir güzelliğe sahiptir, güzelliği kadar zekâsı da görülmeye değerdir. Selma’dan helallik isteyince sadık; Selma anlam veremez, “bu devirde böyle insanlar kaldı mı” diye sorgular, sadece bir elma ve birkaç damla suyun helalliği için o kadar yol tepen bu insanın saflığı şaşırtmış, bir o kadar da memnun etmiştir. Selma bir şart koyar; helal etmek için. Peki, bu şart nedir? Filmin ana fikrini oluşturan bu şartı yerine getirebilir mi? Bundan sonrasını siz değerli izleyicilerin ve okurların merakına bırakıyorum.

Bu film; izlenilmesi gereken ve izleyicilerin tüylerini ürperten niteliktedir. İzleyicilere haram-helal kavramının ne denli önemli olduğunu sorgulatması açısından da önemlidir.

Gerek karakterlerin üstlenmiş oldukları rolleri ve vermek istedikleri mesajları layıkıyla yerine getirmeleri; gerekse filmin jeneriği, teknik yapısı, kullanılan öğeleri takdire şayan.

Filmin başından itibaren; bir kul olarak Allah’a (cc) karşı sorumluluklarımızı hatırlamamız gerektiğini, harama göz dikmeden helal kazanmanın önemini anlatmaktadır. Sadık nefsini kötü sıfatlardan arındırarak kazandığı ilahi ahlak ile yoluna devam eder, takva sahibi kul olmanın verdiği huzuru hisseder. Film müzikleriyle, hikâyesiyle, oyunlularıyla kesinlikle muazzamdır. Mükemmeliyet seviyesi çok yüksek olan bu filmi izlemeniz umuduyla…

Serap Ezgi

Yürekleri burkan bir dram filmi

Mecid Mecidi’nin yönetmen koltuğunda oturduğu 1997 yapımı film “Cennetin Çocukları” ; yoksulluğu ve bu uğurda çekilen acıları gözler önüne seriyor. Ali ve Zehra kardeşler; İran’ın arka sokaklarında yaşayan fakir halkın dramını, hayata tutunuşlarını çok çarpıcı bir şekilde izleyicilere yansıtıyor. Her şeye kolaylıkla sahip olduğumuz halde yine de yaşadığımız memnuniyetsizlikten utanmamız gerektiği sonucunu çıkarmamız gereken başarılı bir film.

Bir çift ayakkabıdan yola çıkarak, izleyicilere ders veren, kanaatkâr olmayı ve yaşadığımız hayatın belki başkasının hayali olduğunu düşündürerek şükretmenin önemini hatırlatıyor. Bu filmi anlatırken kelimelerimin kifayetsiz kalacağını ve ben ne söylersem söyleyeyim bu eşsiz filmin bana hissettirdiği yoğun duyguyu tarif edemeyeceğim gerçeğini çok iyi biliyorum. Dilimin döndüğü, kelimelerimin yettiği kadar anlatmaya çalışayım.

Ali; kardeşinin ayakkabısını tamirciden alır ve eve giderken yolda kaybeder. Tamir edilse bile kullanılmayacak halde olan ayakkabıyı üstüne üstlük kaybetmiştir. Bunun verdiği şaşkınlık ve acıyla eve gider. Zehra ayakkabılarını sorduğunda; yüzünde büyük bir korku ve üzüntü oluşur, sesi titreyerek kaybettiğini söyler. O sözler Ali’nin ağzından çıktığı andan itibaren, dolabımdaki tüm ayakkabıları bilgiyasarın ekranından içeri sokmaya çalıştım, bu acının tarifi mümkün bile değil. Babalarından korktukları için durumu ona anlatamazlar, anlatsalar bile babalarının yeni bir ayakkabıya verecek parası yoktur. Bunun bilincinde olan iki kardeş, sorunun üstesinden birlikte gelmeye çalışır. Zaten anne ve babaları yokluk ve hastalıkla yeterince mücadele etmektedir, bir de ayakkabının derdini ve üzüntüsünü çekmesinler diye anlatmazlar. Tek bir çare vardır o da Ali’nin ayakkabılarını ortaklaşa giymek…

Sabah dersi olan Zehra okula Ali’nin eski ve kirlenmiş bez ayakkabılarıyla gider. Öğlen de okuldan koşa koşa döner ve ayakkabıları Ali’ye yetiştirir, çünkü aynı ayakkabıyla Ali de okula gidecektir. Birbirini kovalayan günler içerisinde bu durum sürekli tekrarlanır ve Ali ayakkabıları almak için ara sokakta Zehra’yı beklerken sürekli okula geç kalır. Koşuşturmacanın devam ettiği bir gün, Zehra’nın ayağına büyük gelen ayakkabı ayağından çıkar ve su kanalına düşer. O an Zehra’nın yaşadığı şoku ve korkuyu; bu filmi izleyen tüm izleyiciler iliklerine kadar hissedebilir, bu acının tarifi mümkün değil.

Birgün Ali; okulun ilan panosunda gördüğü koşu yarışmasına katılmaya karar verir, çünkü üçüncüye ayakkabı ödülü vardır ve bu ödül Ali’yi çok heyecanlandırmıştır. Ali’nin bundan sonraki tek amacı üçüncü olup, kazandığı ayakkabıyı Zehra’ya vermektir. Ancak büyük bir sorun vardır, çünkü öğretmen yarışmaya katılacak öğrencileri çoktan seçmiş ve ilanın süresi bitmiştir. Ali hocasına bayağı dil döküp ağladıktan sonra yarışmaya seçilir. Yarışma günü geldiğinde Ali yarışmayı birincilikle bitirir. Birinci olduğu için çok üzülür ve pişman olur, çünkü gayesi üçüncü olmaktı. Zehra’ya yeni bir ayakkabı hediye edememenin verdiği buruklukla evin yolunu tutar ama neyseki babaları o gün Zehra’ya yeni bir ayakkabı almıştır.

İzleyiciyi derinden etkilemeyi başaran muazzam bir film, çocuk oyuncuların performansları göz dolduruyor. Doksan dakikalık müthiş duygu değişimlerinin yaşandığı bu filmi; “neden daha önce izlemedim” diye pişman olduğum gerçeğini göz ardı edemem. Bu film; gerçek hayattan ne kadar habersiz yaşamakta olduğumuzu ve bize sunulan nimetler karşılığında ne kadar az şükrettiğimiz gerçeğini bir tokat gibi yüzümüze vuruyor. Filmi izledikten sonra tüm izleyicilerin aklında hemen hemen şu soru olacaktır “benim neden on çift ayakkabım var”.

Kaliteli bir filme ihtiyacınız varsa eğer “Cennetin Çocuklarını”nı tavsiye ederim, her insanın hayatının belli dönemlerinde birkaç kez izlemesi gereken müthiş bir film.

Serap Ezgi

Öğretmen ve Öğrencilerin İzlemeleri Gereken Filmler

Özellikle İlköğretim Öğretmen ve Öğrencilerinin İzlemesi Gereken İran Filmleri

Bir ilkokul öğretmeni olarak öğrencilerimi motivasyon için -dönem baş ve sonlarında- onlara birkaç film izletiyorum. Ve hakikaten çok işe yarıyor bu. Özellikle izlettiğim filmler hayatı yansıtan İran Sinemasından olunca çocuklar bu filmlerde kendilerini ve çevrelerini buluyorlar. Ve öğreniyorlar ne yapmaları gerektiğini, başroldeki çocuklarla kendilerini özdeşleştirerek. Ve öğretmenler de daha çok farkındalık kazanıyor bu filmlerle. Bu sebeple tüm meslekdaşlarımdan bu filmleri izleyip öğrencilerine izletmelerini rica ediyorum.

İŞTE; ÖĞRETMEN VE ÖĞRECİNLERİN İZLEMESİ GEREKEN İRAN FİLMLERİ

1- HAYAT (2005)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Filmin Konusu: Yıl sonu sınavlarının olduğu gün, Hayat’ın babası rahatsızlanır ve hastaneye götürülür. Annesi, bebeğini de yanında yük edip hastaneye götüremeyeceğinden, bebeğe bakma işini Hayat’a bırakır. Ama Hayat’ın çok önemli bir sınavı vardır, ne olacak dersiniz acaba?

Yorum: Hollywood sinemasının aksine dinimiz-kültürümüz ve kısacası hayatımızın içinden yansıyan İran sinemasından bir huzme daha. HAYAT adlı bu İran filmi, yaşamın ve özellikle bağnazlığın getirdiği problemlere karşı zeki bir köylü kızın, aldığı eğitim ve sahip olduğu azmi sayesinde nasıl başa çıktığını işlemekte. Özellikle şark görevi yapan öğretmenlerimiz bu filmi öğrencileri ile birlikte izlemeli. Çünkü bu filmde kendilerini bulacaklar ve ne yapmaları gerektiği hususunda daha çok bilgi edinmiş olacaklardır.

2- CENNETİN ÇOCUKLARI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Filmin Konusu: Kızkardeşinin ayakkabılarını tamirciden getirirken kaybeden Ali, geçim sıkıntısı içindeki ailesini daha fazla üzmemek için kendi ayakkabısını kardeşiyle ortak kullanmaya başlar.

Yorum: Zehra’nın ayakkabılarının kaybolmasının ardından; ağabey Ali ve kızkardeş Zehra, geçim sıkıntısı içindeki ailelerini daha fazla sıkıntıya sokmamak için ağabeyin ayakkabılarını paylaşırlar. Bu zeki ve çalışkan kardeşler hem okulda hem de evde örnek davranışlar sergiliyor ve izleyenleri adeta büyülüyorlar. Ve farkında olmadan filmin içinde eriyorsunuz. Okulda çocuklarımla bu filmi izleyince, onların etkilendiklerini net bir şekilde gördüm. Öyle ki, koşu yarışında Ali’nin bitiş çizgisine yaklaştığında minikler sınıfımın heyecanlandığına ve alkışlarla tempo tutarak, hep bir ağızdan; “A-Lİ! A-Lİ! A-Lİ!” diye tezahürat yapmalarına neşeyle tanık oldum.

3- ÖRDEĞİN UÇUŞU

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Filmin Konusu: Yaralı bir ördeğin iyileşmesini bekleyen çocuk, ördekle bir sevgi bağı kurar ve bu bağ kendisini ve çevresini etkilemeye başlar.

Yorum: Zeki bir çocuk olan Ali yaralı bir ördek bulur ancak emanet edeceği kimse olmadığından ördeği okula yanında götürür. Liyakatli sınıf öğretmenleri, neşeli bir müdür ve çok komik bir beden eğitimi öğretmeni ile eğlenceli şekilde eğitim gören öğrencilerin huzur ve dikkati bu ördek ve çıkardığı gürültü ile dağılır. Ve Ali bu soruna bir çare bulmaya çalışır. Film izleyenleri neşelendirip eğlendirirken ayrıca yardımlaşma ve teavünü çok güzel bir şekilde aşılamaktadır. Bu sebeple öğretmen arkadaşlara sınıflarında bu filmi izletmelerini tavsiye ederim.

4- ALBÜM

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Filmin Konusu: Amir haylaz bir öğrencidir. Sınıfına çalışkan ve de zengin başka bir öğrenci gelir; Ferhat. Amir, Ferhat’ı kendine rakip olarak görmeye başlar. Ferhat’ın bir çok fotoğrafı ve fotoğraf makinesi vardır. Amir’in ise birkaç fotoğrafı vardır ama çevresindeki akrabalarının fotoğraflarını toplayarak kendine bir albüm oluşturmak ister. Bunu yaparken de bir çok kurnazlığa başvurur.

Yorum: Kıskançlık ve çekemezlik ile haylaz bir öğrenci olan Amir kimlik arayışına koyulur. Ve aslında şükredeceği ve övüneceği çok şeyinin olduğunun farkına varır ve bu arayış süresince kendi istidat ve kaabiliyetlerini keşfeder. “Haylaz” denilen oyuncu öğrencileri de düşünmeye ve kimlik arayışına yönelteceğinden bu filmin tüm öğrencilere izletilmesinin faydalı olacağı kanaatindeyim.

5- MERYEM İÇİN BİR ÇİÇEK

 

 

 

 

 

 

 

Filmin Konusu: Bir öğrencinin parası kaybolur ve Meryem hırsız olarak görülmeye başlanır.

Yorum: Bir sınıfta para kaybolması ve hırsızlık ithamları olursa acaba ne olur? Ne yapmamız gerekir? Biliyor muyuz?

6- NENE LALA VE ÇOCUKLARI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Filmin Konusu: Sekiz çocuğu evlenip gidince yalnız kalan Nene Lala, son olarak Japonya’ya giden oğlundan da bir yıldır haber alamamaktadır. Kimsesiz ve mağdur bir halde yaşamakta, günlerini oğlundan gelecek telefonu bekleyerek geçirmektedir. Yaşlılık yalnızlıkla da birleşince, beklediği telefon daha bir vazgeçilmez olur. Oğlu komşularını arayacaktır ve onu telefona çağıracaklardır. Sonunda oğlu arar. Ama mahallede çocuklardan başka herkes bir cenazededir. Ve aranan evin kapısı da ders çalışması için evin çocuğunun üzerinden kilitlenmiştir. 1,5 saat sonra tekrar telefon gelecektir ve kapının açılarak Nene Lala’nın telefona ulaşması gerekmektedir.

Yorum: Dünyayı uzaylılar işgal etmiyor bu filmde ve filmde kahramanlardan dünyayı kurtarmaları istenmiyor. Yurtdışındaki oğlundan gelecek telefonu bekleyen ancak kapıda kalmış bir nine ve ona yardım etmek isteyen gönüllü minikler oluşturuyor bu filmin kahramanlarını. Dolayısıyla öğrencileri hayattan koparmadan onları eğlendirip öğreten bir filmdir bu. Mutlaka çocuklarla beraber izleyin.

7- ALLAH’IN BOYASI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Filmin Konusu: Yaz tatili yaklaşmış, görme engelliler okulunda yatılı okuyan Muhammed’in köyüne dönme zamanı gelmiştir. Ancak Muhammed’in babasının yeniden evlenme planları vardır ve Muhammed’i bu planlara engel olarak görmektedir.

Yorum: Zeki bir görme engelli çocuğun hikayesi. Mutlaka, özellikle öğretmen ve yetişkin öğrencilerce izlenmesi gereken bir film.

Çaykolik Derviş / www.yenikaynak.com

Bir Küp Şeker

Yönetmenliğini Reza Mirkerimi’nin üstlendiği İran yapımı film “Küp Şeker” drama, komedi ve aile unsurlarını çok güzel konu almış. 2013 yılında Oscar ödül törenine aday olarak gösterilen film, Hz. Muhammed’e hakaret içeren bir başka filmin de aday gösterilmesini boykot etmek için adaylıktan çekilmiştir.
Film tek mekânda geçmesine rağmen gayet akıcı, büyük avlulu bir evde annesiyle birlikte yaşayan Pasandide düğün hazırlığı içerisindedir. Tüm yakın akrabaların gelmesiyle birlikte sıcacık bir aile ortamında güle oynaya başlayan hazırlıklar evin büyük dayısının ani vefatıyla mateme bürünüyor. Bunu o kadar güzel ve yalın bir halde yansıtmışlar ki başlarda yüzünüzde oluşan tebessüm birden hüzne dönüşebiliyor.

Etnik ve kültürel farklılıklarımız ne olursa olsun aslında birbirimize ne kadarda benzediğimizin bir kanıtı bu film. Gelenek ve göreneklerimizin de yakınlığı dikkatinizi çekecektir. Demem o ki bir “bir küp şeker” ailenizle izlerken keyif alacağınız sıcacık bir film.

İyi seyirler…

Suna GÜLSOY

Davul Dengi Dengine Çalar

Davul Dengi Dengine“, yönetmenliğini Ali Hazayfer’in yaptığı film ailenizle birlikte izleyebileceğiniz sıcacık bir İran filmi. Sonunu tahmin edemeyeceğiniz film aşk, dostluk, vefa üzerine. Ayrı ayrı iki hayatı konu alan film aile ve insan ilişkileri üzerine bizlerin ya da mutlak tanıdığımız birilerinin başına gelmiş yahut gelecek gerçek olaylara dayalı. İran filmlerinin de güzelliği burada işte abartı yok, kurgu yok, sıradanlık yok… Gelelim filmin konusuna;

Çocukluğundan beri fakir bir hayat yaşayan Said, evlendiğinde bunu daha çok sorun haline getiriyor ve gözü yükseklere dikiliyor. Özünde temiz bir genç olan Said’in eşi Mahbube Hanım anlayışlı olduğu kadar eşine âşıkta bir ev hanımı. Said eşine her şeyin en iyisini almayı ona güzel bir hayat sunmayı istiyor ve bir hata yapıyor. Yaptığı hatanın dersi ise unutulmayacak nitelikte eminim herkes kendince bir pay çıkaracaktır. Bahanesi ‘çok fakiriz’ olan Said’e verilen cevap filmin en güzel sahnelerinden biriydi “annen seni seviyor, kardeşin seni seviyor, karın seni seviyor, sen fakir değilsin”…

Diğer tarafta ailesinin baskılarına rağmen bir türlü evlenememiş Kasım var. Kasım iş güç sahibi maddi olanakları iyi babasıyla birlikte yaşayan bir genç. Yengesinin yüksek sosyete olarak adlandıracağımız sınıftan bulduğu hiçbir kızı beğenmeyen (ki kızların da onu çok beğendiği söylenemez) Kasım hayatının aşkıyla karşılaşıyor. Aşkına kavuşuyor mu? Bu soruya cevap vermeyeyim ki filmin en güzel yanlarını izleme keyfiniz kaçmasın 🙂
Özellikle Kasım’ın babasıyla olan konuşmalarına şahsen hayran kaldım öyle bir diolog vardı ki izlerken ‘bence de’ diye içimden geçirdim.

“Ne güzel olurdu gerçekten insanlar ölünce kitap oluverselerdi. Hayatlarının kitabı olurlar sonsuza kadar yaşarlardı.” Güzel olmaz mıydı?

Son bir ipucu filmde Kasım’la Said’in yolları sürpriz bir şekilde kesişiyor. 🙂

Keyifle izleyeceğinize eminim.
İyi seyirler.

Suna GÜLSOY

Allah Yakındır

Allah Yakındır” İran 25. Uluslararası “Fecr Film Festivali”nde (2007) en iyi yönetmen ve İtalya’da 10. Din ve Günümüz Film Festivalinde (2007) “Don Tonino Bello” ödüllerini kazanan yönetmenliğini Ali Veziriyan’ın yaptığı İran yapımı mecazi ve ilahi aşk konulu filmdir.

Film İran’ın küçük ve şirin bir köyünde geçmekte. Köyündeki insanlar Rıza’yı pek aklı başında olmayan bir genç olarak görüyorlar. Selden zarar gören anayolun yıkılmasından dolayı motosiklet taksiciliği yapan Rıza köye yeni atanan öğretmen Leyla Benyamil Hanım’ı görür ve güzelliğine hayranlıkla birlikte aşık olur. İçten içe aşkını büyüten Rıza yemeden içmeden kesilir. Öğretmenin bir başkasıyla evlenmesiyle birlikte Rıza artık kimseyle konuşmaz çöle düşen Mecnun misali sokaklarda Leyla’sını arar durur. Annesi, çevresindekiler ve doktorlarda Rıza’ya şifa bulamayınca son çare olarak Rıza’yı türbeye götürürler. Türbede gördüğü rüyayla birlikte Rıza kendine gelir ve ilahi aşkı bulur.
Rıza’nın temiz kalbiyle aşkın en saf halini izlerken gözyaşlarınızı tutamayacağınız bir çok sahne var.

Mucizevi bir deneyimle sonlanan “Allah Yakındır” filminde, aşkı ruhanî ve irfânî bir bakış açısıyla inceleyen yönetmen Ali Veziriyan’ın aldığı ödülleri hak ettiğini de göreceksiniz.

Vakit kaybetmeden izlemenizi tavsiye ederim. İyi seyirler.

Suna GÜLSOY