Kategori arşivi: Yazarlarımızdan

İran Sineması Film Eleştirmenleri Ekibimiz

Söğüt Ağacı

Söğüt Ağacı; yönetmenliğini Mecid Mecidi’nin yaptığı 2005 yapımı İran filmidir. Benim için İran sinemasının en güzel örneklerindendir, konusu bakımından da en başta yer alır. Yönetmen Mecidi filminde kıskançlık, nankörlük, köprüyü geçene kadar ‘dayı’ deme, ikiyüzlülük hallerini çok iyi vurgulamış ve olan hayattan akılda kalıcı bir film çıkarmış. Filmi izlemeden önce Mevlana ve Mesnevi hakkında bilgi edinmenizi tavsiye ederim böylelikle filmdeki birçok unsuru fark etmeniz kolaylaşacak ve vurgulanmak isteneni kavrayacaksınız.

Filmden bahsedecek olursak;
8 yaşında görme yetisini kaybeden Yusuf, 46 yaşında edebiyat profesörüdür. 38 yılını derslerinde Mevlana’nın Mesnevi’sinden hikâyeler ve hikmetler anlatarak öğrencilerine vermiş evli, bir çocuk babasıdır.
Eşi Rüya’ da körler okulunda öğretmendir ve evlilikleri boyunca Yusuf’un gözleri olmuştur. Karısını “Bir de meleklerin yalnızca cennette olduklarını söylerlerdi” diye tanımlar. Öyle ki izlerken Rüya’nın sevgisi önünde eğilirsiniz.

Yusuf bir gün aniden rahatsızlanır ve hastahaneye kaldırılır. Gözündeki tümörün kanser başlangıcı olacağı söylenirken tümörün iyi huylu çıkması ve Yusuf’un gözlerinin ışığa tepki vermesiyle bir umut doğar. Paris’te ameliyat olur. Ameliyattan önce hastanede, gözlerini yavaş yavaş kaybeden Murtaza ile tanışır, orada arkadaş olurlar. Murteza ona ceviz verir ve ceviz ağacının kendisi için ne kadar önemli olduğundan bahseder. Yusuf da söğüt ağacının kendisine uğur getirdiğinden bahseder. Yusuf’un ‘Bana bir şans verirsen seni her gün hatırlayacağım’ duası kabul görür ve gözleri açılır. Buraya kadar her şey normal gibi görünse de aslında film ameliyattan sonra başlar. Yusuf İran’a ailesinin yanına döner, ailesi, annesi, akrabaları, tanıdıkları, öğrencileri hava alanına büyük bir coşkuyla o’nu karşılarlar. Yusuf herkesi incelerken gözü genç bir kıza takılır sonra yaşlı bir kadına. Annesini, eşini, kızını ve dünya güzelliklerini artık görebilen Yusuf ettiği duayı unuttuğu gibi gördüğü genç kızında peşinden koşmaya başlar. Nitekim artık hiçbir şey aynı değildir…
Yıllardır onun gözleri olan eşi Rüya artık nazarında melek değildir, genç ve güzel Peri’yi gören Yusuf artık fani duyguların peşinden koşmaya çevresindekileri kırmaya kızını ve kendi annesini de ihmale başlar. Yani gözleri açılan Yusuf’un kalbi körleşmeye başlamıştır.

Hataların bir bedeli olacağını yüzümüze vuran film mutlu sonla bitmiyor. Yusuf’un kitaplarını, yazılı her ne varsa avluda ki havuza atma sahnesi Mevlana’nın Şems’i tanıdıktan sonra kitaplarını havuza atması hikâyesine çok benziyor. Son hakkında çok fazla tüyo vermeyeceğim tadı kaçmasın 🙂

İyi seyirler…

Suna GÜLSOY

Kerbela Şahidi

Yönetmenliğini Şehram Esedi’nin üstlendiği 1994 yapımı İran filmi; Kerbela Şahidi.

Film Hristiyan olarak doğmuş daha sonrasında Müslüman kız Rahile’ye âşık olup İslamiyet’i kabul eden Abdullah’ın düğün gecesi gaipten sesler duymasıyla başlıyor.

Abdullah otuz yedi kez Rahile’yi istemeye gider her seferinde hayır cevabı alarak döner. Abdullah’ın Müslüman olmasıyla aile ikna olur ve düğün hazırlıklarına başlanır. Düğün gecesi Abdullah sesler duymaya başlar etrafındakilere sesi duyup duymadıklarını sorar. Kimse Abdullah’ın ne demek istediğini anlayamaz. Abdullah’tan yardım istenmektedir apar topar düğün evini terk eder ve çöle doğru yol alır. Ne olduğunu anlayamayan Rahile ve abileri isimlerine leke düştüğü gerekçesiyle çöle Abdullah’ın peşine düşerler. Ya geri dönecektir ya da canını verecektir. Abdullah Rahile’den asla vazgeçmediğini, duyduğu sesleri ve yardıma gitmesi gerektiğini anlatır. İkna olan Rahile Abdullah’a erzak ve silah takviyesi yaparak çağrıldığı yere gitmesini söyler. Yayılan dedikodular arasında Hz. Hüseyin’in vali makamı için dünyevi yola saptığı söylense de hepsi asılsız çıkar.

Çölde yol alan Abdullah haramilerle, susuzlukla bin bir zorlukla mücadele eder. Yol boyunca birçok mucizevi olayla karşılaşan Abdullah Kerbela’ya ulaşır. Fakat geç kalmıştır. O’na gördüklerini anlatması söylenir ve Abdullah elinde sancakla geri döner.
‘O istediği en büyük makama ulaşmıştır’ sözleri durumu özetler.

İslam tarihinin en önemli savaşlarından olan Kerbela’yı bir nebze anlatan filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.
Şimdiden iyi seyirler…

Suna Gülsoy

Yedinci Günün Sabahı

Yönetmenliğini Seyyid Mesut Etyabi ‘nin yaptığı 2008 yapımı İran filmi. İran sinemasının mizahı da ne kadar sade ve yerinde kullandığının en iyi örneklerinden. Film boyunca sıkılmıyor aksine diğer sahnede ne olacağını tebessümle merak ediyorsunuz. Dram ve mizah o kadar güzel işlenmiş ki gözlerinizin dolabileceği sahnede birden tebessüme başlıyorsunuz. Filme gelecek olursak ;

Hayatını hırsızlıkla yürütmeye çalışan Sinan’ın acı tatlı öyküsü yer almakta. Sinan bencil, kendisinden başkasını düşünmeyen, yalnızca günü kurtarmaya çalışan tabiri caizse birazda serseri bir karakter. Hayatının büyük bölümünü hapiste geçiriyor ve bir türlü akıllanmak bilmiyor. Bu durum eşi Leyla’nın da canına tak ediyor ve tüm kapılarını Sinan’a kapatıyor. Çaresiz Sinan bir otele yerleşiyor ve akabinde gelişen olaylar mizahla birleşince eğlenceli ve düşündürücü bir film ortaya çıkıyor.

Aynı odayı paylaştığı at eğitmeni Mansur Bey’le arasında geçen diolaglar gerçekten takdire şayan ve kıssadan hisse tadında. Yine otel müşterilerinden Hacı amcanın “bugünü dününe denk olan insan zarardadır” sözü filmin özeti.
Her gün aynı zararla hayatına devam eden Sinan ailesini kazanmak için bir dizi sınavdan geçiyor aslında. Küçük detayların ustaca işlendiği filmde Sinan’ın olaylara bakış açısını değiştirmesiyle aslında hayatın o kadar zor olmadığının da altı çizilmiş. Küçük bir yardım eli, biraz samimiyet, biraz anlayış birazda doğru yola girmek isteğinin insanı ve hayatını nasıl olumlu yönde etkileyebileceğini hatta hayat kurtarabileceğini filmde göreceksiniz. Filmde beni en çok etkileyen sahne o serseri Sinan’ın cami avlusundaki halidir. Sizde de aynı etkiyi yaratacağından eminim.

İran filmlerini seviyor, farklı bir şeyler izlemek istiyorsanız ‘yedinci günün sabahı’ ailenizle izleyebileceğiniz harika bir yapıt.

O zaman iyi seyirler 🙂

Suna Gülsoy

Gülçehre

“Fotoğraf gerçektir, sinema ise saniyede yirmi dört kere gerçektir.”

Sinema, tarihinin çok geçmişe dayanmamasına karşın bir kültürel olgu olabilmeyi başarabilmiş bir kavramdır. Jean-luc  Godard’ın yukarıda ki sözü ise bunun sebebini  çarpıcı bir şekilde bizlere sunuyor. Ancak bu filim sinema hakkındaki düşüncelerinizi, sözlerin ve hikayelerin çok ötesine götürecek.

Eşref Han karakterini canlandıran, İran sinemasının ünlü aktörlerinden Mesut Rayigan büyük bir oyunculuk başarısına imza atarak bizlerin, hüzünü, mutluluğu ve umudu dolu dizgin yaşamamıza vesile olacak. Birçok yönden çökmüş Afganistan sosyal hayatının sinema aracılığıyla bir nebzede olsa yeniden canlandırılmaya çalışılmasını konu ediniyor film.

Eşref Han’ın dedesinden kendisine kalan “Gülçehre” adındaki sinema salonunu yeniden inşa etmeye çalışırken ki umudu, aslında Afgan halkının yeniden tebessüm edebildikleri günlere dönebilmesini de içinde barındırıyor. Bu filmde savaşın ve belirsizliğin ortasında yeşeren masumane aşklara ve ayrılıklara şahit olacağız. Ancak kuşkusuz sizleri en çok saniyede yirmi dört kere gerçeklik manasına gelen ‘’sinema’’ etkileyecektir.

Vahit Musaiyan’ın yönetmen koltuğunda oturduğu filmde Afgan halkının sosyal yaşantısına misafir olacağız. Hep bir hikaye gibi birilerinin kulağımıza fısıldadığı Afganistan’da ki silahlı mücadelenin halk üzerinde oluşturduğu sosyal çöküşüne şahitlik edeceğiz.

Hiç şüphesiz filmin daha ortasına bile gelmeden Afganistan da yaşananlara ve bölge halkına olan ilginiz kat be kat artacak. Aslında sadece bu bile başlı başına filmin başarısını anlamamız açısından yeterli olacaktır. Yönetmen bizleri o topraklara ve o topraklarda yeşeren ümit tomurcuklarına yakından bakmaya çağırmış ve şüphe yok ki çokta başarılı olmuş.

Bu filmde sinema gösterimi sırasında çıkan “namahrem” görüntüleri elleri ile kapatan insanların istediklerinin sadece biran olsun mutlu olabilmek olduğuna şahitlik edeceğiz. Üstelik Eşref Han’ın esas ümidi, gencecik insanların ölmeden önce bir an olsun mutlu olabilmeleridir. Elbette ki gönlündeki mutluluk kaynağı olan Ruhsare (Laden Mustofi)‘yi  umudunun en baş köşesinden hiçbir zaman ayırmadan.

Filmin sonlarına doğru geldiğinizde hayal ettiğiniz den çok daha fazla düğüm çözülecek. Ekran da çözülen bu düğümlerin boğazınıza bir bir yerleşecek olması uzunca bir süre sizi bu filmi anmaya yönlendirecektir.

Sevdiği kadınların isimlerini duvarlara değil tuğla tuğla ördüğü umut salonlarına koyan adamların dünyasına misafir olmanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

“- Bu çocuğun adı ne ?

– Bu benim kızım, Gülçehre… “

İyi seyirler dilerim.

Yeşil Kalem

Ellerin dert görmesin

“Ellerin dert görmesin”

Bu cümle filmde etkileyici birçok sahne arasından sıyrılıp adeta devleşiyor. Bir ekleme de biz yapmalı ve bu filmi çekenlerin elleri dert görmesin demeliyiz. Film diğer insanlardan daha özel bir çiftin hayatından kesitler sunuyor bizlere. Filmi izledikten sonra bu çifte daha “farklı” demenin mümkün olmadığını anladığım için daha “özel” deme gereği duyuyorum. Çünkü bu film aslında ne kadar aynı olduğumuzu gösteriyor bizlere. Fiziksel ve zihinsel farklılıklarımıza meydan okuyan bir gerçek var, oda “insan” olmamız diyor.

Bazı engelleri yüzünden çocuklarını neredeyse kaybetme aşamasına gelen çiftimiz, takdire şayan bir emek gösterecekler ve bizlere sevginin gücünü yeniden hatırlatacaklar. Neşeyle dolmaları için bazen bir elektrik kesintisi bile yetecek. Tebessümün ne denli kıymetli olduğuna hep birlikte şahitlik edeceğiz. Adeta yokluk ve imkânsızlık mutsuz olmak için birer sebep değil,  gerçek mutluluğun sevgi ile yeşerdiğini anlayın artık diyor film.

Resim Havuzu, başarılı yönetmen Maziyar Miri’nin adeta daha önceki başarılarını taçlandıran bir başyapıt. İran sinemasına aşina olanların “Altın ve Bakır” filminden hatırlayacağı Nigar Cevahiriyan filmin başrol oyuncuları arasında. Başarıları ile ödüle doymayan aktör Şahap Hüseyni ise bu filmde başrolü üstlenen bir başka kıymetli isim. Filmde öğretmen rolünü üstlenen ve filme kuşkusuz renk katan Fereşte Sadr Urefai’yi de unutmamamız gerekiyor elbette.

Filmde insanlarla iletişimde sorun yaşayan çiftimizin çözüm için sahip oldukları tek şey içlerindeki katıksız sevgileri. Sık sık gözleriniz dolacak ve o anlarda filmde ki şu sahne kulaklarınızda çınlayacak;

“Hayır aslında erkekler ağlar

Yalnız ağlarken başını dik tutup ağla!“

Bir babanın çocuğu için yapabileceği fedakârlıkları görecek ve eminim ki ekranlarınızın başından filmi izlemeden önceki halinizden çok farklı olarak kalkacaksınız. Özürlerin en masumuna şahitlik edeceğiniz bu filmi muhakkak izlemenizi tavsiye ediyorum.

“Baban olduğum için özür dilerim Süheyl”

İyi seyirler dilerim.

Yeşil Kalem

Altın ve Bakır

“Çünkü aşk ilmi hiçbir kitapta yazmaz”

Başarılı bir medrese öğrencisi olan Seyyid Rıza, Tahran’a eğitiminin kalan son kısmını tamamlamaya gelir. Ancak bu gelişinin aşkın gerçek manasını kavramasında büyük bir adım olduğunu henüz kendiside bilmemektedir. Seyyid Rıza’nın eşinin MS hastalığına tutunması ile başlayan aşk imtihanı, görülmeye değer sahneleri peşi sıra getirecek.

Başarılı yönetmen Humayun Esediyan’ın yönetmenlik koltuğunda oturduğu filmde kendinize sıkça “sevgi neydi?” sorusunu soracaksınız. Film size bu sorunun cevabını büyük bir içtenlikle verecek ardından;  sevgi “gerçek emekti”. Bu sözün bir film repliği olmaktan çıkıp adeta sizi içine çeken bir baş yapıta dönüştüğünü göreceksiniz filmde.

Dram ve romantizmin başarılı ile işlendiği filmde, Halime Saidi, Seher Devletşahi, Nigar Cevahiriyan, Cevat İzzeti ve elbette ki Behruz Şuibi gibi ünlü oyuncular yer alıyor. Zaman zaman birinin Mevlana’nın sözlerini kulağınıza fısıldadığını hissedeceksiniz  bu film de. O sözleri yüreğiniz ile hissedeceksiniz.

Sevginin gücünün anlatıldığı film de ince ayrıntılar ihmal edilmemiş ve en küçük konu dahi önemsenerek anlatılmış. Seyyid Rıza’nın öğrenci yetiştirmesine yönelik gelen her teklife tevazu ile karşılık verişi bizlere ilmin kıymetini bir kez daha hatırlatıyor. İnsanın katı kurallarını sevdikleri için ufak göz yummalar ile yıkabilmesi ve ham bilginin ötesinde manayı anlayabilmesi, nakşedilen bir başka tema.

Dürüst olmak gerekirse hiçbir filmi izlemediniz diye büyük kayıplar yaşamazsınız. Hiçbir kitap okunmadı diye eksik bırakmaz insanı. Sebepler bir şekilde sizi gelir ve bulur bazen. Ancak bence bu film sevginin ne demek olduğunu hatırlamaya ihtiyacımız olan şu zamanda en çarpıcı sebeplerden biri. Tezimi hala savunarak şunu söyleyebilirim, bu filmi izlemezseniz büyük kayıplar yaşamazsınız. Ancak eğer izlerseniz size çok büyük bir kazanç olarak döneceğine eminim.

”Onun aşkının kimyasından bu kara yüzüm altın oluverdi.

Evet senin lütfunun mutluluğuyla toprak altın olur.”

İyi Seyirler Dilerim.

Resim Havuzu

Sosyal sorumluluk kampanyaları kapsamında duyarız hep, asıl engel insanların kalbinde diye. Çok da doğrudur bu söylem ama bazen dil söylese de yürek anlamıyor ve insanın birebir görmesi gerekiyor ki gerçekleri idrak edebilsin. İnsanlar basit bir tabirle ikiye ayrılıyor aslında, normal insanlar ve kalbi engelli olanlar şeklinde. Biz Resim Havuzu’nda normal insanların öyküsünü izliyoruz bu durumda. Yapımın kahramanları olan Meryem ve Rıza, bir takım engelleri olan bir çift ama öylesine güzel bir dünyaları var ki, insanın imrenerek bakmaması mümkün değil onlara. Tabiri caizse tozpembe bir dünyaları var. Tozpembe denilince hep olağanüstü hayaller canlanır gözümüzde ama bu iki güzel kalp gerçeğe dönüştürmüşler bunu tozpembe hayalleri. Tertemiz ve imrenilesi aşkları ile ellerinde olan kısıtlı imkânları birer zenginlik haline getirmişler.

Filmin kahramanları olan Meryem ve Rıza’nın son derece akıllı bir de çocukları var ancak, adı üzerinde henüz çocuk o. Yani bazı durumları kavraması çok da kolay olmuyor. Bu sebeple gelişen olaylar, Meryem ve Rıza’nın normal anne babalardan hiçbir farkının olmadığını gözler önüne seriyor. Her anne baba gibi, çocuklarının mutluluğu için olmayan imkânları oldurmaya çalışıyorlar. Hatta çocuklarının mutluluğu için ondan vazgeçmeye bile cesaret edebiliyorlar.

Resim Havuzu, sizi çokça düşündürecek bir yapım. Hem kendiniz, hem aileniz, hem de çevrenizdeki engelliler adına çokça düşüneceğiniz bir film. Ayrıca izlerken çok fazla da engelli kısmına takılmayacaksınız. Çünkü filmin kahramanlarının yaşadıkları da yaşadıklarına verdikleri tepkiler de bizden farklı değil. Siz sadece kendinizi onların yerine koyacaksınız. Ayrıca birbirlerine karşı hissettikleri aşkı görüp, gönlü engellilerden olduğunuzu bile düşünebilirsiniz. Maalesef ki böylesine kötülükten arınmış ve saf bir sevgi bugünlerde çok rastlanan bir şey değil. Ne yazık ki günümüzde insanların birbirine tahammülü yok.

Her şeyden önemlisi ise bu güzel insanların gülümsemeleri çok gerçek. Bir araya geldiklerinde hissettikleri mutluluk, herkesinkinden daha gerçek. Her gün aynı yemeği yiyebilirsiniz. Hatta bazen onu dahi bulamayabilirsiniz. Ancak sevdikleriniz, aileniz ile aynı sofraya oturmaya devam ediyorsanız, şükretmeniz gereken kocaman bir zenginliğiniz var demektir. Meryem ve Rıza’nın küçük oğlu Süheyl de bunu anlıyor. Hiçbir yemeğin annesininki kadar lezzetli olamayacağının farkına varıyor. Ancak anlayana kadar bir dizi olayın yaşanması gerekiyor. Meryem ve Rıza, çevrelerindeki insanlara da birlikte olmanın ve sevgilerinin kıymetini bilmenin dersini veriyor. Birlikte sofraya oturmanın değerini öğretiyor. Eksikliklerinden ziyade fazlalıklarının olduğunu anladığımız bu insanlar, kalbi engelli olanlardan değil. Zaten gerisi de hiç önem taşımıyor.

Resim Havuzu ile hem düşünecek hem de duygulanacaksınız. Dram kategorisinde yer alan yapım, sizi duygulandırırken çokça ders verecek. Çünkü bu insanlar, yarattıkları güzel dünyaları ve sevdikleri için verdikleri çaba ile size örnek olacak. Zamanınızı kıymetli bir film ile değerlendirmek isterseniz, Resim Havuzu aileniz ile birlikte de izleyebileceğiniz mükemmel bir seçim olacak.

Hurie

Davul Bile Dengi Dengine Çalar

Keyifli bir aile filmi izlemek isteyenleri böyle alalım… “Davul Dengi Dengine” filminde, bazen kendi hayatımızda, bazen ise çevremizde şahit olduğumuz bir soruna ışık tutulmuş. Denklik, maddi zenginlikle mi ölçülür, manevi zenginlikle mi?

Kasım, babasıyla birlikte yaşayan ve esnaflık yapan bir adamdır. 35 yaşına gelmesi sebebiyle sık sık evlilikle ilgili sorulara ve baskıya maruz kalmaktadır. Abisinin eşi yani yengesi, Kasım’a uygun bir talip bulmak için çabalamaktadır. Fakat yengesinin bulduğu talipler Kasım’ın gönlüne hitap etmez, bazısı da onu beğenmez. Kasım daha fazla görücüye gitmemeye karar verir. Kader, Kasım’ın dengini onun ayaklarına getirecektir…

Kasım’ın bir dükkanı vardır. Burada fotokopi de çekmektedir. Bir gün dükkanına öğretmen Reyhane hanım gelir ve dava dilekçesi yazmak için kağıt almak istediğini söyler. Abisinin onun çeyizini kendi karısına götürdüğünü ve ona dava açacağını anlatır. Kasım, ona abisini affetmesini ve dava açmamasını söyler. Reyhane de bu sözleri dikkate alır ve abisini affeder.

Bu sırada Reyhane’nin abisi Said’in hayatı da tüm detaylarıyla filmde yer alıyor. Mahbube ile evli olan Said, doğduğundan beri fakirdir ve fakirdik canına tak etmiştir. Mahbube’nin çeyizi yoktur, bu sebeple ona kardeşinin çeyizini götürür. Mahbube oldukça alçakgönüllü ve azla yetinmeyi bilen bir kızdır, bu çeyizi kabul etmek istemez. Said ise karısına pahalı hediyeler almak ve zengin bir hayat sürmek istiyordur. Bütün bunları isterken göz ardı ettiği bir şey vardır; maneviyatın en büyük zenginlik olduğu…

Said ve Reyhane’nin annesi, varlıklı sayılabilecek bir kadının yanında yardımcı olarak çalışmaktadır. Bir gün annesi Said’e kitapların tozunu almasında kendisine yardım etmesini ister. Fakat Said o evde içindeki kötülüğe yenik düşer ve kadının kolyesini alarak karısına hediye olarak götürür. Bunu öğrenen ev sahibi Said’e hayatının dersini verir. Ona fakir olmadığını, çevresindeki insanların onu sevmesinden daha büyük zenginlik olamayacağını söyler ve Said’in gönül gözünü açar.

Bu sırada Kasım, Reyhane’yi istemeye karar verir. Fakat gözü maddiyattan başka bir şeyi görmeyen yengesi, Reyhane’yi ve annesini küçümseyerek bu işi bozar. Bir süre Reyhane ile görüşmeyen Kasım, sonunda yanlış yaptığını fark ederek Reyhane’nin okul çıkışına gider. Reyhane ile Kasım birbirlerine denktirler, hem de birçok çiftin olamayacağı kadar gönülden denktirler…

Mutlu sonla biten Davul Dengi Dengine filminde, her karakterden mutlaka alacağınız bir hayat dersi çıkacaktır. Kasım’ın babasıyla olan ikili diyalogları da oldukça keyifli ve öğretici.

Denklik gözde değil kalptedir, görebilene…

Zeynep Ece

Elma ve Selma

“Allah kuluna kâfi değil midir?” ayeti üzerine temellendirilen harika bir film; Elma ve Selma. Filmde, genç bir din öğrencisi olan Sadık’ın, ağaçtan düşen bir elmayı yemesi ve sonrasında yaşadıkları anlatılıyor.

Elma ve Selma” filmi, Sadık’ın medreseden ailesinin yanına gelmesiyle başlıyor. Sadık, annesi ve babasıyla bir süre vakit geçirdikten sonra, halasının kızıyla evlenmek için yola çıkar. Fakat yolda tesadüf eseri, halasının kızıyla evlenmek isteyen eski bir arkadaşıyla karşılaşır. Sadık, ikisinin birlikte daha çok mutlu olacağını düşünerek aralarından çekilir ve medreseye dönmek üzere yoluna devam eder.

Ne var ki, işler Sadık’ın beklediği gibi gitmeyecektir. Medreseye doğru yürüyerek giden Sadık, ağaçlar arasında bir bahçeden geçerken ezan sesini duyar ve elma ağacının altında namazını kılar. Namazı bittiği sırada yoğun rüzgar sebebiyle ağaçtan bir elma, hemen yanındaki derenin içine düşer. Sadık, elmadan bir ısırık alır. Bu ısırık, Sadık’ın hayatında bir dönüm noktası olacaktır. Burada Sadık’ın hatırlaması gereken tek şey, babasının ona anlattığı iki meleğin hikâyesidir. Bu hikâyede ana konu, kötü olayların özünde iyi olabileceği ve her şeyin bir imtihan olmasıdır.

Elmadan bir ısırık aldıktan sonra hemen ileride yaşlı bir adam görür. Bahçenin sahibi olduğunu düşünerek yanına gider. Elmadan bir ısırık aldığını ve hakkını helal etmesini ister. Fakat yaşlı adam yalnızca bahçıvandır. Ona bahçenin gerçek sahibinin, Seyyid Celal’in adresini verir. Sadık, bir elma ısırığının helalliğini almak için tekrar yollara düşer.

Seyyid Celal’i bulur fakat bahçe ona da ait değildir. Bahçenin sahibi, Seyyid Celal’in yeğeni Selma’dır. Selma, Sadık’ın bir elmanın helalliği için bu kadar acı çekmesine oldukça şaşırmıştır. Fakat Sadık, bir elma ile bin elma arasında bir fark olmadığını düşünmektedir. Selma elmayı helal etmek için bir şartı olduğunu söyler ve ölen babası adına Kur’an okumasını ister. Helallik almak için birkaç gün boyunca Seyyid Celal’in ve yeğeni Selma’nın misafiri olan Sadık bir gece rüyasında Selma ile evlendiğini görür. Bilmediği bir şey vardır; aynı rüyaları Selma da görmektedir…

Elma için helallik alan Sadık, medresesine dönmek için tekrar yola çıkar. Fakat kaderine yazılmış olan gerçekleşecektir. Yolda Seyyid Celal ile karşılaşır ve Selma’nın kayıp olduğunu öğrenir. Selma’yı her yerde aradıktan sonra bir kayalığın üzerinde uykuya dalar. Burada tekrar bir rüya görür ve uyanır. Ardından Selma’nın bulunduğu haberini alır.

“Elma ve Selma” filminin in kader üzerine yazıldığını söyleyebiliriz. Filmde birçok olay tesadüfler üzerine gerçekleşiyor. Sadık’ın bir elma ile başlayan hikâyesi, Selma ile bitiyor…

Zeynep Ece

Altın ve Bakır

“Çünkü aşk ilmi, hiçbir kitapta yazmaz…” Bu cümlelerle bitiyor “Altın ve Bakır” filmi. Ben de bu cümleleri, filmi en iyi özetleyen cümle olması sebebiyle, en başa almayı uygun buluyorum.

Altın ve Bakır“, Seyyid Rıza ile Zehra Sadat’ın, vefa ve aşk üzerine kurulu hikâyesini konu alıyor. Seyyid Rıza ve Zehra Sadat, sekiz yıllık evli, mutlu bir çifttir. Atıfe ile Emir Ağa adında iki küçük çocukları vardır. Seyyid Rıza, din öğrencisidir ve eğitimini tamamlamak üzere ailesini de alarak Tahran’a gelir. Bu mutlu evlilik zorluklarla sınanacak ve zafer aşkın olacaktır…

Seyyid Rıza, din eğitimine başlar. Zehra Sadat ise çocuklarla ilgileniyor, ev işlerini yapıyor ve evin maddi durumuna katkı sağlamak için evde halı dokuyordur. Son zamanlarda gözleri çift görmeye başlar ve bazen güçten düşmektedir fakat bunları önemsemez. Kendi dertleriyle kocası Seyyid Rıza’yı telaşlandırmamak için, hastalığının belirtilerini görmezden gelir.

Bir gün Zehra Sadat’ın kapı eşiğinde düşmesiyle birlikte hastane günleri başlar. Zehra’ya MS (multipl skleroz) teşhisi konulur. Seyyid Rıza iki küçük çocukla bir başına kalmıştır ve ne yapacağını bilemez haldedir. Sabah Atıfe’yi okula bıraktıktan sonra küçük oğluyla birlikte okula gider fakat dersi kapıda dinlemek zorunda kalır. Onu kucağında çocukla görenler de alaycı bakışlar atmaktadır. Böylece Rıza, bir süre okula gitmez. Tedavi masraflarını karşılayabilmek için, karısının yarım bıraktığı halıyı dokumaya devam eder. Neredeyse imkânsız denilebilecek kadar kısa bir sürede halıyı tamamlar. Bu, Seyyid Rıza’nın, sekiz yıl boyunca ondan ilgisini, sevgisini, şefkatini eksik etmeyen karısı için gösterdiği ufak bir vefadır yalnızca. Çocuklara bakmak, evin temizliği ve yemeği, hatta “yapmam” dediği şeyleri bile yapar Rıza… Çocuklarla ip atlar, oyunlar oynar, onlara hem anne hem de baba olur.

Birkaç gün sonra Zehra Sadat taburcu olur ve tekerlekli sandalye ile evine gelir. Seyyid Rıza, eşinin mutlu olması için ona hediyeler alıyor ve hastalığından asla şikayet etmiyordur. Fakat Zehra, evin bütün işlerinin kocasının omuzlarında olmasını içine sindiremez. Bu sebeple tartışırlar ve ilk kez birbirlerine bağırırlar. Fakat birbirini seven bu çift, özür dilemeyi ve affetmeyi de bilir.

Kapı komşuları olan ve büyükannesiyle birlikte yaşayan Down sendromlu Ayda da filme oldukça renk katmış. Zehra’nın iyileşmesi için dualar eden Ayda, çocukların bakımında da bazen Rıza’ya yardım ediyor. Ayrıca Ayda’nın teypten dinlediği Türkçe şarkılar da filme kendinizi daha yakın hissetmenizi sağlayabilir 🙂

Altın ve Bakır“, sağlıkta olduğu kadar hastalıkta da nasıl aile olunacağını izleyicilerin içine işliyor. Vefa kavramının içini kesinlikle dolduran bu filmden birçok hayat dersi çıkarabilirsiniz. Sağlığınız yerindeyken sevdiklerinize onları sevdiğinizi söylemek, bu hayat derslerinden yalnızca bir tanesi… Gerisini filmi izleyerek öğrenebilirsiniz.

Zeynep Ece