Kategori arşivi: Yazarlarımızdan

İran Sineması Film Eleştirmenleri Ekibimiz

İnsanın Mahiyeti

İnsan ne demektir? İnsan olmanın, insan kalmanın ve insanın çıkmazlarını düşündüren, içinde gizli anlamlar taşıyan bir film Satıcı / The Salesman / Forushande. İran filmlerinde alışık olduğumuz sadelik ve durağanlığın içinde Asghar Farhadi’nin imzası açıkça görülüyor: Ritim. Bir maceradan ya da hareketlilikten bahsetmiyorum demek istediğim tam da bu, koşmak değil, yürümek değil olsa olsa tempolu yürüyüş. Yönetmenin diğer filmleri “Elly Hakkında” ve “Bir Ayrılık”ı izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır. Nima Javidi’nin “Melbourne” adlı filmini izleyenler de benimle aynı duyguyu paylaşacaklardır. Satıcı, “Melborne” kadar kalbinizi sıkıştırmayacaktır belki ama duygu yoğunluğu ve ritim olarak eş değer olduklarını düşünüyorum.

Film, Arthur Miller’in “Satıcının Ölümü” adlı eserinden serbest uyarlanmış ve Cannes film festivalinde gösterilmiş.

Satıcı filminde de çokça hoşunuza gidecek şeylerden biri de filmin içinde, filmin uyarlandığı bu tiyatro oyununa da yer verilmiş olması. Filmde eserden bazı pasajlar da sunulmuş. Bu pasajları karakterlerin iç dünyalarıyla ilişkilendirilerek izlendiğinde daha da anlamlı olacaktır. Yeri gelmişken filmdeki bu tiyatro sahneleri üzerinden İran’da uygulanan sansüre de bir göz kırpıldığının altını çizelim. Haklı bir eleştiri konusu olsa da İran filmlerini bu denli başarısında pay sahibi olduğunu, belki de bu kısıtlamaların filmlere derinlik katan etmenlerden olduğunu düşünüyorum.

Edebiyat ve tiyatroyla aktif olarak ilgilenen güzel insanların, en çirkin bir olayla imtihanı üzerine kurulmuş bir film bu. Merhamet, adalet, dürüstlük, vicdan gibi duygular arasında gidip gelirken aynı zamanda da “kadının başına ne geldi, kim yaptı ya da yaptırdı, adam o eşyaları neden evde bıraktı, asıl suçlu kim?” gibi soruların da cevabını aramaya başlıyorsunuz filmde. Toplanılan ufak ipuçlarının peşinde suçluya adım adım yaklaşırken, her an bir sürprizle karşılaşabilirsiniz.

Film izlerken aynı zamanda merhamet, intikam, pişmanlık gibi duyguların kadın ve erkek açısından ne kadar farklı hissedildiğini fark ediyorsunuz. Ben filmin sonunda kadının intikam ya da en azından adalet duygusuyla bir tatmin yaşayacağını, maruz kaldığı olayın, dünyasındaki onulmaz değişimin, içine düştüğü psikolojik ve sosyal çıkmazların hesabını sormasını beklerken, erkekteki o intikam duygusuna rağmen olayın birebir mağduru olan kadının hüzünlü ve vakur haliyle merhamet duygusunun ağır basması gibi.

İster istemez bir kıyaslamaya gidiyorsunuz izlerken, ben olsam hangi duyguyla hareket ederdim? “Kıyasta hayat vardır.” ayetiyle bağışlamanın faziletine dair ayetler peş peşe geliyor zihnime. Affetmenin neden daha üstün olduğunu sezer gibi oluyorum. Sonra Necip Fazıl’ın “merhamet” deyişi geliyor kulağıma, Reis Bey’de.

Yine erkeğin yaşanılanlara rağmen çabuk toparlanması, hayata devam etmeye çalışması ama aynı zamanda karısını koruyucu tavrı, onun altında dik durmaya çalıştığı yükün ağırlığını anlatırken, kadının ise yaraların ağır ağır sarması, kadın ve erkeğin fıtrat açısından, insan olma açısından farklılıklarını gösteriyor.

Filmde suçlunun beklenenin aksine hasta yaşlı bir adam olması da olaylara bakış açınız değiştiriyor hatta bir ufak afallatıyor sizi, merhamet ve adalet duygusu arasında gidip geliyorsunuz. Bu iki uç durum da filmdeki iki ana karakter üzerinde çok başarılı anlatılmış.

Benim için Satıcı filmi, bir kadının başına gelenlerin değil, bir çiftin maruz kaldıkları olay karşısındaki tavırlarının değil, naif bir adamın gidiş gelişlerinin filmi. Kadın, taciz, tecavüz, adalet gibi konuların sosyal konularının yanında karakterlerin bireysel hikayelerinin çok iyi işlendiği bir film.

Son olarak filmi yönetmenin diğer filmleri ile beraber izlemenizi bir de üstüne Fazıl Say’ın Muhyiddin Abdal’ın “İnsan İnsan” şiirini besteleyip, Can Güvenç ve Cem Adrian’ın seslendirdiği şarkıyı dinlemenizi tavsiye ediyorum zira efkarlı gecenin üzerine sigara ve çayın yoldaşlığı gibi bir tat bırakıyor.

Bodyguard: Bir iç hesaplaşma hikayesi

İran’ın sevilen sinemacılarından İbrahim Hatemikiya’nın hazırlamış olduğu Bodyguard adlı film, birçok ülkede beğeni kazandı. Benim de kişisel olarak çok beğendiğim İran filmleri arasında olan bu eşsiz hikayede senarist; İranlı General Kasım Süleymani odaklı bir biçimde seyirciye birçok duyguyu hissettirmeyi başarmış. İran’da genel olarak savaş ve aksiyon filmleri çeken İranlı yönetmen İbrahim Hatemikiya’nın bu muhteşem eserinde İran’ın sevilen oyuncuları; Perviz Perestui, Babek Hamidiyan, Diba Zahidi, Merila Zarii ve Periveş Nazariye yer alıyor.

İranlıların kahramanı olarak kabul edilen General Kasım Süleymani’nin hayatını konu alan bu film gerilim ve drama türünde anılıyor. Filmde hükümetin koruyuculuğu görevini yürüten Albay Haydar, bir politikacıyı intihar bombacısından kurtarıyor ve filmin konusu da bu şekilde başlıyor. Genel olarak bir iç hesaplaşma ve sorgulama minvalinde ilerleyen filmde baş kahraman Albay Haydar’ın işine olan bağlılığını sorgulamasına tanık oluyoruz. Oyuncuların tüm duyguları seyirciye net bir biçimde geçirmeyi başardığı Bodyguard filmi, aslında savaşların ve siyasetin hayatımıza ne derece etki ettiğini de bizlere yansıtmış oluyor. Filmin kahramanı Haydar, yaşadığı olaydan sonra hem kişisel hem de mesleki hayatını inceleme altına alır ve bu hayatı gerçekten isteyip istemediğini sorgular. Hepimizin günlük hayatında dahi net bir biçimde yaşadığı iç hesaplaşmayı bu kadar derinden ve etkileyici bir biçimde film üzerinden bize yansıtmayı başaran yönetmen İbrahim Hatemikiya, Bodyguard filmi ile unutulmaz İran filmi listelerine de üst sıralardan girmeyi başardı.

OLMAK İSTEDİĞİMİZ YERDE MİYİZ?

Yaşadığımız olaylar bizlere sürekli olarak “Ben kimim?”, “Ne yapıyorum?”, “Aslında olmak istediğim yerde miyim?” sorularını sordurtur. Bu soruların cevapları üzerine ise hayatımıza yön vermeye başlarız. İşte Bodyguard filmi de bize tam olarak bu tip bir hikayeyi anlatır. İran’ın kahramanlarından Tümgeneral Kasım Süleymani’nin hayatından uyarlama yapılan bu filmde, inanç gereği fedakarlık yapmak ya da iş için “korumalık” yapmak kavramları arasındaki fark anlatılır. Ve sonunda doğru yolun hepimizin karşısına çıkacağı anlaşılmaktadır…

Hepimizin zaman zaman yaşadığı ikilemleri seyirciye harika bir şekilde anlatan bu filmde kendinizden birer parça bulacaksınız. İyi seyirler…

Altın ve Bakır

Altın ve Bakırİran Filmi

Tahran’a medresede eğitimi alıp kendini yetiştirmek için ailesiyle gelen Seyyid Rıza günlük hayatına alışmaya çalışır. Medrese ve ev arasında mekik dokumaya başlar. Evde olduğu süre boyunca da eşi Zehra’ya ev işleri ve çocuk bakımında yardımcı olmaya çalışır fakat pek beceremez.

Zehra ise iki çocuğu için çırpınan, günlük ev işlerini yaparken eve fazladan gelir sağlamak için halı dokuyan müşvik bir eştir. Tertemiz bir kalbi vardır Zehra’nın. Karşı komşusunun down sendromlu diye dışlanan torunuyla bile elinden geldiğince ilgilenmeye çalışır.

Fakat Zehra’nın sağlığında yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Ellerinde ve ayaklarında uyuşmalar başlar, gözleri yeterince göremez olur. Bir gece ansızın yürümekte güçlük çekmesiyle Seyyid eşini hastahaneye götürür. Maalesef burada acı gerçekle karşılaşacaklardır. Zehra MS (multipl skleroz) hastası olmuştur. Seyyid’e bu nörolojik hastalığın Zehra’nın felç olmasına yol açabileceği söylenir. Bir anda dünyası başına yıkılan Seyyid ne yapacağını şaşırır fakat ilgilenmesi gereken çocukları vardır. Böylece tüm ev işleri ve çocuk bakımı Seyyid’in üzerine kalır. Bir yandan hastahaneye koşan bir yandan evde çocuklara yemek pişiren vefakar bir babaya dönüşecektir.

Filmde Seyyid’in haline üzülürken bir yandan da günlük hayatla verdiği kavgaya gülmeden geçemeyeceksiniz. Seyyid üzerine düşen vazifeyi yapmaya çalışırken para sıkıntısı sebebiyle Zehra’nın yarım bıraktığı halıyı dokumaya başlar. Arkadaşı Hamid halıyı satması için ona bir müşteri bulur. Zor günlerde arkadaş desteği ona iyi gelecektir.

Karı koca arasında olması gereken saygıyı sevgiyi anlayışı Altın ve Bakır filminde fazlasıyla buluyoruz. Günümüzde unutulmaya yüz tutmuş değerleri bu film bize tekrar hatırlatıyor. Örnek alınacak sahnelerle karşılaşıyoruz. Evlenirken verilen sözlerden hastalıkta ve sağlıkta sözünün ne anlama geldiğini bu filmde daha iyi anlıyoruz.

Film hepimizi dünya, yaşam, amaçlarımız, ailemiz ve sevgi hakkında düşünmeye sevk ediyor, hepimizin başına gelebilecek böyle bir olayla nasıl başa çıkabileceğimizi anlatıyor.

Cennetin Rengi

The Color of Paradise / Cennetin Rengi

Küçük Muhammed, Tahran’daki bir körler okulunda yatılı olarak eğitim görmektedir. Kör olarak doğmuştur ve çevresindeki dünyayı dokunarak ve işiterek anlamaya çalışmaktadır.

Okulu yazın tatile girdiğinde babası onu almak ve köyüne götürmek üzere okula gelir.

Muhammed’in annesi ölmüştür ve babası yeni bir evlilik planlamaktadır. Özürlü bir çocuğun evlilik planlarını bozacağından endişelenen baba sürekli olarak ondan kurtulmak için çareler arar.

Köyde ise Muhammed’i yazı birlikte geçirecekleri sevecen iki kız kardeş ve yaşlı ninesi beklemektedir.

Ayrıca filmin sonunda çocuk yine masalsı bir şekilde canlanmaktadır.

Cennetin Çocukları

Cennetin Çocukları (1997)

Bu masalsı duygusal film, yoksul bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra isimli iki küçük kardeşin öyküsünü anlatıyor.

Kız kardeşinin ayakkabılarını tamirciden getirirken kaybeden Ali, kendi ayakkabısını onunla ortak kullanmak zorundadır. Çünkü babalarının öfkesinden çekindikleri için durumu ona anlatamazlar, zaten anlatsalar da babaları yeni bir çift ayakkabı alamayacak kadar yoksuldur. Filmin tanıtım sloganında denildiği gibi onların bu küçük sırrı artık en büyük serüvenleri olacaktır.

Filmde, okula giden iki kardeş ayakkabılarını değişerek giymek zorunda kalırlar. Zehra, dersten erken çıkar. Ali ile bir sokak arasında ayakkabılarını değişirler. Ali koşarak gittiği halde hep derse geç kalır ve azar işitir. Bir gün üçüncülük ödülü spor ayakkabı olan yarışmaya girmeye karar verir. Amacı üçüncü olup kazandığı ödülü Zehra’ya vermektir. Ayarlamaya çalışsa da birinci olur ama ayakkabıyı alamadığı için çok üzgündür.

Cennetin Rengi

Rang e Khoda / Allah’ın Boyası / The Color of Paradise / Cennetin Rengi [1999]

Kısaca konusundan bahsederek başlamak gerekirse; görme engelliler okuluna giden muhammed adlı âma çocuğun, okulun son günü evine gitme serüveni ile başlar hikaye. Devamında ise muhammedin babasının, onu istemeyen bakışları ile karşılaşırız. Bu bakışların nedenini öğrenmekte geç kalmadan sebebi ortaya çıkar….

Yürekleri dağlayan bu hikayeyi göz yaşları için de izlersin ve dersin ki kendine, bir çocuk yeter ki gülümsesin ve mutlu olsun, ben bütün nefsi arzularımdan vazgeçiyorum…

Bundan sonrası spoiler içeriyor…

Oyuncular o kadar anlamlı ve derin bakıyorlar ki, filmde konuşma olmasaydı bile yine her şey anlaşılırdı. Muhammed’in babasının ondan kurtulmak isteyen ama çaresiz bakışları. Babaanenin ise Muhammed’e karşı sevgi dolu bakışlarına karşı, oğluna o sitemkar bakışları her şeyi anlatıyordu.

1. Muhammed’in babasının bir kadınla evlenebilmek için Muhammed’i gözden çıkarması bana şu kaideyi tekrar idrak ettirdi. Bir erkek kadın için çocuğundan vazgeçebilirken, bir kadın asla erkek için çocuğundan vazgeçmez.

2. Bir çocuk ne kadar masum, her türlü olumsuzluğa rağmen hayata karşı mutlu, öğrenmeye açık. Aynen Muhammed gibi Ama biz büyükler öyle mi? Önümüze çıkan ilk parkurda pes ediyoruz. Çocuklardan almamız gereken çok ders var biz büyüklerin.

3. Muhammed’in marangozla konuşma kısmı sizce de ne kadar az şükrettiğimizi hatırlatmıyor mu?

Filmin son sahnesi için bende son söz olarak şunu söylemek istiyorum; son pişmanlık fayda etmez.

Baran

Sırlı güzelliklerle dolu “İran Sineması”nın başka bir filminin analiziyle yine birlikteyiz. İran sinemasının usta yönetmeni Mecidi tarafından çekilip sinemaseverlere armağan edilen filmin ismi “Baran”dır. Mecidi diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmin ismini de elbette ki rastgele koymamıştır. Nitekim “Baran” ismi Farsça da “yağmur” anlamına gelmektedir. Mecidi’nin hemen her yapımında kullandığı ve ileriki filmlerinde de yine bol bol kullanacağı “su” metaforuna burada ismen rastladığımız gibi film içinde de yine rastlıyoruz. Ayrıca suyun dışında “güvercin” imgesi de bu filmde sık sık kullanılmış.

2001 yılında gösterime giren Baran filmi, 1 saat 34 dakika sürüyor. Mecidi, sevginin en saf halini tasvir eden Baran filmiyle içinde yüksek miktarda “sinefil” diye tabir edilen film gurmelerinin olduğu IMDB sitesinden 7.8 gibi yine güzel bir puan almayı becerebilmiş. Filmde Latif rolünü oynayan Hossein Abedini’niyi , Mecidi tarafından 1996 yılında çekilen Pedar-Baba filminden sonra yine karşımızda buluyoruz. Bu kez epeyce büyümüş olarak ekranlara çıkan Abedini’nin film boyunca süren o doğal oyunculuğundan etkilenmemek elde değil. Keza film de bu güzellikler sayesinde Fajr ve Montreal gibi film festivallerinden aldığı tam 13 ödülle alnının akıyla çıkmış. İç savaştan kaçan Afganlar, kaçak işçilik gibi sorunları arka planda ele alan Mecidi, tüm bu olup biteni de ilk gençlik aşkı temasıyla süslemiş. Fakat bu aşk temasını işlerken aşkı, bazı batı filmlerindeki ahlaksız sahnelerin aksine, aşık-maşuk-vuslat üçgeninde, sevginin en temiz haliyle anlatmış. Ayrıca hemen her vakit realistik yaklaşımının başarısıyla övdüğümüz Mecidi, rivayete göre filmde oynayan Afgan işçileri de gerçek hayatta oyunculuk eğitimi nedir bilmeyen Afgan işçilerden seçmiş.

Film, 1979 yılında Sovyet işgalinin ardından çıkan iç savaştan sonra İran’a göç eden 1.5 milyon Afgan mülteci hakkında bilgi vererek başlıyor ve ekliyor: “Yeni neslin çoğu İran’da doğdu ve ülkelerini hiç görmediler…” Ardından filmin başrollerinden kaçak inşaat işçisi genç Latif’i günlük azığını almış caddede mutlu bir biçimde yürürken seyrediyoruz. Sonra inşaata dönen Latif, yeni terlemeye başlayan bıyığıyla inşattan düşmüş adamı biraz da alaycı bir edayla görür. İnşaattan düşen adamın geçindirmesi gereken bir ailesi vardır ve hayat beklemez. İran sineması ve Mecidi yapımlarında afilli efektlere gerek yoktur çünkü gösterilen şeyler hayat kadar gerçektir. Düşen adam kendi yerine çocuğu Rahmet’in inşatta çalışması için patrondan izin ister. Rahmet hiç konuşmaz, yüzü de bir ay kadar temizdir bu çocuğun. Onda enteresan bir esrar olduğu aşikârdır. Binaenaleyh sır da esrardan gelir. Ve Rahmet’in büyük sırrı filmin odak noktası olacaktır.

İnşaat işi fazlasıyla kuvvet gerektiren bir iştir ve Rahmet’in zarif kolları bu yükü kaldıramaz. Bunun üzerine patron, güçsüz Rahmet’le Latif’in yerlerini değiştirir. Bundan böyle çay ve ayak işlerine Rahmet bakacak, Latif ise normal taşıma işi yapan inşaat işçisi olacaktır. Kolay işi kaptırmak zorunda kalan Latif, bu noktadan sonra Rahmet’e büyük bir düşmanlık beslemeye başlayacaktır. Latif’e üzülen Rahmet onun peşinden yürür lâkin Latif’in kini çok büyüktür, ona bir tokat atar ve tehdit eder. Baran katrelerinin semadan yerküreye düşmeye hazırlandığı bir anda çıkan rüzgârla Latif, karşısında gördüğü havalanan perde kapısına gider ve gördüğü manzara karşısında hayrete düşer. Uzun, girift saçlarını tararken gölgesinin sureti aynaya düşen kişi Rahmet’ten başkası değildir ! Rahmet narin bir kız çocuğudur, Rahmet Baran’dır, ve yağmur Rahmet’tir…

Bu şiirsel sahneden sonra ne olacaktır ? İçindeki kini bir merhamet yağmuru ile ak-ı pak eden Lâtif, bu kez kendi aşk sırrını Baran’a açabilecek midir ? İnşaatta geçen başka olaylardan sonra Rahmet’in peşinden onun köyüne giden Baran’ı neler beklemektedir ? İçerdiği az ama öz diyalogları, üzerinde durduğu gerçek dünya sorunları, mânâ dehlizlerinde yüzen efsunlu bakışlarla oyunculukları ile bir Mecidi klasiği olan Baran, yeni izleyicilerini bekliyor.

Reng-i Hüdâ

İran sinemasının usta yönetmeni Mecid Mecidi’nin bir başka güzel filmiyle karşınızdayız. 1999 yılı yapımı filmin orijinal ismi “Rang-e Khoda”dır ve Türkçeye “Allah’ın Boyası” ismiyle çevrilmiştir. Fakat İngiliz dili ve kültüründe bu mefhum karşılanamadığından İngilizce “The Color Of Paradise” , yani “Cennetin Rengi” ismiyle de bilinir. 1 saat 30 dakika süren film, İMDB otoritelerince 8.2 puanını fazlasıyla hak ederek almıştır.

Film, gözleri doğuştan görmeyen fakat kâinatı adeta “kalp gözüyle” arayan küçük Muhammed’i ve onun babasıyla olan hikâyesini anlatır. Filmle ilgili enteresan bir detay mevcuttur. Muhammed rolünü çok iyi oynayan Mohsen Ramezani, gerçek hayatta da görme engellidir ! Bu bilgiyi öğrendikten sonra daha farklı merhamet katmanlarında izliyoruz filmi. Nitekim Rang-e Khoda, sadece İran sinemasının değil, dünya sinemasının da en iyi dram filmleri arasında gösterilmiştir.

Film, her güzel işin başlangıcı olan “besmele”nin ekranda çıkan yazısı ile başlar. Ve ardından bir nidâ ile devam eder: “Ey gören fakat görünmeyen ! Yalnız seni ister, yalnız seni zikrederim !..”

Karanlık ekranda “bu kaset kimin ?” ve “benim” diyalogları arka planda duyulur. Bu sorgulama bir müddet devam eder fakat ekran hala karanlıktır, herhangi bir sahne gösterilmemiştir. Bu karanlık ve belirsizlik ile Mecidi, belki de görme engellilerle 1 dakikalık dahi olsa bizlere empati yaptırmaya çalışmıştır. Teyipte çalan çeşitli müzik kasetlerinden sonra sıra yanık bir ağıt kasedine gelmiştir ve bu kimin sorusuna Muhammed “benim, ninemin” cevabı verecektir. Bu cevapla ekran açılır, burası Tahran’da bir görme engelliler okuludur. Öğretmen, okulun yaz tatiline gireceğini ve velilerin yakında çocuklarını almaya geleceğini öğrencilerine söyler. Bu sırada Braille alfabesi ile yazılar yazan görme engelli kardeşlerimizin enteresan dünyasına da konuk oluruz. Muhammed ve arkadaşlarının dünyasından içeri girdiğimizde, aslında ne kadar boş şeyler için üzüldüğümüzü, küçük şeylerle nasıl mutlu olunabileceğini anlar, tefekkür ve şükür ederiz.

Tatil günü gelip çatar, çocuklar birer ikişer kendilerini almaya gelen ailelerine kavuşur. Fakat Muhammed’in babası bir türlü gelmez. Muhammed bekler, bekler, ve bekler… Bu ne uzun bir intizârdır ! Küçük Muhammed için saniyeler asırdır, kâinat ise kocaman bir sır… Bu bekleyiş esnasında ayrıntı fakat önemli bir sahne görüyoruz. Muhammed beklerken yerden bir kuş sesi duyar. Belki gözleri görmüyordur fakat kulakları iyi duyuyordur ve o cesaretlidir. Sese gider, kediyi kovar, ağaçtan düşmüş kuşu ağaçtaki yuvasına koyar. Çünkü Muhammed, en yüksek buzdağlarını merhametten eritecek kadar sıcak kalplidir. Bu kuşun sesini film boyunca ara ara duyuyoruz.

Uzun bekleyişten sonra gelir Muhammed’in babası… Fakat heyhat ki ona ondan utanan bakışlarla bakar. Öğretmene Muhammed’i götüremeyeceğini söyler. Annesi öldükten sonra onun bakımını yapamıyorum der. Fakat bu mümkün değildir. Baba Muhammed’i mecbur alır ve köyünün yolunu tutar. Yol uzundur, az giderler uz giderler, dere tepe düz giderler. Selvi boylu ağaçların yanlarından geçerler, yeşil yeşil tarlalara selam verir geçerler. Muhammed, bazen yolda çıkarır arabadan elini ve rüzgârı yakalamaya çalışır, bazen bir dere kenarında akan suyu tutmaya çabalar. Dokunur, hisseder, ve okumaya uğraşır kâinat kitabını… Bu masalsı yolculuğun ardından Muhammed, çok sevdiği kardeşleri ve ninesine kavuşmuştur. Ondan mutlusu yoktur artık.

Fakat bu mesutluk ânı uzun sürmeyecektir. Yeni bir evlilik yapmayı planlayan Muhammed’in babası, bu yüzden evde Muhammed’i istemez ve Muhammed’in istikbâlini öne sürerek onu görme engelli bir marangozun yanına çırak vermeye götürür. Üzgün Muhammed’in gözyaşları marangoz ustasının ellerine düştüğü zaman marangoz ne olduğunu sorar ve bu dramatik sahnede Muhammed’in meşhur yanıtıyla karşılaşırız: “Kimse beni sevmiyor. Ninem bile ! Kör olduğum için herkes benden kaçıyor…Öğretmenimiz, Allah’ın bizleri diğer kullarından daha çok sevdiğini söylüyor ama, ben de diyorum ki, madem öyle bizi kör yaratmazdı. Ki böylece O’nu görebilelim. Öğretmenimiz dedi ki, Allah görünmezdir, O her yerdedir, O’nu hissedebilirsin. O’nu parmağının uçlarını kullanarak görebilirsin. Ben de Allah’ı bulana kadar ellerimle her yere dokunacağım ! Ve bulduğumda da, kalbimin tüm sırları dahil, her şeyi anlatacağım…”

Muhammed’in hasretine daha fazla dayanamayan Nine hastalanıp vefat eder. Annesinin ölümüyle yıkılan Muhammed’in babasına bir kötü haber de kız tarafından gelir ve evlilik hayali suya düşer. Kederli baba Muhammed’i marangozdan geri almaya gider. Dönüş yolunda ırmak üzerinden geçen at üstündeki Muhammed, tahta köprünün birden yıkılmasıyla çağlayan suya düşer. Vicdanıyla nefsi arasında kalan baba, acaba Muhammed’i kurtaracak mıdır ? Sürpriz sonuyla beraber yürekleri dağlayan “Allah’ın Boyası” filmini seyretmenizi ısrarla tavsiye ederiz.

Serçelerin Şarkısı

Kısıtlı bütçelerle çok iyi yapımlar çıkaran, son yıllarda özellikle “dram “ türündeki başarısı ile adından söz ettirse de, hala daha henüz keşfedilememiş bir mücevher madeni gibi, en derin kuytularda ay ışığı gibi parlayan İran Sinemasının, oldukça güzel bir filminin analiziyle birlikteyiz. Türkçeye Serçelerin Şarkısı olarak çevrilen filmin orijinal ismi Avaze gonjeshk-hadır. 2008 yılında çekimleri tamamlanıp izleyicilerin takdirine sunulan filmin yönetmenliğini, İran Sinemasının adını dünyaya duyuran ünlü yönetmen Mecid Mecidi yapmıştır.  1 saat 36 dakika boyunca izleyicisine keyifli anlar yaşatan film, dünyaca ünlü film puanlama sitesi IMDB’de The Song Of Sparrows ismi ile 7.9 gibi hatırı sayılır bir puan almış ve otoritelerce oldukça başarılı bulunmuştur.

Yönetmenin objektifinden “Hollywoodvari” abartılar zinciri şeklinde değil de, hayatın içinden gerçekleri cam gibi gözümüzün önüne bırakan Mecidi, bu gerçekçi yaklaşımı ile biz izleyicileri tek tek karakterlerin yerine koyarak gönlümüze bir kez daha taht kuruyor. Aslında film, ana karakter Kerim etrafında dönüyor ve onun başına gelen musibetlere karşı tavırları, oğluyla baba-oğul ilişkisi gibi kavramları ele alıyor. “Kerim” rolünü adeta yaşayarak oynayan Rıza Naci, Berlin Film Festivalinde en iyi erkek oyuncu kategorisinde Gümüş Ayı ödülünü almaya da layık görülmüş. Kerim’e filmde bir bakarsınız kızına işitme cihazı alabilmek için Tahran sokaklarında altında motorla taksicilik yapacak kadar merhametli bir babadır, ama bir de bakarsınız ki oğlunun masum küçük bir balık çiftliği hayaline günlerce direnecek kadar da inatçıdır. Bu iniş çıkışlar filmde de sürekli devam eder. Öyle ki göz  yaşlarınızın yerçekimine direnmesi hayli zor olacak bir sahneden hemen sonra bir de görürüz ki, kamyon arkasında çocuklarla beraber yolculuk eden Kerim,  trajıkomik bir biçimde İbrahim Tatlıses’in “Yalan Dünya” şarkısını seslendirir. Mecidi, hakikaten de bütün dünya uğraşlarının bir saman kağıdı kadar olduğunu unutmuş olan insanlığa bunu hatırlatmıştır.

Film, uçsuz bucaksız araziler arasındaki bir devekuşu çiftliğinin gösterimiyle başlar. Ana karakter Kerim burada çalışmaktadır. İşten eve o meşhur motoruyla dönen Kerim, ağır işiten kızı Haniye’nin işitme cihazının kaybolduğunu öğrenir. Evin yanındaki küçük su deposunda oğlu ve arkadaşlarını gören Kerim, onların işitme cihazını arama bahanesine inanmaz ve biraz daha sorduğunda çocukların orada balık aradığını öğrenince çılgına döner. Çamurlu suyun kurumasının yıllar alacağını ifade eder ve çocukların orada bir balık çiftliği kurma fikirlerine kapıları kapatır. İşitme cihazı orada bulunmuştur fakat kızla babanın yaptığı minik işitme testinde anlaşılır ki cihaz çalışmamaktadır. Cihazı tamirciye götüren baba Kerim, kızının sigortasının olmaması sebebiyle tamir için yüklü miktarda para gerektiğini öğrenince yıkılmıştır. Film bu noktadan sonra İran sinemasının dramatik-gerçekçi doğasının içine yavaşça dalar. Dalgınlıkla işe dönen Kerim’in ihmali sonucu bir devekuşu çiftlikten firar etmek için “iki nala” ayağa kalkar. Ki bu kovalamaca sahnesi, diğer devekuşlarının o zarif boyunlarını kaldırıp olan biteni seyretmesi hayli renkli görüntüler oluşturmuştur. Devekuşunun ufuktan kaybolmasıyla bir kez daha yıkılan Kerim, mücadelenin peşini bırakmaz ve o meşhur motoruyla bipayan tarlalar arasında samanlıkta iğne arama misal bir umut arayışa çıkar. Kerim gider yol gider, yol gider Kerim gider… Yönetmen Mecidi bu sahnelerde yaptığı uzaktan yol çekimleri ile, bir nevi insanoğlunun yolculuğunu anlatır. Elinde baston, sırtında kürkü ile “devekuşunu ancak devekuşu anlar” mottosuyla arayışına devam eden Kerim, birtakım izlere rastlasa da firari kuşu bulamamıştır. Çaresizce çiftliğe dönen Kerim, patronun dönmesi ile işten atıldığını öğrenir ve ekler: “Ama bu haksızlık…”

Ardından kızının işitme cihazının durumu için Tahran’a giden Kerim, bir tevafuk sonucu motoruyla taksicilik yapmaya başlamıştır. Tahran sokaklarında rızkının peşinde giden Kerim, bir gün yanlışlıkla müşteriden fazla para alır. Başta parayı farklı cebine koyan Kerim, dayanamaz ve o parayı da meyveler alarak harcar. Motora asılı meyve poşeti delinir ve meyveler suya akar. Burada 3 önemli nokta görüyoruz. Birincisi haram-helal hassasiyeti olan Kerim’e belki de haram lokma yemenin nasip olmamasıdır. İkincisi akıp giden nehire yuvarlanan meyvelerdir. Mecidi’nin önceki filmlerini izleyenler bilir ki Mecidi bu “akan su” imgesini çok sık kullanır, su onun için çok manalar ifade eder. Üçüncüsü de bu olayın Kerim’in ileride başına gelecek olan musibetlere bir sebep olabileceği hususunda ibretlik oluşudur. Bu noktadan sonra da başına çeşitli olaylar gelen Kerim, yine bazı hatalar yapar, hanımının kalbini kırar. Hala daha ısrarla balık çiftliği hayalinin peşinden giden çocuğu ve arkadaşlarına karşı çocukla çocuk olarak mücadele eder. Fakat bunların bedelini ağır bir kazayla da ödeyecektir. Bütün bu olanların yanında çocuklar hayalleri için çok uğraşlar vererek bir bidon dolusu balık kazanmıştır. Fakat bir kaza sonucu balıklar bidondan deniz kenarındaki yere düşer. Turuncu rengi balıkların sudan karaya düşüş anında hayatla savaş edercesine aheste aheste dansı, çocukların gözlerindeki kederle onları izleyişi, ağır çekimde yansıtılırken duygulanmamak elde değildir. Bidonun altı patlaktır ve çocukların çok zor bir karar vermesi gerekmektedir. Yoksa balıklar, gözyaşlarının dalgalara karışması eşliğinde denize mi dökülecektir ? İçerdiği tasavvufi manalar, aldığı güzel yorumlar, verdiği ibretlik dersler, dinlettiği o naif müzikleri ile Serçelerin Şarkısı filmi, en azından bir kere izlenmeyi hak ediyor deriz, vesselâm…

Birkaç Metreküp Aşk

2014 yapımı “Birkaç Metreküp Aşk” adlı İran filmi Tahran’da geçmektedir. Tahran’ın kenar mahallesinde yer alan bir fabrikada İranlı işçiler ve Afganistan’dan İran’a sığınmış kaçak işçiler çalışmaktadır. Bu mülteciler çok düşük ücretler ile adeta köle gibi çalıştırılmaktadır. Gündüzleri fabrikada çalışıp geceleri de aileleriyle birlikte fabrika yakınlarındaki birkaç metreküplük konteynır evlerde yaşamaktadırlar. Oldukça fakir bir hayat sürmektedirler. Kanları kıpır kıpır kaynayan Afgan kız Marona ile İranlı Sabir’in aralarında da yakınlık olur. Birbirlerine çocuksu ve oyun tadında derin bi sevgi duyarlar. Her ikisi de fabrikada çalışmaktadır. İş aralarında sürekli görüşürler.

Bir atölyede, işveren bir adam vardır. Oldukça yardımseverdir. Afganlara çalışacak iş ve kalacak yer imkanı sağlamaktadır. Bir İranlı tornacılık yapan dayısı için kalacak yer ve iş vermesini ister ama adam bunu hemşerisi olmasına rağmen kabul etmez. Adam Afganlara iş ve yatak verip dayısını neden kabul etmediğini sorar. Adam da onların hepsinin akraba olduğunu ve birbirlerine bağlı olduğunu, iyi anlaştıklarını söyler.

O arada da o kenar mahallede, gayet sağlıksız, hijyensiz ortamda, bir çocuk da sünnet olur.

Yağmur çamur demeden insanlar çalışmaktadır.

Bu arada Sabir ve Marona konteynır deposında sık sık görüşmeye devam ederler. Birlikte güzel vakit geçirirler. Marona eski resimlerine bakarlar. Afganistan’daki evlerinin resmini görür. Evlerine savaşta roket düşmüştür. Sabir’e annesinin ölmüş resmini, babasının ve kendi küçüklük resmini de gösterir.

Bazı kaçak işçiler de çok zor şartlarda çalışırken, polis geldiğinde dört bir yana kaçmaya başlarlar. İçerisi su dolu bir tünele saklanırlar. Polis işverenler konuşur ve kaçak Afgan işçi çalıştırmadığını söyler. Polis gidince de işçiler tekrar çalışmaya devam ederler.

Birgün Sabir evlenmek istediğini söylemek için teyzesini arar ama söyleyemez. Mahalleden bir adam çocuğun sünnet eğlencesi vardır onu davet etmeye gelir. Kendi kültür adetlerine göre kutlama yaparlar, danslar ederler ve oyunlar oynarlar. Sabir de davete katılmıştır. Gözleri Marona’yı arar. Marona da gelir tam karşılıklı otururlar ve sürekli bakışarak birbirlerine gülümserler. O gece mahalleden Sabir’in komşusu Aziz’in kuzeni ailesiyle birlikte Kabil’den gelmiştir.

Ertesi gün Sabir ve Marona konteynırda yine buluşurlar. Sabir Marona’dan onu sevdiğini söylemesini ister fakat o çok utandığı için söyleyemez. Sabir de kızın avcuna çiçek çizmek ister, kız önce inanışı gereği elini uzatmak istemez sonra çocuk dokunmadan sadece kalemin ucuyle kızın eline çiçeği çizer.

Atölyede bir Afgan ve İranlı Gaffur arasında kavga çıkar ve Sabir onları ayırır. Daha sonra işveren, Gaffur’un maaşından keser. O da işverene ağır laflar eder ve tokadı yer.

Bir sonraki gün işçiler yine çalışırken polis devriyesi geçer. İşçiler su dolu tünele koşa koşa giderler. Polis bu kez işçileri görür ve işverene gider. Biraz sonra Marona’nın babası Abdüsselama saklandıkları tünelden çıkar. Adamın canına tak etmiştir. Polise, Afganistan’a gideceklerini söyler. Polis tekrar kaçabilme ihtimalleri yüzünden inanmak istemez. Abdüsselama kızını da alır ve oradan uzaklaşırlar.

İşveren Gaffur çalışırken yakasından tutar ve onu kovar.

Morano ve babası evlerine giderler ve babası çıkış işlemlerini halledeceğini ve eşyalarını toplayıp gideceklerini söyler. Morano ve Sabir buluştuklarında bunu ona söyler. Her iki de ayrılacakları için ağlamaya başlarlar. Sabir Rahmet abisini arar ve onların gitmesini ertelemesi için yardım ister. Ayrıca evlenmek istediğini de söyler fakat adam pek sıcak bakmaz. Evliliğin kolay bir şey olmadığını dile getirir.

Sabir işverenden Morano’nun babasıyla bu evlilik meselesini konuşmasını ister ve adam da konuşur. O sırada Sabir de bu durumu Morano’ya anlatır. Abdüsselama bir hışımla eve gelir ve kızını arar bulamaz. Çok sinirli bir şekilde mahallede aramaya devam eder. Sonunda ikisi konuşurlarken kızını görür ve onları hırpalar. Kızını döver. Diğer taraftan de Sabir’i de döver. Abdüsselama onu, akrabalarının küçük düşürmemesini ister ve kovar. Kızını da sıkıştırıp elaleme rezil etmemesi için sakin davranmasını söyler ve eve doğru yönelirler. Sabir de onların evine gider ve kızını dövdüğü için haykırır. Adam evlenirlerse kendisini Afgan diye aşağılayacaklarını düşüneceği için evliliklerine karşı çıkar. İşveren adamı ikna etmeye çalışır. Gençlerin birbirlerine aşık olduklarını, onların önünde engel olmamasını ister. Diğer taraftan Sabir de Morano’yu arka tarafta görür ve onu birlikte kaçmaya ikna etmeye çalışır. Ama kız kabul etmek istemez çünkü babasını utandırmaktan ve insanların ona kötü sözler söylemelerinden korkmaktadır. Daha sonra abdüsselama kızını tekrar aramaya koyulur çünkü  araba gelmiştir ve gideceklerdir. Sabir de Morano’yu konteynırd saklar ve gitmesine engel olmaya çalışır. Kız çok korkuyordur. O esnada vinç, onların saklandıkları konteynırı, kestirme kaynak makinesi ile kesilmesi için kaldırmaya başlar. Konteynır kesilmeye başlar. Yardım için bağırmaya başlarla fakat kimse onları duymaz. Kzıın babası deli gibi onları arar ama bir türlü onlara ulaşamaz. Ve film acı bir sonla biter.

Birkaç Metreküp Aşk filmi insanları ırkına, dinine, diline göre değerlendirmememiz gerektiğini acı bir şekilde yüzümüze çarpıyor. Karşımızda hor gördüğümüz insanların da bir onuru, gururu hepsinden öte bir kalbi olduğunu unutmamamız gerekiyor. Kimse hayatını kendi elleriyle seçmiyor. Hayat bazen bazı insanların yüzünü güldürmeyebiliyor.