Gülçehre

Buram buram tarih kokan ve sizi gerçek bir hikâyenin içine sürükleyecek bir film arıyorsanız Gülçehre isimli bu film bu iş için adeta biçilmiş bir kaftan… Tesadüf eseri karşılaştığım bu film oldukça güzel bir kurguya ve son derece iyi bir oyunculuğa ev sahipliği yapıyor. Dedesinden babasına ondan ise kendisine geçen bu ata yadigârı sinema salonunu tüm zorluklara rağmen ayakta tutmaya çalışan Eşref Han karakteri güzel bir oyunculuk ile tekrar hayat bulup canlanıyor. Sanata gönül vermiş kişiler olarak tek serveti ellerinde kalan filmler olunca, onları korumak için mücadele eden insanları görmek beni olduğu gibi eminim siz izleyecekleri de etkileyip, heyecanlandıracaktır.

Fakirlik ve terörle mücadele etmek zorunda kalmış bir ülkede idealist bir kişinin yapmış olduğu davranışlar hala bir umudun var olduğunu söyler gibi. Bu yönden acıların yangın yerine döndüğü ülkede insanların yüzlerinde küçük bir tebessümü yaratabilmek ve tüm bu geri kalmışlığın tozunu atabilmek için sinemayı ve sanatı bir çıkış yolu olarak gören bu film oldukça enteresan bir hikâyeye ev sahipliği yapıyor. Hele ki bu hikâye gerçek bir olay örgüsünden yola çıkmış ise daha fazla insanı kendine doğru çekiyor. Terörün tüm soğuk yüzünü bu eserle fark etmemek mümkün değil. Televizyon ve haberlerden adını duyduğumuz terör örgütlerinin ilk hedefleri hep sanat ve kültür eserleri olmuştur. Bu filmde de buna sıklıkla vurgu yapılıyor.

Film sadece terörün sanat üzerindeki etkisini anlatmakla kalmayıp üstüne birde evrensel bir soruna parmak basıyor. Ne mi bu sorun? Tabi ki kadınlara yapılan ikinci sınıf insan muamelesi… Hastalandığında bile kadın doktora muayene olmayan bir erkek hasta ile kadınların film izlemesini bile yasaklayan bir zihniyet örneğini bu filmde görebilirsiniz.

Göreceğiniz üzere bu film de olduğu gibi tek bir eserle pek çok konuya değinmek sanatın ve sinemanın gücünü bizlere nasıl da gösteriyor. Son olarak filmin isminin nereden geldiğini tıpkı benim gibi eminim görenler merak etmiştir. Anlamı nereden mi geliyor? Bunu da izleyip göreceksiniz ama şunu söyleyeyim şaşırma garantisi veriyorum. Bu filmi izlediğiniz de sinemaya olan bakış açınız değişecek bundan eminim.

Özgee

Kertenkele

Rıza bir gece hırsızlıktan ötürü yakalanıp hapishaneye girer. Hapishane müdürü yani Mücavir oldukça katı bir insandır ve mahkumların ruhunu tertemiz yapmak ister. Kendisini hapishane müdürü olarak değil de insanların ruhlarını tedavi eden bir insan olarak görür mahkumları da ruhları hasta birer insan… Mücavir Bey Rıza’yı her fırsatta hücreye gönderir. Hatta bir gün hapishane duvarında takılı kalan bir güvercini kurtarması için onunla iddiaya girer ve eğer kurtarırsa bir hafta hapishane işlerinden uzak kalacağını kurtaramazsa da bir hafta hücrede kalacağını söyler. Rıza güvercini kurtarır fakat yine bir hafta hücreye mahkum edilir.

Rıza’nın mahlası da buradan gelir. Düz duvara kertenkele misali tırmanabilir. Hatta sağ üst kolunda da kertenkele dövmesi vardır. Filmin adı da bundan ötürüdür.

Rıza bir gün hapishane revirini temizlerken ilaç dolabından bir şişe ilaç aşırır. Odasına gidip intihar etmek ister ama bir mahkum arkadaşı ona engel olmaya çalışır. Boğuşmaları esnasında Rıza’nın kolu camla kesilir ve hastaneye kaldırılır. Oda arkadaşının Hoca olduğundan habersiz bir şekilde sohbet etmeye başlarlar. Rıza imanı olmayan bir insandır. Allah’a ve Cennete inanmaz. Arkadaşının cübbesini görene kadar Hoca olduğunu anlamaz. Hoca Rıza’ya Allah’tan ümidini kesmemesini, sabretmesini söyler ve Rıza yine hayıflanır. “Bütün Hocalar mı vaaz veriyor?” der. Bunun üzerine Hoca okuduğu kitaptan bir bölümü paylaşır Rıza ile.
– İnsanlar her şeyi marketten alır. Ancak dost satan market olmadığından dost satın almazlar ve yalnızlığı seçerler. Eğer bir dost istiyorsan; gönlümü al.
+ Peki gönül almak nedir?
– İnsanlarla yakınlaşmak demektir. Bu ise günümüzde tamamen unutulmuş bir şeydir.
+ Bunu nasıl yapabilirim?
– Sabırlı olmalısın. Hem de çok…

Bunun üzerine Hoca duşa girmek için cübbesini çıkarır havlusunu alır ve banyoya yönelir. Bunu Rıza’nın cübbesini alıp kaçma ihtimalini düşünerek yapar ve yanılmaz da. Rıza, Hoca’nın cübbesiyle hastaneden çıkmayı başarır.

Sınırdan çıkmak için Jakson adında bir arkadaşından yardım ister ve sınıra yakın bir köyden sahte pasaport hazırlamak üzere onu bekleyen arkadaşıyla buluşmak üzere trene biner. Trenden indikten sonra köyden birkaç kişi Rıza’yı köyleri için atanmış bir imam sanır ve doğruca köye götürürler.

Asıl hikaye buradan sonra başlıyor benim için. Rıza bundan sonraki hayatına bir müddet hoca olarak devam eder. Hoca olmanın verdiği mesuliyet ve insanların ona koşulsuz bir şekilde kendilerini teslim edişi Rıza’nın içinde saklı olan vicdanını ve sevgiyi ortaya çıkarır. Rıza ne derse ona inanan bir cemaati vardır artık. Peşinde de devamlı sorular soran Mücteba ve Gulam Ali adında iki genç.

Rıza bu köyde insanların saf ve temiz kalplerine ulaşır. Son vakte kadar bunu anlayamaz belki ama sahte imamlık onu bambaşka bir mecraya taşır ruhunda. İnsanları, iyiyi, kötüyü, sabrı ve en önemlisi hastanedeki oda arkadaşı Rıza hocanın da dediği gibi Allaha ulaşma yollarının insan adedince olduğunu anlar.

Bir gün Gulam Ali’yi sevdiği kızın yanında görür. Rıza buna aldırış etmez tabi çünkü hâla sınır dışına çıkmanın yollarını arar. -Her ne kadar Jakson’ın yardımıyla ona sahte pasaport hazırlayan Mahmut Mutezidi hapise girmiş olsa da. – Gulam Ali, Rıza Hoca’ya iyi bir insan olmadığını bazı bazı aklına kötü fikirler geldiğini Kur’an ezberleyemediğinden ötürü yakınır. Rıza, Gulam Ali’ye söylediği fikrine kapılır esasında ama kendine şu sözleri söyler: Sen insansın ve tüm insanlar yanlış şeyler yaparlar. Bu insanın doğasıdır. Allah bu kadar katı değildir. Eğer bu işe tümüyle karşı olsaydı bize bunu yapma yeteneği vermezdi.
Rıza bir gün kendi kaldığı hapishaneye vaaz vermeye gider vaazında duygulanarak “Allah sadece iyi insanlara ait değil. Allah suçlularında Allah’ıdır” der. Akabinde Mücavir Bey hocadan şüphelenir Rıza’yı sahte imamlık yaptığı camide yakalar.

Kitap okurken merakımdan her seferinde son sayfayı okuyan bir insan olarak bu filmin sonunu da oldukça merak ederek izledim.

Rıza imamlık yaptığı köyde kendisiyle buluşurken izleyiciye de kendi kendini sorgulama fırsatı veriyor arada. Tüm kötü davranışlar insan için var olmuştur ancak bunlara rağmen Allah’a ulaşmanın yollarını aramak gerektiği düşüncesinden alıkoyamıyor insan kendini filmi izlerken. Biz adeta her şeyin Allah’tan geldiğini unutarak yaşıyor ve yaşadığımız kötü durumların sonuçlarının bize iyi bir getirisi olduğunu düşünemiyoruz. İhtimaller dahilinde yaşıyoruz fakat en ufak bir olumsuzlukta bize ne gibi getirisi olacağını düşünmeden pes ediyoruz. Bu film sabrın ne kadar makul bir şey olduğunu anlatıyor insan için.
İşlediği konu itibari ile belki biraz bilindik ama işleyiş şekliyle oldukça orijinal olması da filmi benim gözümde daha izlenilir kılan bir özellikti.
Filmin zekice tasarlanmış 114 dakikalık süresi boyunca seyirciyi karakterin ortak etmeyi muazzam bir şekilde başaran yönetmenin filmi tasarlayış şekli gerçekten alkışı hak ediyor görsel efektlerin gerektiği kadar kullanıldığı bu film şaşırtmaları ve olay analizleriyle seyirciyi zinde tutmasını başarıyor, filmin en önemli özelliği ise kuşkusuz performanslardır.
Filmin sonunda söylenen şarkıdan ötürü belki de; duygulandığımı itiraf etmek isterim. Reşid Behbudov’a ait bir Azeri mahnıdır. Sözleri İstanbul Türkçesiyle paylaşmayı borç bilirim.
Sokaklara su Serptim ki
Yar geldiğinde toz olmasın
Öyle gelsin öyle gitsin
Aramızda laf olmasın-aramız bozulmasın

Semavere ateş verdim
Fincana şeker
Yarim gittiğinden beri tek kaldım
Bir haftadır tek kaldım

Ne azizdir yarin canı
Ne tatlıdır yarin canı

Fincanlar raftadır
Her biri bir taraftadır
Görmedim bir haftadır
Yarim yok bir haftadır

Ne azizdir yarin canı
Ne tatlıdır yarin canı

Sokaklara su Serptim ki
Yar geldiğinde toz olmasın

Çeviri şahsıma ait olup yanlış olması durumunda affınıza sığınırım.
” Dünyada hiçbir insan yoktur ki, onu Allah’a ulaştıracak bir yol bulmasın.”

Elif Sena

İmtihan İçinde İmtihan

2011 yapımı Tala va Mes (Altın ve Bakır) şiir kültürüyle beslenen İran Sinemasının gözde filmlerinden biri…

Haklı ve haksız yok, yalnızca bir sebeple bütün dünyasını değiştiren, kadere tevekkül eden insanların hikâyesi…

Hafız Şirazi ve Celaleddin Rumi’nin şiirleriyle ilmek ilmek işlenmiş Altın ve Bakır filmi adeta resmedilmiş bir kitap gibi… Yönetmen koltuğunda oturan Humoyun Esadiyan’ın filmi Altın ve Bakır; günlük hayatta sıradan eylemlerimizi gerçekleştirirken birinin o küçük alana küçük bir kamera yerleştirip kaçırdıklarımıza, farkına varamadığımız olaylara bir ayna tutması gibi… Günlük hayatta farkında olmadığımız, kıymetini bilmediğimiz, hor gördüğümüz nimetlerin aniden gelen bir hastalıkla kıymetlenir. Asıl imtihan da bundan sonra başlar. Hasta, düşkün olan bir yakına, akrabaya, yahut eşe bakmak onun sorumluluklarını taşımak inanç ve iman barındırmadıkça gayesine ulaşamaz. Film esasında bunu anlatma çabası içinde. Seyyid son dersini almak için ailesiyle köyünden Tahran’a gelmiş bir molla adayıdır. Yıllarca ders almasına eğitim görmesine rağmen hocalık yapmayı reddeder Seyyid Rıza. Zehra marifetli bir ev hanımı, çocuklarına karşı mükemmel bir anne, iyi bir komşu ve molla adayı eşi Seyyid fark etmese de onun yardımcısı. Fakat Seyyid biraz bencilce davranmaktadır. Eğitimi için koştururken eşi ve çocuklarıyla ilgilenmez. Tek uğraşı ise ilmini tamamlamaya çalışmaktır. Fakat bir gün rutin hayatın koşuşturmasına dayanamayan Zehra hastalıktan bitkin düşer.

Zehra’nın hastaneye yatması ve rahatsızlığına M.S. teşhisi konulması Seyyid’in daha önce hiç tanışmadığı, en ufak bir düşünce barındırmadığı işlerle karşı karşıya kalmasına sebep olur.

Eşinin felç olacağını duyar duymaz ilk tepkisi; Bize şimdi ne olacak? sorusu olur.

Asıl İmtihan Başlamıştır

İmtihan en iyi bildiğimizi sandığımız şeyden gelir. Dünyanın yalnızca kendi etrafında döndüğünü düşünen Seyyid birden durgunlaşır, Zehra’nın gözünden bakar çevresinde olup bitenlere. Down sendromlu komşu kızı ise sürekli Hakan Peker’i dinleyip, Molla Seyyid’i sinirlendirse de bir ev hanımı gibi değil, anne, komşu, eş, arkadaş, bir kadın olarak bakar dünyaya. Farkında bile olmadan girdiği bu dünya Seyyid’i okuduğu kitapların, aldığın ilmin zekatını da verir. Yemek yapmak, kızı Atıfe’yi okula götürmek, oğlunun bezini değiştirmek artık Seyyid’e kalmıştır. Aniden gelen bu hastalık Zehra’ya gibi görünse de imtihandan geçen eşi Seyyid oluyor. Film Seyyid karakterinin etrafında dönüyor. İnsan, Allah’ın (CC) verdiği irade olmadan, kontrol gücü olmadan Zehra Sedat’ın dediği gibi “ağır bir et yığını.” Film bunu bütünüyle çok çarpıcı bir biçimde anlatıyor.

Vakarlı Müslüman Duruşu

Zehra’nın hastalığı Seyyid’de öylesine köklü değişimler meydana getirir ki yıllarca medreselerde aradığı Hakikat’ı evinin içinde, yanı başında bulur. Bu değişim Yunus Emre’nin mısraları anımsatıyor bize; “Dört kitabın mânâsın okudum hâsıl ettim / Aşka gelince gördüm bir uzun hece imiş” Allah için sevmek, Allah’ın rızasını kazanmak için tevekkül etmek… Eğer sevginin mîzânı Allah (C.C.) olursa, kimse sizi takdir etmese de, yine seversiniz. Vefasızlık görseniz de, doğru olanı yapmaya devam edersiniz. Bu menzile varamayıp, yarı yolda kalanlar, Allah (C.C.) için çalışmıyorlar. Bu yolda Allah için ne kadar zorluk çekerseniz, daha çok Allah’a (C.C.) yakınlaşırsınız. Birbirlerinin Allah’ın (C.C.) emaneti olarak gören Seyyid Rıza ve Zehra Sedat’ın daha önce birbirlerine karşı hiç yansıtmadıkları yüksek ses tonları saygılarını anlatmakta kifayetsiz kalıyor. Çevrelerine karşı sürekli mahcup olan çiftin vakarlı Müslüman duruşu karakterlere hayran bırakıyor. Seyyid gözlerinin rahatsızlığına rağmen ön ödemesini aldığı el dokuması halının başına geçer ve geçimini sağlamak için halı dokumaya başlar. Diğer yandan oğlu Emir Ali’yi kucağına alır ve medrese kapısında ders dinlemeye çalışır.

Yönetmenin ilk uzun filmi

Fakat ayakkabılarla iç içe oturduğu o kapıdan öyle bir notla ayrılıyor ki yaptığı şeyin doğruluğuna bir kez daha vakıf oluyor. “İlim üstüne ilim biriktirmek karanlık üstüne karanlık… Ama amel olmadıkça ne fayda? Daha fazla biriktirmek yerine daha fazla amel edin… İlk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen mükemmel performans sergileyen Behruz Şuibi’nin (Seyyid) ve Zehra’yı canlandıran Nigar Cevahiriyan’ın oyunculukları izleyenlerin uzun süre hafızalardan çıkmayacak… Hakikati medreselerde arayan bir din adamının ailesiyle imtihanını verdiği bu hikaye; Niyazi-i Mısri’nin sözlerinde dediği gibi “Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş” İnşirah suresinin aktarılması filme etkileyici bir derinlik kazandırıyor. “Herkes bir ömür cennetin anahtarını aradı. Bir hazine ya da bir kimya, iksir… Bu hazineyi hayal edenler bu hayal ile hazineyi kaçırıyorlar…

Tuğba Koçak, Milli Gazete.

Altın ve Bakır, Gözden Uzak Kalmış Bir İran Filmi

Seyyid Rıza, gecesini gündüzüne katıp ilim öğrenmek ve Zehra Sadat, hem çocukları Emir Ali ile Atıfe‘ye bakmak, hem de evinde halı dokumayla uğraşarak ailesinin geçimine katkı sağlamak üzere evliliklerinin baharında, Tahran‘a yeni taşınmış bir çifttir.

 

İdealist bir koca olan Seyyid Rıza, tam İran‘da medreselerin en yoğun faaliyet verdiği mevkiye taşınıp, gençliğinin de verdiği aksiyon saikiyle ilmin girift olduğu kadar leziz dünyasına dalacakken, eşi Zehra hastaneye kaldırılır. Doktor, ilk belirtilerin felç başlangıcı olduğunu bildirdiğinde, Seyyid Rıza’nın karıncaezmez yüzünde acı bir kaderin sillesinin etkileri belirecektir; sadece bu kadar da değil. Eşinin yokluğunda hem çocuklarının bakımıyla ilgilenecek, hem kendi derslerini ihmal etmeyecektir. Bu arada da kalbinden eksik etmediği sabır ve tevekkülü hep koruyacak, kızı Atıfe’ye de sabırlı olmasını telkin edecektir. En az müşfik baba kadar hasta anne de, hem eşinin hem çocuklarının durumuna üzülmekte, sekiz yaşındaki kızı Atıfe için içi parçalanmaktadır. Evet, parçalanmak… çünkü böyle anlarda, “Bir kadın, kalbinde bir şeylerin titrediğini hisseder ama bir anne parçalanır.” (Rafet Elçi, şair)

 

Bir Müslüman’ın iffetine sahip olmak

 

Mütevekkil babayı oynayan Nigar Cevahiriyan o kadar iyi rol kesiyor ki, yüz hatlarının ve jestlerinin en incesinden, yürüyüşündeki mütereddit adımlara kadar hakiki bir portre ortaya koyuyor. Seyyid Rıza’nın karakterinde “Müslüman iffeti”ne sembolik örnekler çiziyor yönetmen. Filme, sırf bu mesajın altının çizilmesi için, yerleştirilmiş bir hemşire karakteri var. Saf yürekli bir mütedeyyinin endişeleri, neredeyse karikatürize denecek bir sembolize edilmişlik seviyesinde ama basitleşmeden çizilmiş.

 

Birbirlerine karşı sürekli bir mahcubiyet, vefa ve sadakatle sevdalanmış bu aile, birbirlerinin hizmetini ve ailenin temadisini de Allah rızası için sürdürecek kadar diğerkâmdırlar. çrneğin, hayalini kurduğu ilim deryasına dalmaya bir türlü fırsat bulamamış baba, eşinin üzerindeki işleri de yüklenmiş olmanın getirdiği bir anlık taşkınlıkla eşine bağıracaktır; fakat iki sevgilinin arasındaki Allah rızasına dayalı sevda, bu sekiz yılda ilk defa gelmiş bağırmayı hemen sünger gibi emecek ve tebessümlerin içinde onu kaybedecektir. Bu elbette bize, alt katman olarak asr-ı saadeti çağrıştıracak derecede mesut ve güzel bir aile tablosudur. Kurgunun içinde bu tablonun masal kitabı düzeyine düşmemiş ve sırıtmamış olması, yani seyircide kuru bir etkiyi geçerek tatlı bir gülümseme bırakması kayda değer başarı.

 

Form Hollywood’dan, öz İran’dan

 

Doğrusu, Tala va Mes (Altın ve Bakır, 2011), aslında ana akım sinemanın son derece popülist yöntemlerle tüketip içini boşalttığı ve tamamıyla komedi türünün malzemesi (maskotu) hâline getirdiği bir temaya sahip. Dolayısıyla “eşi evde olmadığı için çocuklarla ilgilenmeye mecbur tecrübesiz baba” ikonu, hem tüketilmiş hem de ağırbaşlı bir formel tarza sahip olması, kendisinden beklenemeyecek kadar yalama yapmıştı; elbette bu, ana akımın çok popüler ve ünlü oyuncularla oluşturduğu, sinema sektörünün büyük caddeleri için geçerli. Peki, İran sinemasından bir yönetmenin bu temaya el atması, kendisi üzerinde bir dejenerasyon anlamına mı geliyor? Yoksa temaya yeni bir yorum mu katıyor? Kesinlikle ikincisi.

 

Son yıllarda sık sık dile getirilen, “İran sinemasının yükselişi”, genellikle İran sinemasının nispeten daha seküler ve zahiren ladinî alanlara yönelmiş yönetmenlerine bakılarak verilmiş bir hüküm ve zaten hükmü en çok dillendirenler de o seküler alanın bizde/Batı‘da muadili olan çevreler. Sözgelimi, ödüle doymuş bir film olan Bir Ayrılık (2011) gerçekten de çok orijinal bir tarzı olduğu kadar, sinematografisi de güçlü örneklerden biriydi İran sineması için. Ancak burada, bana kalırsa dikkat edilmesi gereken asıl husus, bir de Oscar heykelciği kazanan bu filmin -yine zahiren- dinî kisveden uzak alanlarda söz söylüyor oluşu.

 

Uluslar arası film otoritelerinin dikkate alması için, filmin İslam‘la ve ona taalluk eden ilgi sahalarıyla/objeler-simgelerle arasına iyi örülmüş bir duvar çekmesi gerekiyor. “Yıkılan bir evliliğin etkileri” pekâlâ buna uyuyor mesela. Bu bağlamda, Tala va Mes, gözden uzak kalmış bir İran sineması örneği. Herhangi bir festivalden ödülle dönmüşlüğü de yok. Daha da garip olan nokta ise, önümüzdeki örneğin, çok güçlü bir son dönem Doğu sineması mahsulü olması. Aslında bu duyulmamışlığı biraz da filmin yönetmeni Humayun Esediyan‘ın ilk filmi olmasına bağlamak gerek. El-hâsıl, İran sinemasını şimdiye kadar keşfetmeyip şimdiden sonra keşfettiğini söyleyen “diğerleri”, aslında o kadar da keşfetmiş değiller.

 

Bir ilk yapıma göre çok kalburüstü iş çıkaran yönetmenin, ana akım Hollywood‘unun daha önce defalarca el attığı bu temayı, filmin bünyesinde dönüştürüp ona yeni bir form kazandırması, çok güçlü bir görüntü çiziyor film için. Bu tip filmlerde alışkın olduğumuz üzere, anne kadar cerbezeli ve hamarat olmayan tecrübesiz baba, türlü sakarlıklarla ve inişli çıkışlı müziklerin eşliğinde ev içinde/sosyal alanda keşiflerle komedinin dümen suyuna gider. Filmimiz bunun yerine daha vakur bir tablo çiziyor.

 

Artık ekstra işler zannettiğimiz iltifat etmek, gönül almak, çok sevmek, destek olmak ve fedakârlık gibi hasletler için Tala va Mes iyi bir hatırlatıcı olabilir.

Sadullah Yıldız

Terapi Kıvamında Bir Sinema: Altın ve Bakır

Sinema, insan yaşamına ve hayallerine ilişkin konuları ele alış şekli, kullanılan ses ve görüntü efektleri, oyuncuların duygulara olan hâkimiyeti, müzikleri ve daha birçok özelliğiyle seyirciler üzerinde önemli bir etkiye sahip. Seyirci çoğu zaman güçlü bir kurgu, ses ve görüntü karşısında gerçeklikten koparak kendini filmin içinde gibi hissedebiliyor.

Kişiler sinemada seyrettikleri karakterlerle kendileri arasında genel bir benzerlik görerek bu karakterlerle kişilik yapısı veya yaşanan sorunlar açısından özdeşleştiklerini düşünürler. Böylece seyircinin kendi güçlü ve güçsüz yanlarını keşfetmesi mümkün olabilir. Kişiler aynı zamanda kendilerini özdeşleştirdikleri karakterin davranış ve duygularına, karşılaştığı sorunlara ve sorunları çözüş şekline dışarıdan bakarak, kendi durumlarıyla ilgili içgörü kazanabilirler. Daha sonra da bu içgörüyü kendi sorunlarını çözmek üzere kullanabilirler. Eğer özdeşim kurulan karakter, yaratıcı ve başarılı bir şekilde sorunlarını çözebiliyorsa, bu noktada içgörü kazanan kişiler için rol modeli oluşturabilir. Kişiler yaşadıkları sorunların sadece kendilerine ait olmadıklarını, başkalarının da aynı sorunlarla karşılaşabileceğini fark ederler. Böylece hissettikleri yalnızlık ve dışlanmışlık duyguları azalır. Kendi çözümlerini bulmak için umutları artmış olur (Gençöz ve Aka, 2007). Veya filmlerde büyük sıkıntıların üstesinden gelebilen kahramanları görüp, kendi küçük sorunlarının içinde boğulduklarını fark eder ve problemlerine daha geniş perspektiften bakmayı deneyebilirler.

İzlendiğinde küçük sorunların içerisinde boğulduğumuz hissini oluşturarak terapi etkisi gösterebilecek filmlerden birisi de 2011 İran yapımı olan “Altın ve Bakır“. Film bir aile öyküsü. Bizi, ilişkileri tensel temasa indirgeyen Hollywood kültüründen kopararak; kadınların yanına destur vererek giren erkekler, tesettürlü kamu çalışanları, becerikli ev hanımları, fedakâr arkadaşlar ve daha niceleri ile tanıştırıyor. Yaşantımızdan izler taşıyan karakterlerle içimizi okşayan bir atmosferde romantik, dramatik, yer yer güldüren ve bolca da düşündüren, çoğu zaman zaaflarımızı, duyarlıklarımızı sorgulatan, kesinlikle izlenesi bir eser…

Film Seyyid Rıza ‘nın din eğitimi için ailesi ile birlikte Nişabur’dan Tahran’a taşınmasıyla başlıyor; eşi Zehra Sedat, çocukları Atife ile Emir Ali’den oluşan ailesinin değişen hayat düzenini anlatarak devam ediyor. Seyyid Rıza birçok medresede çeşitli hocalardan dersler almış ve eğitime Tahran’da alacağı “ahlak” dersi ile devam etmek istemektedir. Kaderin tecellisi olarak Tahran’daki hayatı, almayı hedeflediği “ahlak” öğretisinin teorik boyutundan ziyade bolca uygulama gerektiren bir eğitim haline gelecektir.

Film ana karakterlerinden Zehra Sedat örgü örme, halı dokuma, dikiş dikme, ev işlerini yapmada oldukça becerikli, on parmağında on marifet olan bir kadın; bir bakıma Seyyid Rıza’nın eli ayağıdır. Bir kaç gündür el ve ayak uyuşmalarından, gözlerinin çift görmesinden bahsetmekteyken, bir gece düşer ve bayılır. Günler süren tetkikler sonucu MS hastası olduğu kesinleşir ve imtihanlar da burada başlar…

Duruma Seyyid Rıza’nın şaşkınlık, korku ve üzüntüyle verdiği “Doktor felç olacağını mı söyledi? Bize ne olacak? Emir Ali ye?” tepkisi ise onların bekleyen zor günlerin bir bakıma öngörüsüdür.

Eline kitaptan başka bir şey almamış olan Rıza için hayatın ritmi bir anda değişir. Geçimini sağlamak için bozuk gözlerine rağmen halı dokuma… Bitmeyen ev işleri… Oğlunun altını değiştirme… Yemek yapma… Atife’yi okula hazırlama… Gitgide artan pek çok sorumlulukla baş başa kalmanın yanında eğitimini devam ettirme çabaları… Oğlu Emir Ali’yi de alarak medreseye giderek dersi kapıda dinleme ve burada alaycı ifadelere maruz kalma…
Ve oğlu kucağında dinlediği dersten bazı notlar:”…İlim üstüne ilim biriktirmek, karanlık üstüne karanlık… Ama amel olmadıkça ne fayda? Daha fazla biriktirmek yerine daha fazla amel edin…”

Tek zorlanan Rıza değildir elbet. Zehra Sedat için de yepyeni bir mücadele başlamıştır. Eli ayağı gücünü kaybetmiş, ailesinin bakımını üstlenmek bir yana, çoğu temel ihtiyacını bile bağımsız karşılayamayacak hale gelmiştir. Hastalığın yanına eşlik eden yetersizlik duyguları ve bir gün bir duygu patlaması:

“Bundan daha aşağılayıcı ne olabilir? Benim mutfağımı temizlemek istiyorsun. Felç oluyorum görmüyor musun? Ellerim güçsüz, bacaklarım artık benim değil. Çocuklarıma yemek pişiremiyorum.”

Rıza’nın yanıtı: “Herkes hasta olur, hepimiz insanız… Sen dinlen, Allah’ a tevekkül et”.

Gerilen sinirlerle 8 evlilikleri boyunca birbirlerine ilk defa seslerini yükselttikleri anın ardından gelen naif dialogtan bir bölüm:

Zehra Sedat:”Sen bana daha önce asla bağırmamıştın. Maşallah sesin de…”

Seyyid Rıza: “Eğer sana bir daha sesimi yükseltirsem Allah beni affetmesin… Tabi senin de sesin…”

Bilindik bir hikâyeyi sıkmayan bir kurgu, dantel gibi işlenmiş detaylar ve duyguları izleyiciye çok iyi aktaran oyuncularla aile hayatına rehberlik edebilecek bir film. Birbirlerine sevgi ve saygı karışımı bakışlar… Komşuluk ilişkileri… Zihinsel engelli komşu çocuğuna bile Zehra Sedat’ın hastalığından dolayı “içim yanıyor” dedirtebilen bir insanlık… Hastanedeki hemşirenin boşanma kararını davranış ve sözleriyle etkileyebilen bir kadın duruşu ile her şerde bir hayır vardır düsturunu doğrulatan örnekler… Filizlenen bir ağaç dalına bakıp “mutluluk küçük şeyleri görmededir” dedirtmeler… Ve daha nice ayrıntılar.

Genel olarak ise Seyyid Rıza’nın olgunlaşmasının, terbiye edilişinin hikâyesi. Filmin ilk sahnelerinde, metrodaki yolculuğunda elindeki kitabı okuyan Seyyid Rıza ve metroda şiir kartları satan kızla ve çevresiyle pek bir iletişim kurmadığını gördüğümüz hali. Son sahnelerde ise yine metroda ve bu sefer elinde ailesi için yaptığı alışveriş paketleri ile aynı satıcı kızdan aldığı şiir kartı ve verdiği şeker ile kendini gösteren bir dönüşüm, fedakarlık, minnettarlık hikayesi… Yani emek verme hikâyesi. Tıpkı emek verince bakırın altına dönüşmesi gibi.

Ve verdiği bu emeğin bir bakıma teyidini aldığı, son sahnede bizleri bekleyen Seyyid Rıza’nın medresede dinlediği şiirsel üsluplu dersten yansımalar:

“Herkes bir ömür cennetin anahtarını aradı..Bir hazine ya da bir kimya, bir iksir. Mutluluğun sırrını yanlış şeyde arıyorlar. Orada olmadığı malumdur. Bu hazineyi hayal edenler, bu hayal ile hazineyi kaçırıyorlar. Tüm bu mantık tek kelimeyle özetlenebilir: İster buna anahtar deyin, ister remz (şifre) . Ama hiç de öyle karmaşık değildir bu. Yüce Allah bu remzi Hz. Musa’ya bir kelimede söyledi: Buyurdu: Benim için sev, benim için buğz et. İşte bundan ötürü, tüm amellerin kabulünün remz’i “velayet”tir. Allah için sevmek. Allah kimleri seviyorsa, sen de onları seversin. Allah’ tan ötürü sevmek, Allah için sevmek. Kaş ve göz; dış görünüş için değil…Hatta kendi gönlünüz için değil. Sadece Allah için! Eğer sevginin kriteri Allah olursa, kimse sizi takdir etmese de yine seversiniz. Vefasızlık görseniz de doğru olanı yapmaya devam edersiniz. Bu menzile varamayıp yarı yolda kalanlar Allah için çalışmıyorlar. Bu yolda Allah için ne kadar zorluk çekerseniz, daha çok Allah’ a yakınlaşırsınız.

“Onun aşkının kimyasından,

Bu kara yüzüm altın oluverdi.

Evet; senin lutfunun mutluluğuyla,

Toprak altın olur.” (Hafız Şirazi)

“İnsanların arayıp durduğu bu kimya, aşktır. Gerisi çer çöptür. Eğer okuduklarınız bizimkiyle aynıysa, yırtıp atın kitaplarınızı…!

Çünkü aşk ilmi hiç bir kitapta yazmaz.

 

Meryem Şahin, Aile Akademisi.

Yeni Kaynak'ın hazırladığı, İran filmleri üzerine kritiklerin yapıldığı açık blog..