İslam Tebliğcisi Kızın Öyküsü..

Anne İçin Bir Beşik – 2012 – İran Filmi Analizi

Filmin ilk sahnelerinde içinizi bir huzur kaplıyor. Öyle ki, senaryonun akıcı olması; diyalogların hayat ve maneviyata yönelik verdiği mesajlar çok etkileyici..

Hayatımızdaki önceliklerimiz nelerdir? En yakınımızdan mı başlar İslami hizmetimiz yoksa kendi tercihlerimiz midir? Başkaları bizim iyiliğimizi düşünürken, en büyük iyiliğin iç huzurumuz olduğunu anlatmak yaşayarak mı olur?

Anne mübarektir, anne candır.. “Ben annemin beşiğindeydim, şimdi annem benim beşiğimde.” cümlesi ne kadar da güzel tarif ediyordu hayat döngüsünü.

Hayattaki en güzel kararlar, vicdanla verilen kararlardır. Çünkü sonucunda huzur bulunur.

Fizikçi

Dilşikeste

KALBİ KIRIK – İRAN FİLMİ – İZLENİMLER


1. Filmin başladığı ilk andan itibaren rolleri canlandıran Emir Ali ve Nefes’e, aynı anda da ailelerine baktığımızda bir insanın düşünce şeklinin oluşmasında ebeveynlerinin ne kadar büyük etkisinin olduğunu görüyoruz. Nefes’in batı ağırlıklı felsefi yapısında ve Emir Ali’nin dünyaya hakim olacak İslam düşüncesinde.

2. Devamında çocuklarını eğiten eğitimci bir anne olmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatır bize Emir Ali’nin annesi. Evladına yol gösterişi, yetim bir çocuğu olmasına rağmen dünyaya inat; hayâlı, iffetli, zeki ve çalışkan bir birey yetiştirmesi herkes için güzel bir örnektir.

3. Emir ve Nefes’e tekrar gelecek olursak, uzun zamandır düşünüyordum. İnsan kendisine benzemeyen birini sevebilir mi hatta anlaşabilir mi diye. Sanırım bu filmle sorumun cevabını aldım.

Nefes görünüşte ne kadar Emir Ali’yle zıt gibi görünse de, asıl zıtlık düşünce yapısındaydı ki düşüncelerde zamanla değişe bilen hatta değişen olgulardı. Filmin sonuna doğru Nefes’in değişimi gibi. Aslında birbirini seven iki insanın benzerliği kalpdedir. Ve bu sayede Emir Ali ve Nefes birbirlerini sevdiler.

4. Filme renk katan ise Emir Ali’nin edebi, hayasızlık karşısındaki sabrı ve göz zinasından uzak durma mücadelesiydi.

FİLM KONUSUNDAKİ ELEŞTİRİM İSE

Emir Ali ve Nefes’in yanlarında mahrem olmadan halvet halinde tez hazırlamalarıydı. Bence coğu şeye dikkat edilmişken bu kadar önemli bir konu es geçilmemeliydi.

Bir Kalem Bir Dünya

Ötekinin Babası

Anne şefkatinin çocuk üzerinde oluşturduğu olağanüstü etki filmde çok güzel yansıtılmış. Karşılıksız sevgi, inanmak ve güvenmenin, anne faktörüyle resmedilmesinin tüm gönül kapılarını açacağının mesajı bu filmde…

Öte tarafta, yani çocuk gözüyle başkasının babası, o kadar başkalaşmış ve çocuğa uzak kalmış ki.. Farkında olmadan dünya hırslarına dalmak ve sebep olarak, ailesine güzel bir gelecek hazırlama kaygısını gütmek..

Ama çocuklarının daha fazla maddiyata ihtiyacı yok. O anlar itibariyle bir baba ve anneye ihtiyacı var..

Bir Film: Cennetin Rengi

Bir İran filmi tanıtmak istiyorum bugün. İçindeki ufak ayrıntılarla sevdiğim bir film. İsmi ‘Cennetin Rengi’, Muhammed’in hikâyesini anlatıyor.

Muhammed âmâ ve Tahran’da bir görme engelliler okuluna gidiyor. Okul yatılı, Muhammed bir senedir ailesinden uzak ve o gün, sonunda üç aylık yaz tatiline çıkacaklar. Film de burada başlıyor. Babası, bir yük olarak gördüğü Muhammed’i almak için epey geç kalıyor, okula vardığında onu tatilde de orada bırakmak istiyor ve bunun mümkün olmadığına ikna olunca, Muhammed’i de yanında götürmek zorunda olduğunu kabulleniyor, birlikte köylerine doğru yola çıkıyorlar. Köyde onları bekleyenler Muhammed’i çok seven ninesi ve iki kız kardeşi.

Muhammed’i canlandıran oyuncu, Muhsen Ramazani’nin gerçek hayatta da âmâ olduğunu öğrendim. İzlediklerimiz rol icabı değil, bir yaşanmışlığı perdeye yansıtmış adeta.

Filmdeki ufak ve insanın içini ısıtan birkaç sahneden bahsetmek istiyorum, olabildiğince spoiler vermemeye çalışacağım.

-Çocukların tebessümleri cidden çok içten ve sevimliydi. Onlar güldükçe ben de güldüm diyebilirim.

-Kuşları, suyu, bitkileri, kısaca tüm doğayı dinleyerek ne dediklerini anlamaya çalıştı hep Muhammed, bir insanın en iyi kalbiyle gördüğünün en güzel temsilcilerindendi.

-Muhammed’in otobüs penceresinden kolunu çıkarıp rüzgârı yakalamaya çalışması harikaydı.

Başta da dediğim gibi içindeki ufak ayrıntılarla sevdim ben bu filmi, ama en güzellerinden biri de aşağıdaki diyalogdu.

“Ellerin niye bu kadar beyaz nine?” diye sorar Muhammed. Ninesi “Kim demiş?” dediğinde “Kendim anladım.” der. “Ellerin bembeyaz.”

“Ömür boyunca tarlada çalıştığım için kapkara ve nasırlılar.” Diye itiraz eder ninesi, ama Muhammed düşüncesinde ısrarlıdır: “Hayır, ellerin yumuşacık ve güzel.”

Çok güzel bir çekim kalitesi falan sunmuyorum size, içten bir film bu. Tamamen hayatın içinden alınmış bir parça gibi. Belki de bu yüzden çocukların tebessümleri bu kadar samimiydi.

Selametle…

doremifasulye

HÜDA NEZDİK EST

ALLAH YAKINDIR (HÜDA NEZDİK EST) İRAN FİLMİ / ÇIKARIMLAR

(Spoiler içerir)

İzlediğim filmler arasında; beşeri aşkı, onun mecazi aşka dönüşünü en güzel şekilde ifade eden bir yapımdı.

1. Hayatta ne kadar da farkında olmadan kibre kapılıp, bize benzemeyen (eğitim durumu, maddi imkanları, düşünceleri, itibarı) insanları küçük görüyoruz.

Gururumuzu bir kenara bırakıp da karşımızdakini tanımaya çalışsak belki bizim için en doğru insan o olacaktır. Leyla öğretmen içinde öyle olmadı mı? Maddi durumu, itibarı yüksek diye seçtiği insan onun için yanlış kişi değil miydi?Peki gururunu bir kenara bıraktığında karşısında rızayı bulması tesadüf müydü?

2. İnsanı Allah’a yaklaştıranın makam, mevki, para, eğitim olmadığını sadece iyi niyetlerle yapılan güzel amellerin olduğunun örneğiydi Rıza. Küçük kızın çürük olan elmalarını satın alması da bu güzel kalbinden dolayıdır belki.

3. İnsanın çalıştığı işte bile mahremiyete önem vermesi beni çok etkiledi.Filmin geçtiği zamandaki İran’da, ulaşımın zor olduğu köylere motosikletle ulaşım sağlanıyor. Rıza da abisinin ölümünden sonra ondan kalan motosikletle bu işi yapmaya başlamıştı.

Onu diğerlerinden ayıran fark ise mahremiyete önem vererek, motorun arkasına kadınlarda bindiği için, sırtına bir elma kasasını bağlamış olmasıydı.

4. Filmin sonuna doğru hissettiğim ise; hayatın sürprizlerle dolu olduğunu bir kez daha anlamamdı. İstediğimiz olayın gerçekleşmemesi belki de zamanın yanlış olmasındandır. Sabırlı olmalıyız zamanı geldiğinde her şey daha güzel olacak buna emin olun ve hayatınızın size sürprizler yapmasına izin verin.

5. Rıza’nın öğretmene olan aşkının artık İlahi aşka dönüşmesiyle, maşukun artık bir var olan bir yok olan Leyla’yı değil de O sonsuz olan Sevgiliyi istemesi.

Bir Kalem Bir Dünya

“Hz Muhammed(saa): Allah’ın Elçisi” filmi hakkında…

Antitez üreten, üretmek zorunda olan kaybeder, tezi olan, tezini sunan, tezini kabul ettiren kazanır.

İran İslam Cumhuriyeti, ‘Hz Muhammed (saa): Allah’ın Elçisi’ filmi ile filmi izlemeden hakaretvari eleştiri yapma aptallığında bulunan zavallıların ve çanaklarını yaladıkları ağababalarının sunamadığı, sunmaya güçlerinin yetmediği ve yetmeyeceği bir tez ile insanlığa yeni bir hizmette daha bulunmuştur.

Son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim, film bir sevgi filmidir, yüreğinde sevgi olmayan, baştan aşağa haset, kin, nefret, düşmanlık, saldırı, yıkım duygularıyla kaplı olanlara hitap etmemektedir, o yüzden zaten onlar filmin ismini duyar duymaz gitmeyin propagandası yaptılar ama bilmeden yine İslam İnkılabı’na hizmet ettiler.

Nasıl mı?

Filmde geçen bir diyalogla cevap verelim.

Ambargo döneminde Arabistan’ın dört bir yanında para karşılığı yiyecek aramaya giden Hz.Hamza (ra) eli boş bir şekilde Hz.Ebu Talib (ra)’in huzuruna çıkınca:

-Kureyş, dört bir yana haber salmış, kimse bizim paramızı alıp bize yiyecek vermiyor dediğinde;

Hz. Ebu Talib (ra): Onlar bilmeden bizim mesajımızı ulaştırmışlar diyor.

Aynen filmi izlemeden “şia propagandası”, “İran tehlikesi” diye ağzından salya akıtarak hiç alakası olmayan yorumlarda bulunanlar gibi…

Bunların yaptıkları reklamla film ilk 3 günde yüzbinlerce insan tarafından izlenmiş ve izlenmeye de devam ediyor.

Filmi izlemeden önce, -izlemeye gitmek zorunda kaldım- zira her gören izledin mi? Peygamberimizin yüzünü mü göstermişler? Yanlış mı tanıtmışlar? Şiilik propagandası var mı? İran’ın yaptığı filmden ne hayır gelir? gibi sorularla sıkıştırıp duruyordu.

Biriyle yaşadığımız diyalogtan:

-Peygamberimizin yüzünü gösteriyorlarmış!
-Gördün mü sen?
-Yok öyle diyorlar!
-Kim diyor?
-Diyorlar işte?
-Ne diyorlar?
-Yüzü görünüyor diyorlar.
-Başka ne diyorlar?
-Çarptırmalar varmış!
-Ne gibi mesela?
-Bilmiyorum, diyorlar.
-Kim diyor?
-Diyorlar işte…

Bu noktadan sonra kısır döngü: Diyorlar işte…

Her türlü olay için geçerlidir. Bilgisiz yorum olmaz. Bu önyargıdır. Cahilliğin göstergesidir.

İzlemeden kefil oldum filme, gidelim, birlikte izleyelim bir yerinde en ufak bir gayri İslami ve insani durum var ise ilk eleştiriyi ben yapacağım, bu yanlışı yapanları kınayacağım ve karşılarında olacağım diye.

Gittik, izledim, gayet güzel ve izleyen bir çok kişinin de belirttiği gibi insan olan herkesin duygulanacağı, hüzünleneceği, mutlu olacağı, işte benim Peygamberim diyeceği bir sevgi filmi yapılmış, İnşAllah daha iyileri de yapılır.

Peygamber efendimizin doğumu sırasındaki bazı mucizeler de işlenebilirdi. Mesela;

– Kisra Sarayı’nın sütunlarının yıkılması,
– 1000 yıldır yanan ateşin sönmesi,
– Save gölünün kuruması gibi.

Bazı izleyicilerin benzeri bir eleştiri olarak bazı müzikleri ben de sevmedim. Zevkler ve renkler tartışılmaz tadındaki bu eleştiriyi de yapalım da İran filmi diye kayıtsız şartsız beğeniyor eleştirisini ortadan kaldıralım :)

Son olarak siyonist omurgaya indirilmiş darbelerden biri olan bu güzel çalışmayı yapan herkese teşekkür eder, böyle değerli bir çalışmaya ciddi bir bütçe ayıran İran İslam Cumhuriyeti’ne bir müslüman olarak saygılarımı sunarım. İzleyin, izlettirin…
Vesselam.

Ahmet Cevahir ÇINAR

Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi

Bugün birçok eleştiriye maruz kalmış bir film hakkında konuşalım istedim. İki gün önce gittim Hz Muhammed: Allah’ın Elçisi filmini izlemeye. Doğrusu bir film olarak çok beğendim. Birçok Holywood yapımı filme taş çıkartacak cinsten.

İlahiyatçı veya İslam tarihçisi olmadığım için filmde anlatılan olayların ne kadarı doğru bilemem ama üniversitedeyken gördüğüm Arap Tarihi derslerinden yola çıkarak baktığımda, İslam öncesi cahiliyye dönemindeki zihniyetin doğru bir şekilde yansıtıldığını gördüm. Malum o dönemde kölelik had safhada ve kadınlara verilen değer sıfırdı.

Film Hz. Muhammed’in doğumunu ve yaşamını konu almıştı.

Filmin islamofobik nefreti izale etme çabası takdire şayandı. Filmin müzikleri bu konuda usta olan A R Rahman’a teslim edilmiş. Kesinlikle doğru bir tercih olduğunu düşünüyorum. Heyecan ve gerilim dolu sahneleri, yaşattığı duygu patlamaları son derece etkiliydi. Zaten filmin yönetmeni Mecid Mecidi olunca beni direk kendisine çeken bir film oldu.

Mecid Mecidi’nin diğer filmlerini de izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. İran yapımı olması, şii müslümanların filmi olması vs nedenler ile ön yargı oluşmuş olsa da bence ön yargılarınızdan kurtulup bu filmi izlemeye gidin. Her şeyden evvel kültürel bir etkinlik… Beğenip beğenmemek size kalmış.

Eğer aranızda filmi izleyenleriniz varsa lütfen yorumda görüşlerinizi belirtmeyi unutmayınız.

Benden mini bir tavsiye: Filmi orijinal seslendirmesiyle alt yazılı olarak izleyin :)

Berika’nın Günlüğü

Hz Muhammed: Allah’ın Elçisi

Büyük bir heyecanla beklediğim “Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi” filmi birçok patırtı ve gürültü arasında nihayet gösterime girdi. İran’ın, İranlı bir yönetmen olan Mecid Mecidi’nin böyle yüksek bütçeli bir filmi çekmesi, çekiyor olması bile başlı başına bir başarıdır İslam dünyası için. Çağrı filminden bu yana neredeyse yarım asır geçti ama İslam dünyasında dişe dokunur, eli yüzü düzgün bir film yapılmadı, yapılamadı ne hikmetse. İnşallah bunun devamı gelir ve Müslüman toplumlar da sinema ve edebiyata üst düzey bir ilgi gösterirler artık.

…Mecid Mecidi, sinema dilinin tüm gücünü hissettirdi kalplerimize. Yüreğimize dokunmayı başardı.

Filmi izlediğimde şunu hissettim ki bir kekremsilik, bir olmamışlık hali hissetmiyor insan: Sinema tekniği, görüntü kalitesi, sahicilik, mekan seçimi, oyuncuların duruşu, bakışı, kıyafeti, Abdulmuttalib ve Ebu Talib rollerinden bütünüyle akan o asalet, Amine ve Halime rollerine nakşolan, neredeyse damarlarımızda duyduğumuz masumiyet, masumiyet, masumiyet. Ve ah o müzik! Hüznü tüm çıplaklığıyla üzerimize boca eden müzik. İnsanı alıp çöllerde savuran, bir yetimin koynuna sokan, bir yetimin arkasından öylece bakakalan ah o tını.

Filmde beni en çok etkiyen sahneydi bu müziğe, bu tınıya tutunan kareler: Önce Amine, yetiminin gözlerinde yok olmak ister gibi bir ağıda tutuluyor. Çünkü ayrılık vakti. Çünkü sütanneye gitmesi gerekiyor yetimler yetiminin. Ve gidiyor. Ve anne yalınayak koşuyor eli yüreğinde. Ve anne sessiz bir çığlığa ram oluyor. Ve anne bir karanlıktan boşanır gibi ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Bütün bir kâinat ağlıyor.

Aynı sahne diğer annede de saklı. Halime’nin koynundan kopan yetimler yetimi evine götürülüyor bu defa. Bırakmamak ne mümkün. Elinde olsa dünyayı yıkar, bırakmaz ama elinde değil. Gücü yetmiyor. O masum şimdi gidiyor işte, gidiyor. Halime’nin yüreğini de alıp gidiyor. Halime de arkasından var gücüyle koşuyor kumlara bata çıka. Ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor… Ve müzik adeta bizim yaramıza bir tuz basıyor.

Filmde beni etkileyen sahnelerden biri de çocuklara isim koyma merasimiydi. Ki filmin fragmanında da bu sahneyi gördüğümde tüylerimi diken diken olmuştu: Tek tek çocuklara isim koyuluyor ve müthiş bir kalabalık. Erkeklerin ellerinde defler ve kılıçlar, kadınların dillerinde coşku, heyecan ve bitimsiz zılgıtlar. Ve şimdi sıra yetimler yetiminde. Abdulmuttalib, Amine’nin elinden alıp haykırıyor ismini göğe: “Muhammed!”

Önce sessizlik, sonra kargaşa. “Bu ne biçim isim, hiç duyulmamış” sözleri yayılıyor kalabalığa. Ve Ebu Talib yeniden haykırıyor Mekke semalarına: “Muhammed!” Ve sonra o şaşkın kalabalıktan sadır olan tek şey: Coşku ve heyecan. Herkesin gözlerinde tarifsiz bir sevinç. Bir güneş doğuyor çünkü. Sonsuz bir güneş…

Film böyle akıp gidiyor işte. Kalplere nakşolacak sahnelerle yüreğinize işliyor. Her sahne ayrı bir dram, her sahne ayrı bir heyecan, her sahne ayrı bir gözyaşı aslında. Filme, filmin müziğine, oyuncuların gözlerine, mekanın yüreğine yapışan ana tema nedir diye sorarsınız tek bir kelime söyleyebilirim: Hüzün!

Teşekkürler Mecidi! Hüznü bize yeniden duyumsattığın için.

Muhittin BULUT, Gap Gündemi

“Hz Muhammed: Allah’ın Elçisi” filmi üzerine gecikmeli bir değerlendirme..

Oğlumun küçüklüğünde, geleneksel hale getirdiğimiz hafta sonu sinema keyfine son vermemin üzerinden kocaman bir 12 yıl geçmiş neredeyse.

Eğer İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin ülkemizde tartışılan “Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi” filminin fragmanını aylar önce izleyip, vizyona girmesini iple çekmeseydim, ihmalkarlığımdan kaynaklı sinemanın cezbedici dünyasından uzak durmaya devam edecektim.

Neyseki film vizyona girdi de, keyifle ve gözyaşları içinde izleme ve böylece sinema dünyasına yeniden kapı açma şansını elde etmiş oldum.

Filmle ilgili tek bir afişin bile sinema salonunda yer almaması, filmin içeriğiyle hiç örtüşmeyen müstehcenlik ve hatta yer yer argo ifadeler içeren reklamların keyif kaçıran nahoşluğunu bir yana bırakırsak, film, muhteşem bir içerik ve etkileyiciliğe sahip.

Çevrildiği dev plato, profesyonel bir ekip, kostüm, görsellik, ses, ışık, ortam, verilen mesaj ve bütün insanlar tarafından izlenmesine imkan veren üslup,

Peygamberimizin çocukluğu başta olmak üzere, o dönemin ruhunu ve gerçekliğini olduğu gibi yansıtan film,

Konuları ele alış tarzı ve sunum biçimi konusundaki evrensellik özelliğiyle herkes açısından çekici, cezbedici ve izlenebilir kılan bir albeni oluşturmaktadır.

Ancak üzülerek ifade etmeliyim ki film, daha vizyona girmeden ırkçılık ve mezhep savaşının odağına oturtularak siyasal ve tarihsel hesaplaşmaların malzemesi yapıldı.

Bu nedenle Suudi Arabistan başta olmak üzere bazı ülkelerde izlenmeden yasaklandı.

Ülkemizde ise, “izlemeyiz, izlettirmeyiz” türünden ırkçı , faşizan, mezhepçi ve bağnaz bir yaklaşım tarzıyla başlatılan kampanya ve aleyhte tepkilerle yasaklanması istenendi.

Film, hayatı ve dünyayı, geçmişi ve bu günü, dinleri ve gelenekleri, insanları ve toplumları, değerleri ve inanç biçimlerini, fiziksel ve metafiziksel olguları, hakikat ve gerçeklik algısı üzerinden anlamak, tanımak ve tanımlamak yerine,

Dinsel, mezhepsel, siyasal, ideolojik ve etnik aidiyet duygusu ya da ezberler üzerinden anlayan, tanıyan ve tanımlayan birey ve toplumlar için hiçbir anlam ifade etmeyecektir ve etmemiştir de.

Esasen hem kendisinin, hem içinde yaşadığı toplum ve ait olduğu değerlerin imajını yerle bir eden söz birey ve toplumlar, böyle bir filmi izlemekle sahip oldukları değer dünyalarının yok olacağı ya da herşeyin sonunun geleceği gibi bir vehim / korku arasında oransal bir bağ kurarak kendi düzeylerini ortaya koymuş oluyorlar.

Bir sosyal gerçeklik olarak söz konusu çapsızlık ve düzeysizliğin altını çizerek bu bahsi es geçelim. Hiçbir düzeysizlik ve çapsızlık, üzerinde durmayı gerektirecek bir değeri hak etmiyor çünkü.

••••

Asıl değeri hak eden, ön yargısı olmayan ya da önyargı bariyerini aşmayı başarabilenler için durum elbette farklıdır.

Böyle bir bakış açısına sahip olarak izleyenler için film, takdiri fazlasıyla hak eden bir yerde durmaktadır. Ve aynı zamanda düzeyli eleştirileri de…

Doğrusu film, insanların zihin ve ruh dünyasında uzun süre etki yapabilecek ve aynı zamanda ezberleri bozması açısından tartışmaların odağına oturacak türden. Ve zaten böyle de olmuştur.

Elbette, sahip olduğu dünya görüşü ve bakış açısına göre filmin her insanda farklı etkiler yapması muhakkak.

Kendi adıma söyleyecek olursam, inanılmaz etkilendim. Bu nedenle de yazacağım şeyler bu etkilenmeye paralel olacaktır.

Yani yazacaklarım, film eleştirmeni veya analisti edasıyla yazılan türden olmayacaktır..

Böyle bir densizlik yaparak, yıllarını bu işe vermiş üstadlara karşı saygısızlık ve ukalalık etmek istemem çünkü.

••••

Mezhepsel, ırksal, dinsel veya başka bir saikten kaynaklı ön yargı ya da garez sahibi olanlar açısından filmin yapımcısının ait olduğu ülke ve değer dünyasına karşı kin ve nefret, haset ve fesat, garaz ve çekememezlikten başka sunabileceği hiç bir şey, hissettirebileceği hiçbir duygunun olmayacağı muhakkak.

Ama kalbinde, ruhunda ve zihninde hiçbir art niyet ve ön yargı taşımayanlar için filmin sunabileceği çok fazla şey, hissettirebilecek çok güzel duygular olduğu / olacağı da muhakkak.

Bu yüzden, filmi herkesin izlemesini ve başkalarına da tavsiye etmesini şiddetle öneriyorum…

••••

Elbette bu önerimin, Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni ve yazar Erem Şentürk gibilerde karşılık bulmayacağı kesin.

Çünkü Şentürk ve aynı çizgide olanlar için filmin nasıl olduğundan ziyade, İran ve Şii patentli olması aşılması imkansız olan bir taassup ve ön yargı bariyeri oluşturuyor.

Bu taifenin, “izlemeyiz, izlettirmeyiz” korosuna dahil olması, eleştiri ve tepkilerine haklılık kazandırmak amacıyla izleyenlerinse “tövbe etmekten dilim şişti” türünden beyanlarda bulunması da bundan.

Tövbe etmekten dili şişen Yazar Şentürk ve onunla aynı duyguları hissedenler için bir hatırlatmada bulunayım:

Tövbe etmekten dili şişen sadece sizler değilsiniz.

Bilenler bilir ama bilmeyenler için söyleyeyim; Allah, Peygamber ve Ehlibeyt düşmanı mel’un, zalim ve katil Muaviye tarafından Ehlibeyt’e (as) hakaret etmek bir gelenek haline getirilmiş ve bu gelenek seksen üç yıl sürmüş.

Öyle ki, bu gelenek cuma hutbelerinin bile vazgeçilmezi haline gelmiş. Ehlibeyte hakaret içermeyen hutbe eksik sayılır ve hatta makbul görülmezmiş.

Bu gelenek, mekan cennet olsun lanetli uygulamayı kaldıran Ömer Bin Abdülaziz’in hilafetine kadar devam etmiş.

Cuma kıldırmak ve hutbe okumakla görevlendirilen Cuma hatiplerinden biri, bir gün hutbede hazreti Aliye ve Ehlibeyt’e hakaret etmeyi ve lanet okumayı unutmuş.

Unuttuğunu sonradan hatırlayan bu hatip, mescide gidip hüngür hüngür ağlayarak, gözleri ve dili şişene kadar tövbe etmiş.

“Ey Allahım! Ben Ehlibeyt’e hakaret etmeyi unuttum, beni affet” diyor başka da birşey demiyormuş.

Şentürk ve benzerleri gözlerini ve dilini şişirene kadar tövbe etmeye devam ededursun efendim…

Şentürk dahil herkes, huzuru mahşerde gözyaşlarından, dilinden, yaptığından ve yapmadığından, yapılan güzel şeylere mani olmaktan hesaba çekilecek.

İsrail ve ABD için akmayan göz yaşını ve şişmeyen dilini, İsrail ve ABD’ye kök söktüren İran ve Şia dünyasına nefret ve beddua ile akıtılan her damla gözyaşı ve şişen dil sahibinden davacı olacak.

Aynı şekilde, bu türden yazıları yayan ve paylaşanların bütün uzuvları da. Biline…

••••

Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın; bunca engellemelere, estirilen onca fırtınaya rağmen, filmin çok farklı kesimlerden ilgi gördüğü bilinen bir gerçek.

Şu ana kadar izlediğim hiçbir filmde işini bu kadar ciddiye alan; insani, İslami ve sosyal sorumluluğu bu kadar yüksek bir prodüksiyon ekibi görmedim desem yeridir.

İşlerini o kadar ciddiye almışlar ki, jenerik bile özenle hazırlanmış. Öyle bir özen ki, jenerik müziği, filmin içeriğiyle uyumlu ve bir o kadar da etkileyici.

••••

Filmden Notlar:

•• Filmi izleyenlerin ortak kanaati, modernizm tarafından en büyük koz olarak kullanılan İslam’ın kadına değer vermediği ve aşağıladığına dair tezi yerle bir ettiği, daha çok adı savaşlarla anılan ve bu nedenle de bir savaş peygamberi gibi lanse edilen İslam peygamberinin hiç de öyle olmadığı, tam tersi bir barış, huzur ve güven abidesi olduğu yönünde.

•• Bu yüzden film, söz konusu algının hakim olduğu Yahudi ve Hristiyan dünyası başta olmak üzere İslam’a mesafeli olan herkesin İslam ve Hazreti Muhammed algısını yerle bir etmektedir.

Ayrıca film, bütün ezberleri bozmasının yanı sıra iki dinin kendi öz kaynaklarındaki referanslara atıf yaparak, Yahudi ve Hristiyan dünyasının ilgisini celbedecek nitelikte.

Dahası filmde, insan psikolojisi ve sosyolojik gerçeklik profesyonelce ele alınmış.

Film, İslam hakkında bilgi sahibi olmayan, İslam’ı ve İslam peygamberini, terörle eşleştirilen bir kurgu üzerinden tanıyan, bu nedenle negatif bakış açısına sahip olan batı dünyasının gerçekle örtüşmeyen bu algısını da değiştirebilecek bir özelliğe sahip bulunmaktadır.

Bu nedenle film, İslamafobinin etkisini kırmaya matuf etkili bir silah niteliğinde.

••••

Bir kaç anekdot:

•• Prodüksiyon işiyle uğraşan ve İran’da mukim Mehmet Ali Akbulut dostumla, filmi izlemeden bir gün önce görüştüm. Yani vizyona girmeden üç gün önce…

Dostum, Türkiye’den İran’a gelen bir çok sinema çevresinden kişiye filmin çekildiği platoyu gezdirdiğini söyledi.

Plato gezildikten sonra film hakkında görüşlerinin kat be kat arttığını ilave etti.

Film hakkında yersiz eleştiri ve tepkileri anlamlı bulmasa da normal karşıladığını bunların filme ve filmin kalitesine gölge düşüremeyeceğini ifade etti.

•• Filme en sert ve acımasız eleştirilerde bulunan Yeni Şafak Gazetesi Yazarı Yusuf Kaplan’ı yakinen tanıyan ve aynı zamanda TV programcısı ve sinema konusunda ehil olan bir dostum, Kaplan’ın tepki ve eleştirilerine anlam veremediğini söyledi.

Bu dostum, sinema konusunda en ehil kişilerin başında yer alan Kaplan’ın bir zamanlar Mecid Mecidi’yi göklere çıkardığının da altını çizerek, şimdi yerin dibine geçirmesinin oldukça manidar bulduğunu ifade etti.

••••

Sitem ve üzüntüm:

Jenerik dahil filmi sonuna kadar dikkatle izleyen biri olarak, yapılan yersiz düzeysiz ve hakaret içeren eleştiri ve verilen tepkileri yadırgadığımı;

Bir Müslüman, bir insan ve bir Türkiyeli olarak üzülerek izlediğimi,

Gördüğüm manzaralar karşısında insanlık ve ülkem adına utanç duyduğunu söylemeliyim.

Bu denli, böyle bir düzeysizlik ve çapsızlığı, kadim bir medeniyete beşiklik yapmış olan ülkemiz hiç mi hiç hak etmiyor…

••••

Şükür, Teşekkür ve Dua:

Şükürler olsun, tüm insanlığa bu imkanı sunan Rehberiyet makamını ve İran İslam Devleti’ni bizlere lütfeden yüce Allah’a. Sonsuz şükürler olsun.

Mecid Mecidi başta olmak üzere filmi hazırlayan ekip ve onlara imkan sağlayan, yardım eden herkesten Allah razı olsun…

••••

Son söz:

Film hakkında neden gecikmeli değerlendirme yaptığım merak konusu olabilir.

Hemen söyleyeyim efendim:

Kasten ve de özellikle geç yazmak istedim. Çünkü suların durulması, eleştirilerin, öfke ve nefretle dışa vurulan tepkilerin ortaya çıkıp sonuçlarıyla muhatap, olmak bazen sağlıklı değerlendirmeler yapma konusunda daha elverişli bir ortam sunar.

Ghoudsi Khanandeh, Özün Sözü

Yeni Kaynak'ın hazırladığı, İran filmleri üzerine kritiklerin yapıldığı açık blog..