İran Yetimhanesi

İran Yetimhanesi [2016] Film İncelemesi

Filmin hikayesi 1917 – 1920 yıllarında İran’la savaş halinde olan İngiltere’nin milyonlarca İranlıyı öldürmesi sırasında, Ebu’lfazl isimli bir adamın ailesinden kaybolan çocuklar için bir yetimhane açmasını içeriyor.

Konusundan da anlaşılacağı gibi bu bir dönem filmi, duygusal ve dokunaklı olması beklenen drama yönü kuvvetli olması gereken bir film gibi gözükmesinin hakkını daha ilk yarısında fark ettiriyor.

Savaşın acımasız yüzü, vicdanınızı şöyle bir okşarken epik bir anlatıma yakın görselliği ile de hikayenin içinde yer almanızı sağlıyor.

Tarih konusunda çok fazla çalışılmamış olmasına rağmen o dönemi en azından bilgilendirme anlamında şöyle bir anlatıyor, asıl durum, savaşın yakınında süregelen hayatlarla ilgili.

Odak noktasını çocuklardan alan film bu noktada, duygu sömürüsü ve drama arasındaki ince çizgiyi çok ufak adımlarla geçip geri çekiliyor, insanı bunaltmayan fakat hafızalarda uzun süre yer alacak şekilde etkilemeyecek bir gel git gibi.

Duygusal ve hikaye anlatımı başarılı olsa da tarih ve oyunculuk kısımlarında muadillerine göre sanırım bir adım geride kalmış.

Yine de ailenizle birlikte oturup güzel bir film izlemek isterseniz İran Sineması tercih edecekseniz, mutlaka seçeneklerinizden biri olsun. Hani bazı filmler vakit geçirmelik güzeldir, bazıları ise mesajlarıyla insana değer katar. Bu film çok etkileyici olmasa da içerdiği mesajlar ve yeterli bütçesi ile sorular soracak.

Tabii bunun için bir çok kavram yer alıyor, kapitalist düzene bir sorgu, lümpen sınıfına bir sorgu. Entelektüel sınıfla ilgili mesajlar da ilginçti. Bir yandan siyasi açıdan çekilen sıkıntılar, bir yandan kıtlık, açlık derken kara bulut gibi üste çöken o psikolojiyi anlatmada yine başarılı buldum.

İran Yetimhanesi Filmi

Yetimhane Tasviri Üzerinden Savaş Yıllarındaki İran Fotoğrafı; İran Yetimhanesi Filmi

İran birinci dünya savaşı sırasında Türk-Rus savaşı nedeniyle topraklarına ister istemez savaş gelmiş ve cihan harbinde yer almıştır. İlk önce Ruslar tarafından işgal edilen İran, Rusya’da Ekim Devrimi gerçekleşmesi sonrasında Rusların geri çekilmesiyle oluşan boşluğu İngilizler doldurmuş ve Bakü petrollerine giden yolda İran’ı kullanmıştır. İran Yetimhanesi filmi işte bu dönemi anlatmaktadır.

Ülkemizde de verilen kurtuluş mücadelesi sırasında görülen mandacılık ve himayenin bir benzerini İran’da görüyoruz. Emperyalist güçlerin Şah ve halkın üzerinde büyük baskıya sebep olması halkın irili ufaklı direniş hareketleriyle karşılık vermesine sebep olmuştur. Bu tepki aynı bizdeki Kuvay-ı Milliye hareketinin benzeridir.

Filmde bulunan yetimhane aslında savaş yıllarındaki İran’ın bir fotoğrafıdır sadece ve bazen bir fotoğraf çok şeyler anlatır. İngiliz subayının söylediği sözler dönemin fotoğrafını güzel bir şekilde çekiyor; “Sizler liyakatsizsiniz. Halkının arkasında duran güçlü yönetimlere herkes saygı duyar. Sizin son yüzyılda büyük liderleriniz inzivada öldü.” Bu sözler ile aslında sadece İran’ın değil bütün bir coğrafyanın özetini çıkartıyor. Tarih okumak ve bunu değerlendirebilecek kapasiteye sahip olmanın önemini vurguluyor. Ayrıca filmde bir gazetecinin tarih konusunda bilgisiz olması dikkat çeken bir başka husustur. Gazeteciliğin körü körüne bir kaynaktan aktarmanın ötesinde bir görevi vardır. Olayları tahlil edememesi sonucunda gerçekler bir İngiliz subayı tarafından tokat gibi çarpıldığında yapabileceği tek şey şaşırıp kalmasıdır.

İnsanların aç ve hasta düşmesi planının arkasında her zamanki gibi İngilizlerin olduğunu görüyoruz. Filmde görülen bir karakter olan Lord Rothschild’ın görülmesi de tarihsel bir gönderme olarak görebiliriz. Emperyalizm ile isimleri yan yana gelen bu ailenin bölgenin zenginliklerinde kesinlikle gözlerinin olduğu aşikardır. Böl, parçala ve yönet taktiğini geliştiren Rothschild, bunu uygulamak için bizzat İran’a gelmiş ve hiç acımadan uygulamıştır. Bunu tarihsel olarak Naziler de ikinci dünya savaşında Sovyet Rusya üzerinde uygulamıştır. Savaşarak alamadıkları Stalingrad’ı aç bırakarak almaya çalışan Almanlar sonunda büyük bir bozguna uğrayarak geri çekilmişler ve orada milyonlarca insanı aç bırakarak ölüme terk etmişlerdir.

Bilgisizliğin ve cehaletin en boyutlarda olduğunu da görüyoruz bu filmde. İnsanların veba ve tifo gibi hastalıkların olmasına rağmen önlem almaması hastalıkların hızla yayılmasına sebebiyet veriyor. İngilizlerin de yardımıyla İran resmen ortaçağ Avrupası’nı yaşıyor. İngilizler, İran’da yaşattıkları bu kıtlık ve veba sonrasında 18 milyonluk nüfusunun yarısı olan 9 milyon insanı ölümün kollarına göndermiştir.

Bu kadar insanını kaybeden İran, içerisinden Mirza Küçük Han gibi kahramanları ve onları takip edenleri çıkartmıştır. Halk direniş hareketi sayesinde büyük gayretler sonucunda İngilizlerin elinden ilaçlar alınmış ve halka dağıtılmıştır.

Filmin bir bölümünde köye baskın düzenleyen İngilizler bir köylü kadın ile karşılaşır ve kadın onlara şunu söyler;  “Eğer liderimiz olsaydı sınırdan adım attığınız anda bu millet sizi rezil ederdi”. Bu sözler filmin ana düşüncesiyle aynıdır. Yönetmen Ebulkasım Talibi, filmin ana düşüncesini bu konu etrafında şekillendirmiş ve dönemin yöneticilerini korkaklıkla suçlamıştır.

Dönem filmlerini çekmek çok zordur. Tarihsel gerçeklikleri göz ardı etmeden olanı olduğu gibi vermek basit görünse de bir o kadar zordur aslında. “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır” sözü aslında hem o İngiliz subayının, gazeteciye tarihi okuyup öğrenme hususundaki düşüncelerini hem de filmi çeken yönetmenin göz önünde bulundurmaları gereken bazı noktalar olduğuna işaret etmektedir.  İşte bu sebeple dönem filmleri çekilirken dikkat edilmesi gereken bir tarih vardır. Bu noktalara gayet güzel bir şekilde dikkat edildiğini de görebiliyoruz. Son derece etkileyici ve aynı dönemlerde kendi ülkemizi kurtarma mücadelesine girmemizden dolayı uzak duyguları yaşatmayan bir film. İzlerken kendi ülkemizin kurtuluş mücadelesindeki o bireysel ve toplumsal çabaları bu filmde de hissettim.

Özkan Köprülü

Altın ve Bakır

Selamun aleyküm. Uzun bir süredir film izlemeye ara vermişken Altın ve Bakır gibi inanılmaz güzel ve iz bırakan bir filmle geri dönüş yapmak beni çok mutlu etti.

Altın ve Bakır şimdiye kadar izlediğim İran filmleri arasında konu, anlatış biçimi ve oyunculuk konusunda en iyisiydi. Birincilik tahtında bulunan Kalbi Kırık filminin tahtını salladı ve oraya bir güzel yerleşti. Önce kısaca konusundan bahsetmek istiyorum.

KONUSU :

Başrolümüz Seyyid Rıza alim olma yolunda ilim talebesidir. Bu süreçte eşi Zehra Sadat onun en büyük yardımcısıdır ve onun yapması gereken görevleri de yaparak eşinin sadece ilimle meşgul olmasını sağlıyor. Hayatlarını bu şekilde sürdürürken kader onlara bir oyun oynar ve Zehra Sadat, MS (emes) hastalığına yakalanır. Bütün işler, hayatı boyunca sadece ilimle meşgul olan Seyyid Rıza’ya kalır. Bu film ise Seyyid Rıza’nın hayatta en çok sevdiği iki şey; eşi ve kitapları arasındaki mücadelesini ve sonundaki seçimini anlatır.

Bundan sonrası spoiler içerir.

Film hakkındaki bazı düşüncelerimi maddeler halinde belirtmek isterim.

1- Zehra Sadat bize bir kadının mutlu olduğunda yapamayacağı, üstesinden gelemeyeceği hiçbir şeyin olmadığının kanıtı gibidir. Kısacası “Bir kadın mutluyken dünyaları bile sırtında taşıyabilir ama o kadın mutsuzsa yerden bir iğne kaldırsa gözüne batar”. Bunun için eşlerinizi mutlu edin.

2- Filmin giriş kısmı çok başarılıydı. Bir yandan film ekibinin isimleri yazarken bir yandan film hakkında kısa kesitler verilerek izleyiciyi film hakkında alt yapı oluşturulmuş oldu. Böylece gereksiz uzatılma olmadan verilmek istenen konu izleyiciye daha etkili bir şekilde ulaştı.

3- Zehra Sadat; Ne kadar güzel iyi kalpli, yardımsever biri. Çok fazla ilmi olmasına rağmen İslam’ı yaşayan yüreklere dokunan bir kadın.

4- Zehra’nın hastalığı sonucunda kendi kendine yetememesi ve birisinin yardımına muhtaç olması, hele o mutfak sahnesi (kızı Afife’ye makarna yapmak isterkenki sahnesi) bir kadın için ne kadar acı ve zor bir durum.

5- Filmin başında Zehra’nın Seyyid’i sevdiği kadar Seyyid’in Zehra’yı sevdiğini düşünmüyordum, ama beni öyle bir ters köşe yaptı ki en sevdiği şey ilim ve kitaplar olan Seyyid, eşine yardım etmek için onlardan vazgeçti ve derse gidemez, kitap okuyamaz oldu.

6- Filmin son sahnelerinden biri olan Zehra’nın “Bana uzun zamandır Kuran okumuyorsun” deyip ona Kuran’ı uzattıktan sonra Seyyid Rıza’nın gözlerinin artık görmediğini fark etmesi ve eşine hiçbir şey belli etmeden İnşirah süresini okuyup ona sevdiğini söylemesi belki de filmin en güzel sahnelerinden biriydi.

Bu film kalbime o kadar dokundu ki, şu zamanda ufak tefek sorunlardan dolayı boşanan o kadar insan varken Zehra ve Seyyid’in bunca sıkıntıya birlik olarak göğüs geriyor olmaları bana Aşkın ne demek olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Bir Kalem Bir Dünya

Vaktinde Karar Vermenin Bir Diğer Adıdır ‘Dehliz’

Dehliz

Şîva hanım, 1. sınıfa giden oğlu Amir Ali ile birlikte hayatına devam etmektedir. Kocası Rıza bir park yeri kavgasında adam öldürür. Bundan ötürü hapishâneye girer ve idâm karârın çıkmasını bekler. Olay üzerinden 5 sene geçmesine rağmen henüz bir karar alınmamaktadır. Şîva hanım oğluna babasını ‘ölü’ bir adam olarak tanımlar. Ne var ki okula başladıktan sonra maktülün ikiz kardeşi Amir Ali’nin onun çocuğu ile aynı okulda olduğunu keşfeder. Bunun üzerine okul müdürüne ‘çocuğumun bir kâtilin çocuğu ile aynı okulda eğitim almasını istemiyorum’ diye şikâyette bulunur. Olaylar bunun üzerine karışmaya başlar. Şîva hanım hayatın getirmiş olduğu ekonomik şartlar bir yana, oğlunun babasız büyümesini görmeye dayanmak durumundadır. Hem anne, hem baba olmaktadır. Bu arada, maktülün kayın biraderi ile 2 günde bir görüşmekte, ailesine diyeti kabul ettirmesi için ısrar etmektedir. Hatta evlerine kadar gider ve maktülün ikiz kız kardeşi ile görüşür. Kız kardeşi, Allah’ın vermiş olduğu hakkı kullanmanın onlar için verilmiş bir hak olduğunu ve Hakk’tan vazgeçmeyeceğini söyler. Konuşma öyle hararetli geçer ki Şîva hanım evden ‘kibarca’ kovulur. Rıza beyin hapishânedeki sicili temiz olduğu üzere müdür ve hapishâne görevlilerden bir tânesi ile iyi ilişkileri vardır. Kendisi ingilizce öğretmenidir ve hapishâne görevlisine ders vermektedir. Bunun üzerine 3 günlük izin alabilmektedir. Eve geldiği gün içerisinde, Amir Ali komşunun çocuğu ile kavga eder ve kendi evlerinden komşunun camına bir taş atar ve camı kırar. Rıza Bey eve gelir ve komşu olanları anlatır, Amir Ali’ye sorulur ama o yalan söylemeyi tercih eder (korkutuğunu daha sonra akşam uyumadan önce babasına zikreder). Babası ona, komşuya beraber gideceklerini ve onun şahsen özür dileyeceğini söyler. Nitekim öyle olur, ama komşuları (Babasının akşamleyin ‘neden affetmesin?’ sorusu üzerine) kabaca davranır, kapıyı suratlarına kapatır ve babası ‘herkes affetmeyebilir’ cevabı ile başını öne eğer. İznin sonunda maktülün ikiz kardeşinin son anda sorun çıkardığı ve diyeti kabul etmediği öğrenilir, Hakkı olanı, yâni idâmı istediğini dile getirir. Aile üyelerine rağmen kararından dönmez ve destekçi olarak arkasına kahrolan annesini alır. Öyle ki, ikisi de 5 yılın ardından acılarını dindirememiş haldedirler. Tabi Şîva Hanım ve Rıza Bey bu haberden sonra çöküntüye uğrarlar. Zîrâ Şîva hanım diyetin büyük bir kısmını toplamış, ödeme yapmaya hazır bir şekilde beklemektedir. Hapishâne müdürü, son bir deneme için Amir Ali’yi maktülün evine götürür ve ikrâmda bulunulurlar. O sırada Amir Ali evin annesinin yanına gider ve “Benim babam kötü bir şey yaptığı için onu tembih etmek istiyorlar. Ben, babam adına buraya sizden özür dilemeye geldim. Allah’ınızı severseniz babamı affedin. Ben, bir babam olduğunu 20 gün önce öğrendim. Benim babam çok iyi bir insan. Bana tahtadan bir at yaptı. Yunus (evin küçük oğlanı, Amir Ali’nin eski okul arkadaşı) için de tahtadan bir at yaptı. Benim babam bir öğretmen. Benim babam çok iyi bir adam. Pişman olmuş. Eğer babamı affetmezseniz… Babamı afferder misiniz?” der. Evin annesi sessizce gözyaşı döker ve ekran kararır…

Eleştirel Bir Bakış Açısı:
Bu kısmı filmi izledikten sonra okumanızı tavsiye ederim. Önceden zihninizi etkilemek istemem.

Film yorumlarına bakar isek, genellikle filmin neleri içerdiği anlatılır ve sanatsal yönü öne çıkartılır. Velakin üzerine eleştiri pek getirilmez (en azından benim gördüğüm kadarıyla). Filmin arka planındaki fikirler üzerine, filmin mesajı üzerine pek bir şey ifâde edilmez. “Eleştirinin olmadığı, düşünme eyleminin olmadığı yerde insan(lık) ölür”.

Şîva hanım ve maktül’ün ikiz kız kardeşi arasında geçen diyalog içeriği hakkında. Evet, Allah kısas hakkını -filmin özetinde sık sık karşılaştınız. Vurgulardan bir tânesi oraya idi- insana vermiştir. Bunu kullanmakta hiçbir sakınca yoktur. Hatta çeşitli korkulardan ötürü içinizden dilediğiniz halde bunu yerine getirmemekte sıkıntı var. Gerçekten, insan hakkını sonuna kadar savunmalı. Yeter ki mevzu bahis konuda hakkı ve haklı olsun.

Bunun içindir ki, (tartışmada) zora başvurmanız gerekirse, ancak onların sizi zora koştukları kadar zora başvurun. Fakat eğer kendinizi tutarsanız, bilin ki, güçlüklere göğüs germesini bilen kimseler için bu daha iyi, daha hayırlıdır. Nahl Suresi, 16.

Siz, ey imana ermiş olanlar! Öldürme (olayların)da adil karşılık (kısas) size farz kılındı: Hür için hür, köle için köle ve kadın için kadın. Ve eğer kardeşi tarafından suçlu kimse(nin suçunun bir bölümünü) bağışlanmışsa, bu (bağış) uygun şekilde tatbik edilmeli ve kardeşine tazminatı güzellikle ödenmelidir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Buna rağmen hak ve adalet sınırlarını bilerek ve isteyerek ihlal eden için şiddetli azap vardır. Bakara Suresi, 178.

Bu iki âyeti okuduktan sonra şunları dile getirmek isterim: Yakınınızı kayıp ettikten sonra her anlamda çöküntüye uğradığınızı sâdece tahmin edebiliriz. Bunu hissedebilmek için şahsen yaşamış olmak gerekir. Evin erkeği ise, ekonomik durum çökmüş, evin direği çökmüş, çocukların babası artık yok, yeni-eski bir evlilik bitmiş ve aile çökmüş. Evin hanımı ise, evin kurucusu/yapıcısı gitmiş, düzen bozulmuş, çocuklar annesiz kalmış, erkek için gözünün nûru gitmiş, aile çökmüş. Çocuklar ise, yeni bir nesil kayıp olmuş, evin neşesi kaçmış, anne babadan çok harap olmuş, aile çökmüş. Bütün bunlara rağmen eğer, âyetleri okuyup, Kur’an’ı anlayıp, kendi durumunuzu doğru, adâletli bir şekilde değerlendirip affetmeyi tercih ederseniz, Allah’ın nazarında kendi yerinizi bir düşünün. Şu anda durup bir hayâl edin. Bir insan için en zor durumlardan bir tânesi içerisindesiniz ve siz yüce olanı tercih ediyorsunuz. Affediyorsunuz.

Kin tutmak insana yakışmaz. İntikam duygusu insana yakışmaz. Evet. Sinir, öfke; Bunlar yerli yerince gerekli ve insana yakışır hasletlerdir ama affetmek, Allah için affetmekte insana gâyet güzel yakışır. Bâzen insanların yanlışarını gözlerinin önüne serebilmek için uç örnekler verilir. Bu film, gerçek bir vâkıayı ifâde eder mi? Bilemiyoruz. Ama vermek istediği mesaja dikkat ediniz. Size bir mesaj vermek istiyor. Af. Af kelimesini hatırlatıyor. İnsanların durumlarını göz önüne almayı hatırlatıyor. Az önce de söylediğim gibi, kendi durumunuzu kimsenin değil, sâdece Allah’ın baskısı altında hissedip adâletli bir şekilde karar vermelisiniz. Karar sizin ve elbette sorumlulukta sizin. Eğer ölümü hak ettiğini düşünür iseniz, hakktır. Af hakk ettiğini düşünür iseniz, yine hakk olabilir.

Diğer bir husus ise maktülün ailesinin tavrı. Kendinizi Şîva Hanımın ve Amir Ali’nin yerine koyun. 5 yılın ardından bir umut kapısı açılmış ve gerçekten bir fırsat daha verildiğine inanmışsınız. Birden tüm hayalleriniz ve umutlarınız yıkılıyor. Neden? Maktülün ailesi (ya da ikiz kız kardeşi) fikir değiştiriyor da ondan. Bana “e hani hakk hukuk diyordun? Ne iş” diyebilirsiniz. Bende “Hakkın ve hukukun bir âdâbı ve usûlu var” derim. Ne demektir insanların umutlarını boşu boşuna, oyuncak gibi evirip çevirmek? Oyun mu oynuyoruz burada? İnsanların hayatı ile, hayatın getirdikleri ile oynamak Allah’ın kanunlarına, nîzamına aykırı değil mi? Bir söz der ki: Ya olsun, ya olmasın. Olacak gibi olmasın yeter. İnsan net ve kesin olmalı. Sağ gösterip sol vurmamalı. Sözünü zamanında söylemeli.

Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah nazarında en tiksinti verici şeydir! Saff Suresi, 3.

Europes Daily

Heiran

Listemin burasına gelince biraz duygusallaşıyoruz tabi.

İranlı kız Mahi ile Afgan göçmen Heiran’ın aşkının öyküsünün işlendiği güzel bir aşk filmi “Heiran”.

Mahi henüz eğitimini tamamlamamış genç bir kızdır ve okula gidip gelirken Afgan işçi Heiran’a aşık olur. Heiran kızı babasından istemesine rağmen babası Mahi’yi ona vermez.

Onlarda kaçarak evlenir ancak film öyle bir sonla biter ki etkisi uzun zaman devam eder.

Özellikle de sizde…

Ali Altunkaya, Efendi Dergi

 

Cennetin Rengi

Cennetin Rengi – İran Filmi

Allah her yerdedir, onu hissedebilirsin…

Bu dokunaklı hikaye kör bir çocuk olan Muhammed’in çevresinde gelişir.

Yaz tatili geldiğinde Muhammed için Tahran’daki okulundan ayrılıp tatile çıkma zamanı gelmiştir. Sabırsızlıkla babasını bekler, böylece birlikte evlerine dönebileceklerdir. Ancak babası Muhammed’in kör olması nedeniyle oğlundan utanmaktadır ve bu nedenle de okula beklediğinden daha geç varır. Müdürden, oğlunu yaz boyunca bu okulda tutmalarını istese de başarılı olamaz ve oğlunu alıp eve dönmek zorunda kalır.

Bu dokunaklı ve çarpıcı yapıt İran’da yetişen en önemli yönetmenlerden biri olan ve benimde en çok takip ettiğim Majid Majidi imzalı.

Beni en iyi ağlatan filmlerden bir tanesi diyebilirim size…

Ali Altunkaya, Efendi Dergi

Cennetin Çocukları

Cennetin Çocukları filminde sizi Ali ve Zehra isimli iki kardeşin öyküsü bekliyor. Onlar karşılaştıkları sorunları aileleriyle paylaşmayıp kendileri çözmeye çalışıyorlar.

En büyük sorunları ise Zehra’nın kaybolan ayakkabılarıyla ilgili. Ali Zehra’nın ayakkabılarını kaybettiği için kendi ayakkabılarını kardeşiyle paylaşmak zorunda kalıyor, çünkü yeni bir çift ayakkabı alamayacak kadar yoksullar. İki kardeş günlerini tek bir çift ayakkabıyı paylaşarak geçirmeye çalışıyorlar, Zehra sabahları okula giderken giyiyor, öğleden sonra ise Ali.

Yine İran yapımı olan bu filmde, usta yönetmen Majid Majidi, yürek ısıtan, çocuksu bir masal havasında Ali ve Zehra’nın yaşantısında dolaştırıyor kamerasını. Ayrıca film 1999 yılı En İyi Yabancı Film Oscar’ının da sahibi…

Ali Altunkaya, Efendi Dergi

Altın ve Bakır

Altın ve Bakır – İran Filmi

Mevlana Celaleddin Rumi ’’Aşk ile acılar lezzete, bakır ise altına dönüşür’’ diyor ya; işte onun gibi ’’Aşkın değişim gücü’’nü anlatan şahane bir film yer buluyor kendine bu minik listemde.

Seyyid Rıza; eşinin Multipl Skleroz hastası olmasından sonra, nice zorluklarla edindiği ilmini hayata geçirmek zorundadır. Film, Tahran’daki günlük hayat ile, en derin ve temel islami öğretiyi, yani aşkı; Hafız-ı Şirazi ve Celaleddin Rumi’nin şiirsel diliyle birleştiriyor.

Ev işlerinde eşine yardım etmekten kaçınan, sırf ilim öğrenmek derdinde olan, toplumdan kopuk ve umursamaz bir din talebesinin; gönlünün derunundaki aşk sayesinde, fedakar ve cefakar bir babaya, toplumla iç içe bir halk adamına ve en önemlisi çok bilmiş bir alimden çok uygulayan bir abide dönüşmesi çok güzel işlenmiş.

Ali Altunkaya, Efendi Dergi

Deli Yüz – İran Filmi Eleştirisi

Birbirinden farklı ve çoğu zaman sıradışı yapıtlarla tanıdığımız İran sinemasının yeni ve etkileyici örneklerinden biri olan Deli Yüz (orijinal adıyla Rokhe Divaneh) çarpıcı senaryosu ve kendine hayran bırakan olay örgüsü ile İran sineması severleri bir kez daha haklı çıkaracak bir film niteliğinde…

11 Mart 2015’te vizyona giren Rokhe Divaneh’i Türkçeye Deli Yüz olarak çevirsek de film çevirisinin aslı “Deli Kale” olarak da çevrilebilir. Bu da filmin dayandığı temel fikre bir atıf yaparak insan hayatının bir satranç oyunuyla karşılaştırılması ve yeri geldiğinde bazı insanların satranç oyununda galibiyet için kendini feda eden bir kale gibi davranmasıdır.

Senaryosunu Abolhassan Davoodi ve Mohammad Reza Gohari’nin yazdığı filmin yönetmen koltuğunda da senaristlerden Abolhassan Davoodi oturmaktadır. Hem usta oyuncuları hem de genç yetenekleri bünyesinde barındıran zengin bir kadroya sahip olan Deli Yüz’de Mandana rolüne Tannaz Tabatabayi, Kaveh rolüne Saber Abar, Mesud rolüne Saed Soheili, Gazel rolüne Nazanin Bayati, Piruz rolüne Amir Jadidi, Şukufe rolüne ise Sahar Hashemi can vermektedir.

İran sinemasının usta oyuncularından Bijan Emkanian’ı Gazel’in babası Müştak Bey, Gohar Kheirandish’i ise Mandala’nın annesi olarak görmek de filmi zengin kılan detaylardandır.

Tüm çekimleri İran’ın başkenti Tahran’da yapılan Rokhe Divaneh, 6,9’luk iMDb notuyla şimdiden en çok beğenilen İran filmleri arasında girmiştir.

“Modern dünya” dediğimizde aklımızda oluşan kavramları bir düşünün. Sosyal medya, kısa süreli ve derinliksiz arkadaşlıklar, ahlakdışı heyecanlar ve bu heyecanlardan duyulan zevkler, zayıflamış aile ilişkileri, bağımlılıklar ve daha nicesi… Rokhe Divaneh, tüm bu kavramlara bakılması en zor olan pencerelerden birinden, İran’ın gözünden bakıyor…

Beklenmedik ve alışılmışın dışında bir kurgu, kaliteli bir alt metin ve sürprizlerle dolu bir olay örgüsü barındıran Rokhe Divaneh, Facebook üzerinde “Annesizler ve Babasızlar” , “Annesi Bırakıp Gidenler” , “Yalnız ve Kimsesizler” gibi kendilerini tanımlayan ve kendileri gibi olanlarla tanışmak amacıyla kurulan gruplarda tanışan ve düzenlenen gizli partilerde arkadaş olan gençlerin hikayesi…

Bu gruplardan birinde tanışarak samimi olan Mesud ve Piruz’un uyuşan fikirleri ve dünya düşünceleri onları daha da yakınlaştırır ve birlikte bir partiye giderler. Bu iki arkadaş, parti sonrası kendisi henüz küçükken annesinden ayrı düşen Gazel, Gazel’in çiçeği burnunda eşi Kaveh, ailesini trafik kazasında kaybetmiş Şukufe ve uyuşturucu bağımlısı Mandana ile geceyi devam ettirirler. Edilen sohbetlerden, yiyilen yemeklerden ve ısınan arkadaş ortamından sonra Mandana, macerasever ve alaycı yönüyle herkesi lüks bir evin önüne götürür ve burada Mesud’a reddetmesi mümkün olmayan bir teklifte bulunur. Teklif gayet açıktır: “Eğer cesursan bu eve gir ve içerideki tüm değerli eşyalara sahip ol. Korkma, bu bir arkadaşımın evi ve kendisi ailesiyle birlikte şuan tatilde, ev boş. Seçim senin.” Ayrıca Mesud eğer eve girerse, çıkışında sahip olduğu değerli eşyaların yanı sıra Mandala’nın telefonuna da sahip olacaktır. Gecenin başından beri gözlerini Mandala’dan alamayan Mesud, birden bire kendini karanlık evin merdivenlerinden yukarı çıkarken bulur.

İşte filmin kırılma anı da burasıdır. Eve orada bulunan kimsenin tanımadığı biri gelir. Mesud tüm aramalara ve ikazlara rağmen evi terk etmez, kısa bir süre sonra çıktığında ise üstü başı yırtık, terlemiş ve korkmuştur. Adamla karşılaşmış, boğuşmuş ve galiba öldürmüştür. Üstelik bunlarla kalmamış, telefonu da evde düşürmüştür…

Bu dakikadan itibaren her kafadan bir ses, her sesten bir fikir çıkar… Gerilen ortamda Mesud ve Piruz, kendilerinin hatalı olmadıklarını söyleyerek çekip giderler. Şukufe de geç olduğunu söyleyip taksiyle oradan ayrılır. Geride kalan Kaveh, Gazel ve Mandala’yı ise yeni bir sorun, polis kontrolü beklemektedir…

Aynı zamanda Mandala’nın Mesud tarafından içeride unutulan telefonu da bu olasu cinayetin failleri ve tanıkları arasında bir köprü görevi görecektir…

Filmin bu kısmından itibaren kendimizi filmin senaristlerinden de olan yönetmen Abolhassan Davoodi’nin büyülü dünyasında buluruz… Film, satrança benzer şekilde hamlelerle süregelen yedi oyuna ayrılır… Bu oyunların her biri olaya orada bulunan her farklı birinin gözünden oynanmaktadır. Bir gece yarısı talihsizliğiyle yolları kesişen bu insanlardan Gazel’in annesiyle neden ayrı kaldığını, Mandala’nın neden uyuşturucu bağımlısı olduğunu, Mesud ve Piruz’un iç dünyasını, Şukufe’nin şaşırtıcı hikayesini ve Kaveh’in bildiği sırların perde arkasını öğreniriz.

Ancak ne her şey öğrendiğimiz gibidir ne de final tahmin ettiğimiz gibi…

Rokhe Divaneh, eşine az rastlanır bir olay örgüsüyle birbirine bağlanmış bu çarpık hayatların dayandığı temel değerleri, modernitenin etkisinde kalan insanların hayatlarını yeniden kurma amaçlarını ve tüm bunların yanında menfaate, erdeme ve mertliğe dayanan insan ilişkilerini derinlemesine incelemekte, buradan çıkardığı fikirlerle de bize harika bir seyir zevki yaşatmaktadır…

Şimdiden iyi seyirler…

Candide

Rokhe Divaneh

2014 İran yapımı olan Deli Yüz, İran Sinemasında pek de eşi benzeri bulunamayacak cinsten sürükleyici bir film. Aslında filmimizi sadece dram kategorisinde değerlendirmek haksızlık olacaktır. Nitekim dramın yanı sıra gerilim ve kurgunun da yeri yadsınamaz ölçüde.

Deli Yüz’ün ilk sahnesinde yine ana karakterimiz Piruz’un hayatı hakkında bazı bilgiler alıyoruz. Piruz vaktinin çoğunu ortak noktaları olan insanları birleştiren chat ve viber gruplarında geçirir. Bu grupların toplantılarından pek haz almasa da katılma fırsatı yakalar ve arkadaşta edinir. Buradan tanıştığı arkadaşlardan biri olan Mesut, Piruz’u anne veya babası olmayan ya da her ikisi de olmayan insanların bulunduğu gruba dahil etmek ister. Karakterimiz pek istekli olmasa da arkadaşının teklifini kabul eder ve grup toplantısına katılırlar. Toplantıda filmimizin 6 ana karakteri bir araya gelir ve hikayemiz burada hareketlenir.

Diğer karakterlerimizden de bahsetmeden geçmeyelim. -Zira filmimiz 7 oyundan oluşuyor ve bu 7 oyunun 6’sı 6 karakterimizin bakış açılarından meydana geliyor. Esasında filmin asıl heyecan verici kısmı buralar çünkü aynı olay farklı gözlerden anlatılıyor ve bu da filmimize farklı bir anlam katıyor.- Kaveh yine bu sosyal medya gruplarından Mesut’un arkadaşı, Gazel ise Kaveh’ in çiçeği burnunda karısı. Son iki karakterimiz de Mandana ve Şukufe. Mandana zengin, madde bağımlısı ve biraz da sert bir tipleme, Şukufe ise anne veya babası olmayan çocuklar için komisyon kurmak adına kendini çalışmalara adamış hırslı denebilecek biraz da kurnaz bir karakterimiz.

Piruz’ un söylediği bir cümle bizlere ilk bakışta biraz anlamsız gelse de filmi bitirdikten sonra aslında ne kadar anlamlı olduğunu hatırlıyoruz. “arkadaşının tuvalete düşen telefonu kaderini belirlemesi ne kötü.” Grubumuz toplantıdan krize girmek üzere olan Mandana’ ya uyuşturucu almak için ayrılıyorlar ve işte tüm hikayemiz buradan sonra başlıyor. Mesut’ un tanımadığı birinin evine girmesi ve bunun ardından yaşanan olaylar çıkmazı…

Yönetmenimiz Abolhassan Davoodi 7 bölümde de verdiği geri dönüşlerle her bölümde bize ipuçları vermekle kalmayıp gizemi de hat safhaya çıkarıyor. Deli Yüz filmine başlarken ve bitirirken ki duygu durumunuz eminim birbirinden oldukça farklı olacak çünkü İran sinemasında bu tarzda bir filmle karşılaşma olasılığımız oldukça düşük.

Elif Sena

Yeni Kaynak'ın hazırladığı, İran filmleri üzerine kritiklerin yapıldığı açık blog..