Etiket arşivi: Resim Havuzu

Howze Naghashi

Hovz-i Nakkaşi [2013]

İran film festivali Fecr’de yılın en iyi filmi, aynı zamanda UNESCO tarafından da ödüle layık görülmüş bir film.

Hikâyemiz bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında gelenek ve modernizme yapılan şiddetli bir eleştiri.

Bir hastane koridorunda tanışıyorlar Meryem ve Rıza. İkisi de topluma göre özürlü. Özürleri masumiyetleri. Yanlış okumadınız, tam da yazmak istediğim kelime bu. Bu kadar kirli ve kaotik bir toplumda bu denli masum olmak, böylesine karşılıksız sevgi saçmak büyük bir özür.

Netice itibari ile bu hayatta yapılabilecek her türlü aktiviteyi öyle ya da böyle yapabiliyorlar; ne kolları ne bacakları eksik, gözleri ve kulakları da sapasağlam, akıllarına da diyecek yok. Ama özürlüler! Neyse biz de bu gaflete düşmeyelim ve “farklılar” diye yazalım.

Farklılıkları sayesinde tanışıyor ve hızlı bir geçişten sonra kocaman bir çocukla karşımıza çıkıyorlar. Oğulları Süheyl yani göklerdeki yıldız; öyle olmasını istemişler.

Zor şartlar altında hayatlarını idame ettiriyorlar. Çalıştıkları ilaç firmasından maaşlarını düzenli alamadıkları gibi biri işten çıkarılıyor. Rıza’nın hayat mücadelesi tam bir destan. Bir pizzacıda motosikletli kurye olarak işe başlar ama motosikleti kullanamıyor; müthiş bir sahne.

Bizim Süheyl henüz çocuk ya, biz büyüklerin hala yaptığı bir çocukluk yapıyor; ailesinden utanıyor. Onların farklılıklarını içselleştiremiyor ve onlarla birlikte görünmekten imtina ediyor. Onların her eksikliği gözüne batıyor ama onca artılarını göremiyor. Mesela annesinin özenle yaptığı muhteşem köftelerini değil de öğretmeninin baştan savma hazırladığı pizzaya ilgi duyuyor.

Hal böyle olunca, yaşadığı bir lunapark denemesinden sonra Süheyl iyice zıvanadan çıkıyor ve annesinin çizdiği resim defterini parçalayıp onlara hakaret edip evini terk ediyor. Çok özendiği ve rol model olarak hayranlık duyduğu öğretmeninin evine yerleşiyor. Anne ve babası onu geri getirmek için çok çırpınıyorlar ama nafile. Aile perişandır. Rıza eşini güldürebilmek için neler yapmıyor ki!

Bundan sonra iki ayrı aile tipiyle karşı karşıyayız. Süheyl’in evi ve öğretmeninin evi; biri doğu toplumlarının klasik bir örneği, diğeri ise doğu toplumunda modernizmden nasiplenmiş ve onun asgari problemlerini içinde barındıran bir aile prototipi.

Modernizm hastalıklarından en azını bile içinde barındırınca ortaya çıkan aile tablosu ile geleneksel bir aileyi bir arada görebileceğimiz ender filmlerden biri. Modern aile modelini; sahip oldukları entelektüel birikim, giyim kuşam tarzları ve beslenme alışkanlıkları göz doldurmasına rağmen içine düştükleri maddeye dayalı samimiyet ve sevgi yoksunu yaşam biçimlerini bir şiir gibi işliyor. Öte yandan bütün noksanlıklara rağmen, özellikle bir kader gibi yakalarına yapışan fakirliklerine inat genlerinde bozulmamış sevgi çınarının varlığı ile göz dolduran bir parlaklıkla karşımıza çıkan geleneksel aile tablosu. Bu iki aile tablosu batıyı temsil eden pizza üzerinden çarpışıyor. (Pizza ve köftenin savaşı)

Elbette bu bahsettiklerimiz genele şamil kurallar değil. Modern olup geleneksel değerlerine sahip köklü aileler olduğu gibi, geleneği sadece yoksulluğundan dolayı değiştiremeyip modern bütün marazları barındıran aileleri de unutmamak lazım.

Bizim Süheyl, denizde yaşayıp suyun kıymetini bilmeyen minik bir balık misali cıngıllı akvaryuma öykünmüş işte. Biraz tecrübe edinse, sahip olduğu hazinenin farkına varacak elbette, sonuçta tecrübesiz bir tıfıl. Ya biz tecrübe sahibi, her gün yediği dayağa rağmen hala bu ringlerden inmeyen biçarelere ne demeli?

Meryem ve Rıza sabırla oğullarının geri dönmesini beklerler. Bu arada karşılıklı birbirlerini suçlarlar. Meryem kocasına “Sen niye ona tokat attın?” diye kızarken baba da eşine “Sen pizza yapmasını bilmiyorsun, bu yüzden eve dönmek istemiyor” diyor. Eksikliklerinin farkındalar, aşıp çocuklarını tekrar kazanmaktan başka bir düşünceleri yok.

Baba attığı tokat için defalarca özür dilemiş zaten, şimdi sırada annenin pizza yapmasında. Meryem Hanım pizza yaparsa nasıl yapar? Picasso yanında halt edecek tabi ki!

Neyse, en sonunda Süheyl hatasını anlayacak ve evine geri dönecektir. Süheyl’in öğretmeni Merziye Hanım bu sefer öğrenci olacaktır. Aile olmak demek birbiri ile geçinebilmek, kendinden ödün vermek, karşındakini anlayabilmek ve musibetlere karşı sabırlı olmak olduğunu öğrenecektir. Evi ile ilgilenecek, kocası ile sohbet edecek, baştan savma pizza yerine köfte yapacaktır.

Süheyl’in anne ve babası okulda Süheyl’i görmeye gidecek, babası erkek erkeğe sohbet edelim diyecek, konuşacak ama Süheyl duymayacak. “Erkekler ağlar ama başı dik ağlar.” diyecek.

Fırında pişirdikleri pizza yanınca, bu işi beceremeyeceklerini anlayacak ve çocuklarının gelişine dair umutlarını kaybedecekler.

Umutsuzluk iyi değil tabi ki… Rahman, merhamet güneşini karanlıkta yıldızla bizlere gösterecek, koca bir deryadaki küçücük bir damladan bile şefkatini esirgemeyecektir.

Ahmet Demir, DoğruHaber

Howze Naghashi (Resim Havuzu) 2013

Meryem ile Rıza’nın diğer insanlardan farklı oluşu çocukları Süheyl tarafından yadırganır. Ailesinden utanır ve öğretmeninin evine sığınır, onu anne olarak kabul eder. Meryem ve Rıza’nın hayatı çok huzurlu ve neşeli bence. İçlerinde hiçbir kötülük olmaması, masumiyetleri farklılıklarını örtüyor. Süheyl’e de hak veriyorum; çünkü bir çocuğun bu tür farklılıkları kabul etmesi zaman alır. Ne kadar ailesinden utansa da onların kazandırdığı merhamet ailesine döndürecektir. […] Oyunculukları gayet başarılı. İran sinemasının bu tür özgün filmleri olduğunu bilmiyordum. İran sinemasına da göz atmak gerek. Güzel filmlerle karşılaşacağımı tahmin ediyorum.

Çaresizlik içinde olan bir çift ve tekdüze hayattan sıkılan, büyüme çağındaki bir çocuk ile arasındaki kopukluğu tutabilecek tek şey sevgi kavramıdır. İnsanoğlunun çaresizliği ve toplumun “anormal” görünen insanlara karşı bakış açılarını sosyolojik bir açıdan yansıtmış. Aşk ve sevginin zeka ile değil de kalp ile bağlı olduğu ise psikolojik bir dille anlatılmış. Aklın kandırılması her ne kadar kolay olsa da insan kalbinin kolay kanmayacağını çarpıcı şekilde vurgulanmış.

Film, İran Film Festivali Fecr’de En İyi Film Ödülü’nü kazanmış ve aynı zamanda Asia Pasific ödüllerinde UNESCO ödülüne de layık görülmüştür. İran kültür ve sinemasının popüler olamayan, kıyıda köşede kalmış nadide filmlerinden “Resim Havuzu” mutlaka izlenmesi gereken bir yapım…

Filmde Rıza ile Meryem’in nikahı kıyılırken hocanın dediği söz güzel: “Sadece birbirinize karşı iyi olun.” Her şeye rağmen sevgileri ayakta tutuyor onları. Bir de Rıza’nın Süheyl’ dediği sözleri de paylaşmak istiyorum.

“Baban olduğum için özür dilerim, Süheyl. Allah seni bize aniden verdi. Sen bebekken herkes seni babana benzediğini söylerdi. Ama iyi ki yavaş yavaş annen Meryem’e benziyorsun. Anne ve babalar çok iyidir, Süheyl. Vallahi öyle. Bunu gittiklerinde anlıyorsun. İnan bana. Yemin ederim öyle. Yeni annenin resim defterini yırtmayasın. Güvercinler seni soruyor. Arada uğrayabilirsin. Ağlama oğlum. Hayır, aslında erkekler ağlar.Yalnız ağlarken başını dik tutup ağla. Kendine yeni anne-baba bulmana sevindim. Ben de olsam aynısını yapardım. Allah’a emanet ol.”

Hem anne-babanın hem de çocuğun yerine koydum kendimi. Seyrederken çok etkilendim. Bazen güldüm, bazen hüzünlendim. Zor bir durum aslında. Bütün bu zorlukları yenecek tek şey sevgi. Anne ve babalar iyidir, dostlar! Onların varlıkları yeter. Sağlıcakla kalın, iyi seyirler…

Caniko, Kitaplar ve Kediler

Howze Naghashi (Resim Havuzu)

İşte aşkın en zirvesinde şefkat peleriniyle esen rüzgarda o masum duruşuyla bizi bekleyen bir kadın, bir maşuk, bir anne, Meryem (Nigar Cevahiriyan) ve şehvetten uzak fakat pişmanlık ateşiyle yanan bir erkek, bir aşık, bir baba, Rıza (Şahap Hüseyni).

Konuşurlarken, hani daha ağızlarından bir kelime çıkmadan hemen önce mahcup olmaya başlayan insanlar vardır; peltek insanlar. Onlar diğer insanlardan, onlar bizlerden farklıdır. Ben böyle inanıyorum daha doğrusu. Pelteklik mahcubiyeti arttıran sebeplerden biridir benim için. İşte ben bu filmi izlerken aşkın o ateşini kuvvetlendiren, aşkın o yakıcılığını ve cazibesini yükselten bir şeye şahit oldum ama adını koyamadım. Samimiyet? Muhabbet? Fedakârlık? İyi niyet? Hoşgörü? Sadakat?…

Hayır hayır, bunların hiçbiri değil. Bu saydıklarımızın hiçbiri aşka haricen zerrece dokunabilecek şeyler değil, bunlar zaten parça parça aşkın içinde olan fakat aşkın sabitesi olmayı başaramayan şeyler. Benim bahsettiğim tamamıyla daha farklı bir kavram. Bu filmi izlerken adını koyamadığınız o şeyin cazibesi sizi alıp bir buçuk saat boyunca bir ateşin etrafında dolandırıyor, sıcaklığını, kendisine çeken cazibesini hissettiriyor fakat sizi içine atmıyor. Meryem ve Rıza’nın aşkından sonra o ateşin içinde değil dışında kalıyor olmanız canınızı daha çok yakıyor. Çünkü insan iki ateş arasındadır. Aşkın ateşi içinde yok olmuyorsanız, cehennem ateşinin içinde helak oluyorsunuz. Başka bir seçeneğiniz yok.

Meryem ve Rıza, diğer insanlardan farklı. İçinde yaşadığımız dünyanın içinde yaşadığımız çağında içinde bulundukları durum, hastalık olarak nitelendiriliyor belki fakat bu filmi izleyip de kim böyle hasta olmak istemez ki? Onları birbirleriyle tanıştıran daha doğrusu tanışmalarına vesile olan şey de zaten onları diğer insanlardan farklı kılan durumları. Film kısa bir tanışma hikâyesinin hemen ardından olayın göbeğine giriyor. Mutlu bir ailenin olmazsa olmazlarını ortaya sererek; bir anne, bir baba ve bir evladın hayatlarının bir iki haftalık kesitini sunuyor. Burada filmi anlatacak değilim, zaten film yazılarının nasıl yazıldığını bilmemekle birlikte filmi anlatan yazıları da sevmediğimi belirteyim fakat şunu söylemeden de geçersem yazdığım bu yazı çökecekmiş gibi hissediyorum. Bu filmi bir ben izleseydim ve yeryüzünde başka kimse izlemeseydi, yönetmen bu durumdan şikâyetçi olmazdı. Fakat ben izledikten sonra benden sonra da bir kişinin izlemesini istiyorum. İstiyorum denemez aslında buna, benden sonra da bir kişinin izlemesi gerekiyor. Böyle zamanlarda Nietzsche’nin şu sözü geliyor aklıma, “Büyük insanlar zorunludur.” O büyük, o benim gibi muhakkak bu filmi izlemesi gereken ama filmin varlığından bile habersiz olan o insan bu filmi kaçırmıştır, ıskalamıştır belki. Yazıyı okuyup filmi izleyen birçok kişi, söylediklerimin çoğunu hatta belki hiçbirini göremeyecek, bulamayacak filmin içinde. Canımız sağ olsun. Ama o bir kişi izlerse… O izledikten sonra zannediyorum zorunluluk yerini bulmuş olacak hem yönetmen için, hem senarist için, hem oyuncular için hem benim için. Bu yazıyı böyle, yani kelimeleri cümleleri yorarak anlatmayabilirdim belki ama dilim başkasına dönmüyor. Bunca yorgunluğa rağmen yazdım çünkü bu benim yükümlülüğümdü. Nietzsche’den bir söz söyleyip de buraya İbn-i Arabi’den bir söz bırakmamak edepsizlik olurdu. O halde şunu hatırlayalım, “Benim dayanağım yükümlülüğümdür”.

Resim Havuzu (Howze Naghashi)”

Bir filmden çok daha fazlasıydı benim için, çok film izlemiş biri değilim fakat izlediklerim içinde de en iyisiydi.

Hüsameddin Bayraklı

Havz-ı Nakkaşi

İşte aşkın en zirvesinde şefkat peleriniyle esen rüzgarda o masum duruşuyla bizi bekleyen bir kadın, bir maşuk, bir anne, Meryem (Nigâr Cevahiriyan) ve şehvetten uzak fakat pişmanlık ateşiyle yanan bir erkek, bir aşık, bir baba, Reza (Şahap Hüseyni).

Konuşurlarken, hani daha ağızlarından bir kelime çıkmadan hemen önce mahcup olmaya başlayan insanlar vardır; peltek insanlar. Onlar diğer insanlardan, onlar bizlerden farklıdır. Ben böyle inanıyorum daha doğrusu. Pelteklik mahcubiyeti arttıran sebeplerden biridir benim için. İşte ben bu filmi izlerken aşkın o ateşini kuvvetlendiren, aşkın o yakıcılığını ve cazibesini yükselten bir şeye şahit oldum ama adını koyamadım. Samimiyet? Muhabbet? Fedakârlık? İyi niyet? Hoşgörü? Sadakat?…

Hayır hayır, bunların hiçbiri değil. Bu saydıklarımızın hiçbiri aşka haricen zerrece dokunabilecek şeyler değil, bunlar zaten parça parça aşkın içinde olan fakat aşkın sabitesi olmayı başaramayan şeyler. Benim bahsettiğim tamamıyla daha farklı bir kavram. Bu filmi izlerken adını koyamadığınız o şeyin cazibesi sizi alıp bir buçuk saat boyunca bir ateşin etrafında dolandırıyor, sıcaklığını, kendisine çeken cazibesini hissettiriyor fakat sizi içine atmıyor. Meryem ve Rıza’nın aşkından sonra o ateşin içinde değil dışında kalıyor olmanız canınızı daha çok yakıyor. Çünkü insan iki ateş arasındadır. Aşkın ateşi içinde yok olmuyorsanız, cehennem ateşinin içinde helak oluyorsunuz. Başka bir seçeneğiniz yok.

Meryem ve Rıza, diğer insanlardan farklı. İçinde yaşadığımız dünyanın içinde yaşadığımız çağında içinde bulundukları durum, hastalık olarak nitelendiriliyor belki fakat bu filmi izleyip de kim böyle hasta olmak istemez ki? Onları birbirleriyle tanıştıran daha doğrusu tanışmalarına vesile olan şey de zaten onları diğer insanlardan farklı kılan durumları. Film kısa bir tanışma hikâyesinin hemen ardından olayın göbeğine giriyor. Mutlu bir ailenin olmazsa olmazlarını ortaya sererek; bir anne, bir baba ve bir evladın hayatlarının bir iki haftalık kesitini sunuyor. Burada filmi anlatacak değilim, zaten film yazılarının nasıl yazıldığını bilmemekle birlikte filmi anlatan yazıları da sevmediğimi belirteyim fakat şunu söylemeden de geçersem yazdığım bu yazı çökecekmiş gibi hissediyorum. Bu filmi bir ben izleseydim ve yeryüzünde başka kimse izlemeseydi, yönetmen bu durumdan şikâyetçi olmazdı. Fakat ben izledikten sonra benden sonra da bir kişinin izlemesini istiyorum. İstiyorum denemez aslında buna, benden sonra da bir kişinin izlemesi gerekiyor. Böyle zamanlarda Nietzsche’nin şu sözü geliyor aklıma, “Büyük insanlar zorunludur.” O büyük, o benim gibi muhakkak bu filmi izlemesi gereken ama filmin varlığından bile habersiz olan o insan bu filmi kaçırmıştır, ıskalamıştır belki. Yazıyı okuyup filmi izleyen birçok kişi, söylediklerimin çoğunu hatta belki hiçbirini göremeyecek, bulamayacak filmin içinde. Canımız sağ olsun. Ama o bir kişi izlerse… O izledikten sonra zannediyorum zorunluluk yerini bulmuş olacak hem yönetmen için, hem senarist için, hem oyuncular için hem benim için. Bu yazıyı böyle, yani kelimeleri cümleleri yorarak anlatmayabilirdim belki ama dilim başkasına dönmüyor. Bunca yorgunluğa rağmen yazdım çünkü bu benim yükümlülüğümdü. Nietzsche’den bir söz söyleyip de buraya İbn-i Arabi’den bir söz bırakmamak edepsizlik olurdu. O halde şunu hatırlayalım, “Benim dayanağım yükümlülüğümdür”.

Resim Havuzu (Havz-ı Nakkaşi)

Bir filmden çok daha fazlasıydı benim için, çok film izlemiş biri değilim fakat izlediklerim içinde de en iyisiydi.

H. Bayraklı, 313

Howze Naghashi

Meryem ve Rıza aynı kaderi paylaşan bir çifttir. Fakat aralarına aynı kandan olup ayrı kadere sahip Süheyl katılır. Süheyl, yaşının getirdiği heyecanı ailesinde bulamamaktadır ve arayış içine girmiştir.

Meryem ve Rıza’nın monoton fakat huzurlu hayatı; aksilikler zinciri karşısında dik durmaya ve pişmanlıklarını telafi etmeye çalışacaktır. 6. uzun metraj filmi olan Maziar Miri, insan iç dünyasının, gerçek dış dünya kadar acımasız olmadığını fakat ondan daha güçlü olduğunu sübliminal mesajlar desteğiyle empoze etmiş. İran sinemasının saygın ve özgün örneklerinden birine imza atan Miri toplumsal mesajlara da yer vermiş, engelli bireylerin toplumda “normal olmayan” şeklinde tanımlanmasını gündeme getirmiş. 2001 yapımı olan “I am Sam” filmi ile paralel temaya sahip bir işlenişin yanı sıra oyunculuklar oldukça başarılı. Sean Penn tiplemesine yakın bir Shahab Hosseini oyunculuğu oldukça doyurucu olmuş.

Çaresizlik içinde olan bir çift ve tekdüze hayattan sıkılan, büyüme çağındaki bir çocuk ile arasındaki kopukluğu tutabilecek tek şey sevgi kavramıdır. Doğuştan gelen engellerle sistemin getirdiği engellerin birleşmesi, sevgi kavramını öldürmeye yeterli olabilecek mi? Rıza ve Meryem’in masum dünyası, Süheyl’in heyecanına ayak uydurabilecek mi? Hayatın içinden bir çok kesitlerle soruları cevaplayan film aynı zamanda İran kültürünü lanse etmeyi de iyi başarmış.

İnsanoğlunun çaresizliği ve toplumun “anormal” görünen insanlara karşı bakış açılarını sosyolojik bir açıdan yansıtmış. Aşk ve sevginin zeka ile değil de kalp ile bağlı olduğu ise psikolojik bir dille anlatılmış. Aklın kandırılması her ne kadar kolay olsa da insan kalbinin kolay kanmayacağını çarpıcı şekilde vurgulanmış.

Film, İran Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü kazanmış ve aynı zamanda Asia Pasific ödüllerinde UNESCO ödülüne de layık görülmüştür.

Çarpıcı müzikleriyle filmin atmosferi ve duygusallık ön plana çıkmış. Aynı duygusallık repliklerle de desteklenmiş.92 dakikalık kısa süresi ve akıcı ilerleyişiyle sıkmayan, aynı zamanda izlerken düşündüren, kıymet kavramını vurgulayan bir film olmuş. Yer yer sistem eleştirisi de yapan, edebi cümlelerle senaryoyu güçlendiren yapısı var. Son zamanlarda yükselişe geçen “popüler teknoloji sineması”nın arasında unutulmuş, mumla aradığımız gerçek duygular yansıtan bir senaryoya sahip. İran kültür ve sinemasının popüler olamayan, kıyıda köşede kalmış nadide filmlerinden “Resim Havuzu” mutlaka izlenmesi gereken bir yapım…

Resim Havuzu

İran filmi; Resim Havuzu

Meryem ve Rıza zihinsel engellidir. Bu sebeple davranışları ve hayatı algılayışları diğer yetişkinlerden farklıdır. Oğulları Süheyl ilkokul çağına gelmiştir ve artık ailesinin diğer yetişkinler gibi olmadığını fark etmektedir. Süheyl, arkadaşlarının ailelerine özenmekte ve ailesinin toplum içerisindeki davranışlarından rahatsız olmaktadır.

Meryem ve Rıza birbirlerine aşk ile bağlıdır. Süheyl’in mutlu olması için de çabalamaktadırlar. Bir gün Süheyl’in okulundan annesine toplantı daveti gelir ve olaylar gelişir. Süheyl ailesini kendisine yakıştıramıyordur ve annesinin okula gelmesinden rahatsız olmuştur. Süheyl kendi ailesini seçmeye karar verir ve 10 yaşındaki bir çocuk için son derece radikal bir adım atacaktır.

Süheyl’in seçimi, vazgeçişi ve kararlı tavrı dikkat çekmektedir. Süheyl özgür iradesi ile seçtiği aileyi zamanla kendi ailesi ile karşılaştırmaya başlar. İnsanın dayatılmış toplum normlarına karşı aciziyeti ve duygusal bağa direnen duruşu muazzam işlenmiştir. Bir diğer taraftan ise uzak durulan anlarda dahi gönül bağı ile ilişki kurulanlardan ayrı kalınamayacağı sıcak ve farkındalık yaratan bir üslup ile anlatılmıştır.

Başrol oyuncuları Nigar Cevahiriyan ve Şahap Hüseyni film boyunca gerçek birer engelli gibi performans sergiliyor.

“İsminin anlamını biliyor musun?
Bir yıldızın adı…
Eğer görebilirsen çok güzel bir yıldızdır.”

Görebilme yetisini yeniden keşfedebilmek için beyaz perdeye taşınmış bir senaryo, her saniyesi izlemeye değer.

Resim Havuzu

Yönetmen: Maziar Miri
Yapım: 2013 / İran İslam Cumhuriyeti
Tür: Dram, Aile
Süre: 92 Dakika

Oyuncular: Şahap Hüseyni, Nigar Cevahiriyan, Fereşte Sadr Urefai..

Sinemayı, film izlemeyi, anlatılan bir hikayenin içinde kaybolmayı hepimiz severiz. Sinema günlük hayatın koşuşturması içinde sığındığımız liman olur çoğu zaman, Kendi hayatlarımızdan biraz olsun uzaklaşıp, hikayelere sığınırız. Filmin konusu ne olursa olsun, insan zaman zaman film izlerken kendini o kahramanların yerine koyarak empati yapmaya çalışır. Sinema tarihinde dramı sahiplenmiş ve bize en doğal haliyle dram hikayeleri anlatan filmlerin çoğu ise İran sinema kültürüne ait filmlerdir. İran sineması bize dram hikayeleri anlatırken aynı zamanda insana, hayatı, inancı, Allah sevgisini de en doğal şekilde sorgulatır.

İran sinemasında alışkın olduğumuz dram yüklü ve etkileyici filmlerinden biri de iranlı yönetmen Maziar Miri imzası taşıyan 2013 yapımlı Resim Havuzu filmi olarak karşımıza çıkıyor. Resim Havuzu farklı hikayesiyle, diğer insanlardan farklı olarak yaşamak zorunda olan karakterleriyle, izleyicileri derinden etkileyen, içerisinde aşk, zorluklar, farklılıklar barındıran ve mutlaka izlenmesi gereken bir film.

Filmde, ilk olarak bize göre farklı olarak dünyaya gelen yetişkinler olan, Meryem ve Rıza ile tanışıyoruz. Gerçek hayatta etrafımızda çoğu zaman karşılaştığımız ve belki de hayatlarını önemsemediğimiz, farklı insanlardan olan Meryem ve Rıza’nın hayatlarında karşılaştıkları zorluklara, bu zorlukların üstesinden sevgi ile, mücadele ile nasıl geldiklerine, ilk kez bu kadar yakından tanıklık etme şansı tanıyor bize İranlı yönetmen Maziar Miri.

Önyargılarımız, içinde bulunduğumuz dünya, yaşadığımız çevre Meryem ve Rıza’nın bizden farklı olduğunu söylüyor, hatta onları hasta olarak nitelendiriliyor ama bu filmi izleyip de onların hayatlarına, mahçupluklarına, saflıklarına şahid olduğumuzda, ön yargılarımızdan eser kalmıyor ve onlardan birine dönüşmüş olarak buluyoruz kendimizi. Onlar bu farklılıklar sayesinde birbirlerini bulmuş, normal insanlardan çok daha mütevazi ve iyi yaşayan kişiler. Bu mutlu aile tablosunda, sahip oldukları evlatları ise onların farklılıklarıyla yüzleşmek zorunda kaldıkları ve çok zorlandıkları nokta oluyor. Ancak mutlu bir ailenin olmazsa olmazlarını bir anne, bir baba ve bir evlad değil mi zaten. Güçlü aile bağları ile, sevgi ile, inanç ile üstesinden gelinemeyecek bir dert ve sıkıntı var mı zaten dünyada? İşte Resim havuzu filmi tam olarak bize bu sorunun cevabını, güçlü ve sarsıcı bir hikaye ile yanıtlamaya çalışıyor.

Bilge Kepir

Resim Havuzu

2013 yılına damgasını vuran İran filmi izleyicisine bir aşk ile beraber sürükleyici yapısı ile seyir keyfi sunmaktadır.

Meryem ve Rıza karakterleriyle sahnelenen filmde çift, normal dünyaya gelen insanların aksine gerçek bir aşk etkisi ile çok farklı bir hayat yaşamaktadırlar. Maziyar Miri‘nin yönetmenliği eşliğinde izleyiciyi etkileyen bu film hem düşündürücü hem de bir hüzünlü hayat hikayesinin realist biçimde aktarımını sağlamaktadır.

Bir anne ve çocuğun ev dışında gösterdikleri uzaklık durumunu özgün bir şekilde gösterişe sunan ve masum bir çocuğun bu durumdaki yaşadığı zorlukların anlatıldığı film eşsiz bir izleme keyfi sunuyor. Çocuk karakteri, yaşadığı zor bir hayatın ve geçen yalnız zamanının kendi gibi çocuklarında yaşamamasını istemekte, bol bol dua etmektedir. Evden zor şartlar sonucu ayrılmak zorunda kalan bir kadının yaşamını anlatmaktadır.

Şahin1994

Resim Havuzu

Resim Havuzu” asıl adıyla “Havz-ı Nakkaşi” uluslararası gösterimlerdeki adıyla ise “Painting Pool” 2013 yapımı bir İran filmi. Yönetmenliğini ve senaristliğini Maziyar Miri’nin üstlendiği film Tahran’da geçiyor. Rıza, Meryem ve oğulları Süheyl’in konu alındığı film ulusal ve uluslararası alanda bir çok ödül ve adaylığa layık görülmüş.

Resim Havuzu; Rıza ve Meryem’in bir hastane koridorunda karşılaşmasıyla başlıyor. Belgelerinin imzalanmasını bekleyen ve sabırsızlanan Meryem’e doktor aynı belgeleri bekleyen Rıza’nın yanına oturup beklemesini rica eder. Birbirlerini görmeleriyle sevgileri başlar ve ilerleyen zamanlarda bu sevginin bir de meyvesi olur: Süheyl.

Meryem ve Rıza son derece sevgi dolu birer anne ve babadır. Bir ilaç fabrikasında ilaç paketleyerek hayatlarını sürdürürler. Akıllı ve neşeli evlatları Sühely 4. sınıfa devam etmektedir. Suheyl’in en yakın arkadaşı da aynı zamanda öğretmeninin çocuğudur; okuldan sonra birlikte ders çalışırlar. Meryem resimler çizmekten, Rıza ise evlerinin çatısındaki güvecinler ile vakit geçirmekten hoşlanır. İş saatleri dışında bakkaldan siparişleri götürmek gibi küçük işlerle de uğraşırlar ancak yine maddi anlamda biraz sıkıntı çekerler. Birlikte mutlu bir hayatları vardır. Mutlu ama farklı. Çünkü Meryem ve Rıza diğer insanlardan oldukça farklıdır. Onlar özeldir. İkisinin de normal hayatlarını devam ettirebilecekleri düzeyde zihinsel engelleri vardır. Ancak bu birbirlerini ve evlatlarını çok sevmelerine asla engel olmamıştır.

İnsanların engelli bireyleri karşı olan tavırlarını, bu bireylerin hayatlarını devam ettirmeye çalışırken üstesinden gelmeye çalıştıkları zorlukları anlatan son derece dokunaklı bir film “Resim Havuzu“. Sağlıklı insanlar için son derece basit günlük durumların farklı insanlar için ne kadar zor olabileceğini ama sevme yetisinin, şefkatin, fedakarlığın, neşenin ve umutların tüm bunlardan bağımsız hepimize ait duygular olduğunu gözler önüne seriyor.

Süheyl her ne kadar anne ve babasını çok sevse de diğer insanların yanında onlardan utanmaktan kendini alıkoyamaz. Annesinin öğretmeninin daveti üzerine okula gelmesinden utanç duyar. Annesi hep aynı yemekleri yaptığı için mutsuz olur. Gözlüğü kırıldığında beğendiği bir modeli karşılayamamaları, onu lunaparka götürmemiş olmaları, gittiklerinde ise annesinin korkusundan dolayı oyuncaklara binmeden geri geldikleri için Süheyl çok öfkelenir.

Bu durum eve gittiklerinde büyük bir kavgaya sebep olur. Oğullarını neşelendirmek için attıkları her adım onu daha da öfkelendirir. Babasının Süheyl’in arkadaşından aldığı ve dikkatli kullanması gereken VCD’yi yıkadığını söylemesi ve annesinin çizmeyi çok sevdiği resimlerin bulunduğu defteri göstermesinin ardından Süheyl öfkesine hakim olamaz ve annesinin resimlerini yırtar. Yine de onun peşinde gelip ona sarılmayan çalışan annesine sürekli aynı yemeği yaptığını, öğretmenle bile konuşamadığını söyler ve ikiniz de delisiniz diye bağırır. Tam bu anda babası kendisine engel olamaz ve Süheyl’e tokat atar.

Ertesi gün Süheyl, öğretmeninde ders çalışırken ondan annesi olmasını ister ve o günden sonra eve dönmez. Aynı gün çalıştıkları ilaç firması Rıza ile beraber bir çok işçiyi işten çıkartmıştır. Süheyl artık evde yoktur. Rıza işsizdir. Meryem ise tüm suçu kendinde görmektedir.

Filmin devamında sevgileriyle bütün bu ufak problemlerin nasıl kolayca aşıldığını izliyoruz. Sıcak baba oğul ilişkine, annelerin o derin sevgisine ve ne olursa olsun bir evladın anne ve babasından vazgeçemeyişine tanık oluyoruz.

Sevginin ve iyi niyetin hiçbir engel tanımadığını, bu güçle bütün korkuların, zorlukların üstesinden gelinebileceğini ve ailenin sahip olduğumuz en değerli hazine olduğunu etkileyici bir şekilde gözler önüne seren “Resim Havuzu“, bazen içinizi burkan, bazen sizi neşelendiren en çok da içinizi umut ışığıyla dolduran bir film.

Rumeysa Güner

Ellerin dert görmesin

“Ellerin dert görmesin”

Bu cümle filmde etkileyici birçok sahne arasından sıyrılıp adeta devleşiyor. Bir ekleme de biz yapmalı ve bu filmi çekenlerin elleri dert görmesin demeliyiz. Film diğer insanlardan daha özel bir çiftin hayatından kesitler sunuyor bizlere. Filmi izledikten sonra bu çifte daha “farklı” demenin mümkün olmadığını anladığım için daha “özel” deme gereği duyuyorum. Çünkü bu film aslında ne kadar aynı olduğumuzu gösteriyor bizlere. Fiziksel ve zihinsel farklılıklarımıza meydan okuyan bir gerçek var, oda “insan” olmamız diyor.

Bazı engelleri yüzünden çocuklarını neredeyse kaybetme aşamasına gelen çiftimiz, takdire şayan bir emek gösterecekler ve bizlere sevginin gücünü yeniden hatırlatacaklar. Neşeyle dolmaları için bazen bir elektrik kesintisi bile yetecek. Tebessümün ne denli kıymetli olduğuna hep birlikte şahitlik edeceğiz. Adeta yokluk ve imkânsızlık mutsuz olmak için birer sebep değil,  gerçek mutluluğun sevgi ile yeşerdiğini anlayın artık diyor film.

Resim Havuzu, başarılı yönetmen Maziyar Miri’nin adeta daha önceki başarılarını taçlandıran bir başyapıt. İran sinemasına aşina olanların “Altın ve Bakır” filminden hatırlayacağı Nigar Cevahiriyan filmin başrol oyuncuları arasında. Başarıları ile ödüle doymayan aktör Şahap Hüseyni ise bu filmde başrolü üstlenen bir başka kıymetli isim. Filmde öğretmen rolünü üstlenen ve filme kuşkusuz renk katan Fereşte Sadr Urefai’yi de unutmamamız gerekiyor elbette.

Filmde insanlarla iletişimde sorun yaşayan çiftimizin çözüm için sahip oldukları tek şey içlerindeki katıksız sevgileri. Sık sık gözleriniz dolacak ve o anlarda filmde ki şu sahne kulaklarınızda çınlayacak;

“Hayır aslında erkekler ağlar

Yalnız ağlarken başını dik tutup ağla!“

Bir babanın çocuğu için yapabileceği fedakârlıkları görecek ve eminim ki ekranlarınızın başından filmi izlemeden önceki halinizden çok farklı olarak kalkacaksınız. Özürlerin en masumuna şahitlik edeceğiniz bu filmi muhakkak izlemenizi tavsiye ediyorum.

“Baban olduğum için özür dilerim Süheyl”

İyi seyirler dilerim.

Yeşil Kalem