Etiket arşivi: Allah’ın Boyası

Cennetin Rengi

The Color of Paradise / Cennetin Rengi

Küçük Muhammed, Tahran’daki bir körler okulunda yatılı olarak eğitim görmektedir. Kör olarak doğmuştur ve çevresindeki dünyayı dokunarak ve işiterek anlamaya çalışmaktadır.

Okulu yazın tatile girdiğinde babası onu almak ve köyüne götürmek üzere okula gelir.

Muhammed’in annesi ölmüştür ve babası yeni bir evlilik planlamaktadır. Özürlü bir çocuğun evlilik planlarını bozacağından endişelenen baba sürekli olarak ondan kurtulmak için çareler arar.

Köyde ise Muhammed’i yazı birlikte geçirecekleri sevecen iki kız kardeş ve yaşlı ninesi beklemektedir.

Ayrıca filmin sonunda çocuk yine masalsı bir şekilde canlanmaktadır.

Cennetin Rengi

Rang e Khoda / Allah’ın Boyası / The Color of Paradise / Cennetin Rengi [1999]

Kısaca konusundan bahsederek başlamak gerekirse; görme engelliler okuluna giden muhammed adlı âma çocuğun, okulun son günü evine gitme serüveni ile başlar hikaye. Devamında ise muhammedin babasının, onu istemeyen bakışları ile karşılaşırız. Bu bakışların nedenini öğrenmekte geç kalmadan sebebi ortaya çıkar….

Yürekleri dağlayan bu hikayeyi göz yaşları için de izlersin ve dersin ki kendine, bir çocuk yeter ki gülümsesin ve mutlu olsun, ben bütün nefsi arzularımdan vazgeçiyorum…

Bundan sonrası spoiler içeriyor…

Oyuncular o kadar anlamlı ve derin bakıyorlar ki, filmde konuşma olmasaydı bile yine her şey anlaşılırdı. Muhammed’in babasının ondan kurtulmak isteyen ama çaresiz bakışları. Babaanenin ise Muhammed’e karşı sevgi dolu bakışlarına karşı, oğluna o sitemkar bakışları her şeyi anlatıyordu.

1. Muhammed’in babasının bir kadınla evlenebilmek için Muhammed’i gözden çıkarması bana şu kaideyi tekrar idrak ettirdi. Bir erkek kadın için çocuğundan vazgeçebilirken, bir kadın asla erkek için çocuğundan vazgeçmez.

2. Bir çocuk ne kadar masum, her türlü olumsuzluğa rağmen hayata karşı mutlu, öğrenmeye açık. Aynen Muhammed gibi Ama biz büyükler öyle mi? Önümüze çıkan ilk parkurda pes ediyoruz. Çocuklardan almamız gereken çok ders var biz büyüklerin.

3. Muhammed’in marangozla konuşma kısmı sizce de ne kadar az şükrettiğimizi hatırlatmıyor mu?

Filmin son sahnesi için bende son söz olarak şunu söylemek istiyorum; son pişmanlık fayda etmez.

Reng-i Hüdâ

İran sinemasının usta yönetmeni Mecid Mecidi’nin bir başka güzel filmiyle karşınızdayız. 1999 yılı yapımı filmin orijinal ismi “Rang-e Khoda”dır ve Türkçeye “Allah’ın Boyası” ismiyle çevrilmiştir. Fakat İngiliz dili ve kültüründe bu mefhum karşılanamadığından İngilizce “The Color Of Paradise” , yani “Cennetin Rengi” ismiyle de bilinir. 1 saat 30 dakika süren film, İMDB otoritelerince 8.2 puanını fazlasıyla hak ederek almıştır.

Film, gözleri doğuştan görmeyen fakat kâinatı adeta “kalp gözüyle” arayan küçük Muhammed’i ve onun babasıyla olan hikâyesini anlatır. Filmle ilgili enteresan bir detay mevcuttur. Muhammed rolünü çok iyi oynayan Mohsen Ramezani, gerçek hayatta da görme engellidir ! Bu bilgiyi öğrendikten sonra daha farklı merhamet katmanlarında izliyoruz filmi. Nitekim Rang-e Khoda, sadece İran sinemasının değil, dünya sinemasının da en iyi dram filmleri arasında gösterilmiştir.

Film, her güzel işin başlangıcı olan “besmele”nin ekranda çıkan yazısı ile başlar. Ve ardından bir nidâ ile devam eder: “Ey gören fakat görünmeyen ! Yalnız seni ister, yalnız seni zikrederim !..”

Karanlık ekranda “bu kaset kimin ?” ve “benim” diyalogları arka planda duyulur. Bu sorgulama bir müddet devam eder fakat ekran hala karanlıktır, herhangi bir sahne gösterilmemiştir. Bu karanlık ve belirsizlik ile Mecidi, belki de görme engellilerle 1 dakikalık dahi olsa bizlere empati yaptırmaya çalışmıştır. Teyipte çalan çeşitli müzik kasetlerinden sonra sıra yanık bir ağıt kasedine gelmiştir ve bu kimin sorusuna Muhammed “benim, ninemin” cevabı verecektir. Bu cevapla ekran açılır, burası Tahran’da bir görme engelliler okuludur. Öğretmen, okulun yaz tatiline gireceğini ve velilerin yakında çocuklarını almaya geleceğini öğrencilerine söyler. Bu sırada Braille alfabesi ile yazılar yazan görme engelli kardeşlerimizin enteresan dünyasına da konuk oluruz. Muhammed ve arkadaşlarının dünyasından içeri girdiğimizde, aslında ne kadar boş şeyler için üzüldüğümüzü, küçük şeylerle nasıl mutlu olunabileceğini anlar, tefekkür ve şükür ederiz.

Tatil günü gelip çatar, çocuklar birer ikişer kendilerini almaya gelen ailelerine kavuşur. Fakat Muhammed’in babası bir türlü gelmez. Muhammed bekler, bekler, ve bekler… Bu ne uzun bir intizârdır ! Küçük Muhammed için saniyeler asırdır, kâinat ise kocaman bir sır… Bu bekleyiş esnasında ayrıntı fakat önemli bir sahne görüyoruz. Muhammed beklerken yerden bir kuş sesi duyar. Belki gözleri görmüyordur fakat kulakları iyi duyuyordur ve o cesaretlidir. Sese gider, kediyi kovar, ağaçtan düşmüş kuşu ağaçtaki yuvasına koyar. Çünkü Muhammed, en yüksek buzdağlarını merhametten eritecek kadar sıcak kalplidir. Bu kuşun sesini film boyunca ara ara duyuyoruz.

Uzun bekleyişten sonra gelir Muhammed’in babası… Fakat heyhat ki ona ondan utanan bakışlarla bakar. Öğretmene Muhammed’i götüremeyeceğini söyler. Annesi öldükten sonra onun bakımını yapamıyorum der. Fakat bu mümkün değildir. Baba Muhammed’i mecbur alır ve köyünün yolunu tutar. Yol uzundur, az giderler uz giderler, dere tepe düz giderler. Selvi boylu ağaçların yanlarından geçerler, yeşil yeşil tarlalara selam verir geçerler. Muhammed, bazen yolda çıkarır arabadan elini ve rüzgârı yakalamaya çalışır, bazen bir dere kenarında akan suyu tutmaya çabalar. Dokunur, hisseder, ve okumaya uğraşır kâinat kitabını… Bu masalsı yolculuğun ardından Muhammed, çok sevdiği kardeşleri ve ninesine kavuşmuştur. Ondan mutlusu yoktur artık.

Fakat bu mesutluk ânı uzun sürmeyecektir. Yeni bir evlilik yapmayı planlayan Muhammed’in babası, bu yüzden evde Muhammed’i istemez ve Muhammed’in istikbâlini öne sürerek onu görme engelli bir marangozun yanına çırak vermeye götürür. Üzgün Muhammed’in gözyaşları marangoz ustasının ellerine düştüğü zaman marangoz ne olduğunu sorar ve bu dramatik sahnede Muhammed’in meşhur yanıtıyla karşılaşırız: “Kimse beni sevmiyor. Ninem bile ! Kör olduğum için herkes benden kaçıyor…Öğretmenimiz, Allah’ın bizleri diğer kullarından daha çok sevdiğini söylüyor ama, ben de diyorum ki, madem öyle bizi kör yaratmazdı. Ki böylece O’nu görebilelim. Öğretmenimiz dedi ki, Allah görünmezdir, O her yerdedir, O’nu hissedebilirsin. O’nu parmağının uçlarını kullanarak görebilirsin. Ben de Allah’ı bulana kadar ellerimle her yere dokunacağım ! Ve bulduğumda da, kalbimin tüm sırları dahil, her şeyi anlatacağım…”

Muhammed’in hasretine daha fazla dayanamayan Nine hastalanıp vefat eder. Annesinin ölümüyle yıkılan Muhammed’in babasına bir kötü haber de kız tarafından gelir ve evlilik hayali suya düşer. Kederli baba Muhammed’i marangozdan geri almaya gider. Dönüş yolunda ırmak üzerinden geçen at üstündeki Muhammed, tahta köprünün birden yıkılmasıyla çağlayan suya düşer. Vicdanıyla nefsi arasında kalan baba, acaba Muhammed’i kurtaracak mıdır ? Sürpriz sonuyla beraber yürekleri dağlayan “Allah’ın Boyası” filmini seyretmenizi ısrarla tavsiye ederiz.

Cennetin Rengi

Cennetin Rengi, görme engelli bir çocuğun, Muhammed’in sadece dokunma ve duyma hislerini kullanarak dünyayı ve çevresini anlama çabasını konu edinmektedir. Muhammed’in annesi hayatta değildir. Babası ve iki kız kardeşi ve birde çok sevdiği babaannesi şehre uzak bir köyde yaşamaktadırlar. Muhammed şehirde okula devam etmektedir. Fakat yaz dönemi geldiği için okul kapanır ve Muhammed köye babasının yanına dönmek durumunda kalır.

Babası yeni bir eş adayı ile evlenmeyi düşünmektedir fakat görme engelli Muhammed’in bu evlilikte sorun olacağını düşünür ve onu köye getirmek istemez. Dram türündeki İran yapımı bu film baba -evlat ilişkilerini, görme engelli bir çocuğun hayatın anlamını, Allah’ı anlama çabasının yoğun duygular içinde işlemektedir.

Hayatı kapalı gözler ile yakalamaya ve ona dokunmaya çalışan bir çocuğun hikayesinde, insana dair çok şey var. Sosyal Hizmet gönüllülerinin bu filmden keyif almanın dışında da çok şey elde edeceği kanaatindeyim.

Sosyal Çalışma

CENNETİN RENGİ’Nİ GÖRMEK

Biliyorum hiç belli olmayacak. Ancak yazarken en çok duygulandığım yazı bu olacak… 1999 yapımı “Cennetin Rengi” filminden bahsetmek istiyorum. Bu filmdeki duygular öyle gerçekçi ki… Bir film insanı bu kadar etkileyebilir. Yazarken bile filmin bazı sahnelerini düşündükçe içim parçalanıyor. Yönetmen, muhtemelen bu çarpıcı etkiyi yaratmak istemiş ve çok güzel başarmış…

Cennetin Rengi, görme engelli bir çocuk olan Muhammed’in hikayesini anlatıyor. Tahran’daki körler okulunda yatılı eğitim gören Muhammed, yaz tatili için ailesinin yanına gelir. Babaannesi ve iki kız kardeşi onu sabırsızlıkla beklerken; babası onu almaya bile geç gelmiştir. Annesi öldüğü için, babası yeniden evlenecektir. Ancak Muhammed kör olduğu için, onu bu evliliğe engel olarak görür ve ondan kurtulmayı ister….

Görme engelli bir çocuğun dünyası bu kadar güzel anlatılır. Muhammed’i canlandıran çocuk oyuncu Muhsin Ramazani de görme engelli… Yani rol yapmıyor, kendini oynuyor. Öyle güzel oynuyor ki… Bazı sahneleri gerçek hayatında da yaşadığını anlıyorsunuz. Bunu bilmek sanki insanı çok daha derinden etkiliyor. Hani bir an, “Film icabı, rol icabı işte…” dersiniz ya… İşte burada diyemiyorsunuz!

Muhammed ve babaannesi Aziz’in sevgileri görülmeye değer… Her sahnesi akıllarda kalacak kadar etkili… Babaannesi ona okumasını öğütlerken “…Senin durumunda meslek sahibi olmuş pek çok insan var. Tek engel cehalettir…” diyor. Yaşlı, eğitim almamış, köylü bir kadının ferasetine hayran kalıp “İnsan olmak başka bir şey…” diyorsunuz.

Bir sahnede Muhammed, elinden tutan babaannesine “Senin ellerin bembeyaz, aziz…” diyor. Babaannesi “Ne beyazı, iş yapmaktan nasırlaşmış, kırışık kuru bir el işte…” diye cevaplıyor. Muhammed bunun üzerine “Sen çok iyi birisin. Senin ellerin bembeyaz…” diye karşılık veriyor. Anlıyoruz ki Muhammed’e göre iyiliğin ve iyilerin rengi beyaz!

Filmde öyle dokunaklı sahneleri var ki… Hele Muhammed’in ağladığı sahne insanın içini koparıyor. Yanında kaldığı marangoz ustasına “Kimse beni sevmiyormuş. Ben ona ağlıyorum. Ama sebebini biliyorum. Beni kör olduğum için istemiyorlar. Öğretmenimiz Allah’ın körleri sevdiğini söyler. Ben de bir keresinde “Madem seviyor neden bizi kör etti? Neden kendisini görmemize izin vermedi? diye sormuştum. Öğretmen de Allah’ın görünmez olduğunu söylemişti. Ama O’nu her an her yerde hissedebilirmişiz. Ellerimizi uzatırsak O’na ulaşabileceğimizi söylemişti. O günden beri her yerde Allah’ı arıyorum. Ellerimi uzatıp O’na ulaşmayı bekliyorum.” dediği sahne için bile seyredilir.

Cennetin Rengi‘nin sade, duygu yüklü, sürükleyici ve etkileyici bir anlatımı var. Yönetmen Mecid Mecidi çok başarılı… Senaryo da kendisine ait… Filmde oyunculuk, müzik, görsellik hepsi mükemmel… Yer yer belgesel tadında görüntüler var. Aldığı ödülleri fazlasıyla hak ediyor. İran sinemasını takdir etmemek mümkün değil… Onlar bu işi biliyorlar.

Cennetin Rengi‘ni görmediyseniz mutlaka seyredin. Film, gören görmeyen herkese bir şeyler söylüyor. Bu filmi seyrederken bir kez daha anladım ki, engelliyi engeli değil; engeli nedeniyle istenmemek, işe yaramaz görülmek ve sevilmemek üzüyor… Muhammed engeli ile barışık, sevgi dolu bir çocuk. Onu üzen ve zorlayan engeli değil. İstenmemesi ve sevgiden mahrum kalışı…

Aliye YÜCEL

Cennetin Rengi

Yeni yılda  izlediğim bir film hakkında yazarak devam etmek istiyorum. Filmin adı “Cennetin Rengi” orijinal adı ile “Rang a Khoda (Reng-i Hüdâ)” yani “Tanrının Rengi”. Film endüstrisi ve reklam sisteminin gücü bir arada düşünülürse batı kültürünün üretmiş olduğu filmlerin kalitesi yadsınamaz bir gerçektir. Gene de profesyonellik ve kapitalizm kendi antitezini doğurarak bağımsız sinemanın kapılarının aralanmasını sağlamıştır. Güney Kore, Hindistan ve İran gibi ülkelerden yönetmenlerin ortaya koyduğu olağanüstü filmler bağımsız sinemanın oldukça güçlü örneklerini sergiliyor.

1999 yılında İranlı ünlü Yönetmen Mecid Mecidi’nin senaryosunu yazıp yönettiği Cennetin Rengi izlemeye başladığınız andan itibaren izleyiciyi sessiz bir bilgelikle kendisine çekiyor. Film Muhammed Ramazani isminde görme engelli bir çocuğun eğitim gördüğü Tahran Görme Engelliler Okulunun yaz tatiline girmesi ile başlıyor. Yönetmen filmin ilk  beşinci dakikasında görme engelli Muhammed’e yuvasından düşen yavru kuşu el yordamı ile buldurur ve ağaca tırmandırarak çığlıklar atan anne kuşun yanına bıraktırır. İzleyenler dünyanın en masum ve savunmasız kahramanını işte bu ilk beş dakikada baş tacı eder. Filmin geri kalanı artık kıyamet kopmadıkça izlenecek ve akılda kalan bütün soru işaretleri tek bir el hareketi ile ötelenecektir. Bu küçük kahramanlığın öncesinde Muhammed; okul bahçesinde saatlerce babasının gelmesini beklemiştir. Diğer öğrencilerin aileleri gelmiş ve yaz tatilini geçirmek üzere İran’ın çeşitli şehirlerine gitmişlerdir. Baba geçte olsa gelir ve evlerine gitmek üzere okuldan ayrılırlar.

Küçük Muhammedin ailesi İran’ın yemyeşil bir dağ köyünde yaşamaktadır. Annesi bir kaç yıl önce ölen Muhammedin Babası, iki kızı ve yaşlı annesiyle birlikte sade bir hayat sürmektedir. Baba komşu köyden genç bir kadınla evlenmek ister ve görme engelli oğlunun yeni evliliğinde uğursuzluk getireceğine inanmaktadır. Bir yandan evini yenilerken bir yandan da oğlundan kurtulmanın yollarını aramaktadır. İran dağlarının eşsiz tabii güzelliği içerisinde zaman geçip giderken olaylar hiç kimsenin istediği gibi gelişmeyecek ve dramatik bir hal alacaktır.

Gerçek hayatta da görme engelli olan Muhsin Ramazani oynamış yada yaşamış olduğu rol ile izleyenin düşünce dünyasını doyuracak kadar başarılıdır. Gözleriyle görememesi tabiata ve Tanrı ya olan merakını artırır ve herşeye dokunarak hissetmeye, anlamaya çalışır. Küçük Muhammed, kendi gibi küçük ellerini hissetmek için her uzattığında, dokunduğu sadece bir nesne değil sizin de kalbinizdir. Gönlünüzün derinliğinde kullanılmamaktan toz tutmuş olan karşıdakini anlama ve hissetme duyularınız harekete geçer ve kendinizi mutlu hissettirir. Acıma duygusu değildir hissettikleriniz, endişe etmeyin. Sadece uzun zamandır kimseye karşı kullanmadığınız karşıdakini anlama ve hissetme duyularınızın contaları gevşemiş su sızdırmaya başlamıştır.

Sinema izleyicinin nabzını tutan uluslararası Imdb sitesindeki oy oranı 10 üzerinden 8,2 yıldız alan film, kült filmler arasında olduğunu göstermiştir. Film Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’da gişe rekorları kırarak Oscar Ödülüne aday gösterilen ilk İran filmi olmuştur. Kanada Montreal Film Festivalinde Filmin Yönetmeni Mecid Mecidi Büyük Ödüle layık görülmüştür. Mecid Mecidi İran Sinemasını küresel film endüstrisinin gündeminde tutmaya devam edeceğe benziyor. İzlemiş olduğum bu ikinci film ile İran Sinemasını daha yakından takip etmem gerektiğini inanıyorum. Cennetin Rengini izledikten sonra yaptığım küçük bir araştırma sonucu Çok sevdiğim İranlı Müzisyen Muhsin Namcu’nun bu filme bir şarkı bestelediğini de öğrendim. Ben şarkıyı keyifle dinlerken filmi izleyecek olanlara da iyi seyirler diliyorum.

Serdar ÖZCAN, Okur ve Gezer

CENNETİN RENGİ

Cennetin Rengi… Özgün adı Rang-e Khoda (Reng-i Hüda / Allah’ın Boyası); ama daha çok İngilizce adı The Color of Paradise ile biliniyor. İranlı yönetmen Mecid MECİDİ’nin katıldığı on üç festivalden de ödüller ve adaylıklarla çıkmış başarılı bir çalışması. İran sineması için mükemmel bir örnek.

Küçük Muhammed (Muhsin RAMAZANİ) kördür ve körlere eğitim veren devlet okulunda yatılı okumaktadır. Dönem sonu geldiğinde tüm aileler gelip çocuklarını alırken Muhammed de babasının (Hüseyin MAHCUB) kendisini almasını beklemektedir; ancak ilk gün gelen giden olmaz.

Önemli bir sahne: Babasını beklerken Muhammed bir yavru kuşun yuvasından düştüğünü işitir, daha doğrusu işittiği sesten ötürü ortada tehlikeli, sıra dışı bir durum olduğunu anlar. Yavruyu yemeye gelen kediyi kovar, sesi takip ederek yavru kuşu bulur, zor da olsa ağaca tırmanır, dal dal dolaşıp yuvayı bulur ve yavruyu anneye emanet eder. Bu sahne bize Muhammed’in zekasını, duyarlılığını, doğa sevgisini, azmini, hırsını anlatan uzun ve güzel bir sahnedir.

Muhammed zeki bir çocuktur; öğrendiği braille alfabesiyle dokunduğu her nesneden üzerindeki pürüzlerle bir isim yaratmaya çalışmakta, bilgilerini doğayla bütünleştirerek kendi dünyasında bir oyunda, bir arayıştadır. O kadar ki Muhammed kuşların seslerine bile kör alfabesindeki gibi nokta değerler vererek onların dilini çözmeye çalışmaktadır; zira kuşların konuştuklarından emindir. İleri sahnelerde görürüz ki aslında bu hareketleri Muhammed’in Allah’a ulaşma çabasıdır, O’nu bulma gayretidir. Hz. Süleyman’ın kuşlarla konuşması üzerinden giderek Muhammed’in nasıl bir değer dünyasında yer almaya çalıştığı sonucuna ulaşabileceğimiz kanısındayım.

Dönem sonu okuma yazma sınavında Güneş’i yazarlar. Güneş dünyayı aydınlatır, ısıtır, enerji kaynağıdır ve güneşli günlerde hava aydınlık olur. Bu satırları öğretmenin ağzından duyduğumuz gibi bir kez de yazdıklarını parmaklarıyla okuyan Muhammed’in ağzından duyarız ve bu durum bizi güneş metaforuna zorlar. Köyüne dönerken nenesine ve kız kardeşlerine hediye alacak kadar duyarlı olan Muhammed’in Güneş’i köyü ve ailesidir. Film süresince benzer göndermelerle Muhammed’i çok başka bir değere yerleştiririz ister istemez ki Muhammed bu değeri fazlasıyla hak eden bir çocuktur. Belki de onun insanüstü -görmeye alışık olduğumuz insanın üstü- yapısıyla şiirsel bir ifadede yeniden hayat bulmasına şaşırmamaya alıştırırız kendimizi.

Muhammed okulda babasını bekleyedursun, babası bir gün sonra gelir Muhammed’i almaya; ancak Muhammed’i eve götürmeye çok da niyetli değildir bu aksi, suratsız adam. Geçimini dokuduğu halı ve kilimlerle sağlayan baba Ramezani neredeyse sadece halılarını satmak için gelmiştir şehre. Okul kapanmaktadır; babası mecburiyetten Muhammed’i alır, halılarını satar ve uzunca bir yoldan eve, köye, güneşe dönerler. Muhammed nenesine (Selime FEYZİ), kardeşlerine, rüzgâra, kuşlara, ağaçlara, eşsiz güzellikteki doğasıyla insanı büyüleyen köyüne kavuştuğu için çok mutludur. Ancak onu bekleyen bir tehlike vardır: Babası ölen karısının ardından yeniden evlenmek istemektedir ve evlenmeyi düşündüğü kızın ailesine Muhammed’den bahsetmemiştir bile; çünkü Muhammed onun için bir yüktür, bir utanç kaynağıdır.

Muhammed evinde, kardeşleriyle ve çok sevdiği nenesiyle kalmak isterken babası evliliğine bir engel olarak gördüğü Muhammed’i kendisi gibi kör bir marangozun yanına yamak olarak verir. Babasının oğlundan utanmasıyla, onu bir yük olarak görmesiyle gelişen bencilliği çok yanlış bir noktaya götürecektir aileyi. Muhammed’in marangoza (Murtaza FATİMİ) anlattıkları yürek yakıcıdır. O küçücük çocuk yürek yakan gözyaşlarıyla şunları söylemektedir:

“…Beni kör olduğum için istemiyorlar. Kör olmasaydım kasabadaki okula devam edebilirdim. Benden başka bütün çocuklar oradaki okulda okuyor; bense uzakta, körler okulunda okuyorum. Öğretmenimiz Allah’ın körleri sevdiğini söyler. Ben de bir keresinde ‘Madem seviyor neden bizi kör etti, neden kendisini görmemize izin vermedi?’ diye sormuştum; öğretmen de Allah’ın görünmez olduğunu söylemişti, ama onu her an her yerde hissedebilirmişiz. Ellerimizi uzatırsak ona ulaşabileceğimizi söylemişti. O günden beri de her yerde Allah’ı arıyorum, ellerimi uzatıp ona ulaşmayı bekliyorum.”

Önceki sahneleri tamamlar niteliktedir bu açıklama.

Muhammed isminden de küçük bir çıkarım yapmak isterim: Muhammed’i canlandıran oyuncunun asıl ismi Muhsen RAMAZANİ; muhtemelen gerçek bir oyuncu değil, ancak gerçekten kör bir çocuk. Filmde Muhammed’in babasına ‘Ramazani Bey’ diye seslenirler; yani Muhsen’in gerçek soy ismi filmde kullanılıyor, ama ismi Muhsen yerine Muhammed olarak değişiyor. Bu değişimi hem kişiliğiyle hem de son sahnedeki -benim yorumumla- cenneti bulma mecazıyla birleştirdiğimizde Muhammed isminin de boşa seçilmediği sonucuna varabiliriz.

Bir önceki filmi Cennetin Çocuklarıyla Oscar’a aday olan ilk İran filmi başarısını kazanmış Mecid MECİDİ. Bu filmde İran sinemasının neden dünya sinemasında ayrı bir yerinin olduğunu isbatlar nitelikte muhteşem bir senaryo, kurgu ve üslûp bulacaksınız. İnsan doğasını doğayla harmanlayıp gerçek bir dünya yaratmayı başarabilen bir çalışma.

Cennetin Rengi… gözle görülebilen bir renk midir? Kim görebilir ki cennetin rengini? Bizler cennet gibi bir doğasıyla Muhammed’in köyünü, rengarenk kilimler için üretilen boyaları görürken, zevkle seyrederken; her nesneye, her sese dokunmaya ve ondan bir anlam çıkarmaya çalışan, küçücük kalbiyle kendini Allah’ı bulmaya adamış Muhammed’in cennete dokunduğunu görebilecek miyiz acaba?

Bir başyapıt… kaçırmayın…

M. A. BÜTÜNER

CENNETİN RENGİ (RANG-E KHODA)

Cennetin Rengi (1999)

Görme özürlü genç Muhammed Ramazani, Tahran’da görme özürlü öğrenciler için olan yatılı bir okula başlar. Muhammed yaşamdan zevk alan parlak bir çocuktur.

Okulun yaz tatiline girmesiyle Muhammed; dul babası Hashem, iki kız kardeşi (Bahare, Haniye) ve büyükannesinin yaşadığı köye döner. Hem büyük annesi ve kız kardeşleri hem de Muhammed üç aylık yaz tatili için eve döndüğüne çok mutludur.

Diğer taraftan Haşim, çocuğuyla iyi iletişim kuramamaktadır. Görme özürlü çocuğuna ailenin utanç kaynağıymış ve bir yükmüş gibi davranır. Yeni nişanlısına Muhammed’in varlığından bile bahsetmez. Haşim, Muhammed’in sorumluluğunu başından savmak için elinden geleni yapar. Örneğin, Muhammed’i çırak olarak yanına almak isteyen görme özürlü marangoza vermeye çalışır. Bu ise Muhammed için kaygılandığından daha çok oğlu için kaygılanan büyük anne için tam bir yıkım olur.

Büyük anne, oğlunun yüreğindeki Muhammed’in hak ettiği ve can attığı karşılıksız sevginin kaybolmuş olmasından kaygılanmaktadır.

Eğitimle Diriliş

Cennetin Rengi (1999)

Cennetin Rengi 1999 İslami İran yapımı dramatik filmdir. Özgün adı Rang-e Khoda (Reng-i Hüda)’dır. İngilizce konuşulan ülkelerde The Color of Paradise adı ile gösterime sunulmuştur. Özgün ismi Allah’ın Boyası anlamına gelmektedir. Mecid Mecidi’nin senaryosu yazıp yönettiği filmin önemli rollerinde Hüseyin Mahcub, Muhsin Ramazani ve Selame Feyzi oynamışlardır. Film, çevresini sadece dokunarak ve duyarak anlamaya çalışan görme engelli küçük bir çocuğun dünyasını masalsı bir üslupla anlatır.

Filmin Konusu:

Küçük Muhammed (Muhsin Ramazani), Tahran’daki bir körler okulunda yatılı olarak eğitim görmektedir. Kör olarak doğmuştur ve çevresindeki dünyayı dokunarak ve işiterek anlamaya çalışmaktadır. Okulu yazın tatile girdiğinde babası onu almak ve köyüne götürmek üzere okula gelir. Muhammed’in annesi ölmüştür ve babası yeni bir evlilik planlamaktadır. Özürlü bir çocuğun evlilik planlarını bozacağından endişelenen baba sürekli olarak ondan kurtulmak için çareler arar. Köyde ise Muhammed’i yazı birlikte geçirecekleri sevecen iki kız kardeş ve yaşlı ninesi beklemektedir. Ayrıca filmin sonunda çocuk yine masalsı bir şekilde canlanmaktadır.

Film Hakkında Notlar:

Filmin yönetmeni Mecid Mecidi’nin bir önceki filmi Bacheha-Ye Aseman (Cennetin Çocukları) (1997) Amerikan Akademi Ödülü’ne aday gösterilen ilk İran filmi olmuştu. “Cennetin Rengi” ise bir Asya filmi olmasına rağmen ABD’de gişe rekoru kırarak yine bir ilki gerçekleştirmiş ve dikkatleri tekrar yönetmenin üzerine çekmişti.
Filme çeşitli yarışmalarda 10 ödül verilmiş, 8 kez de ödüle aday gösterilmiştir.

Film İran dışında ilk kez 1 Eylül 1999’da Kanada’da Montréal Film Festivali’nde gösterilmiştir. Bu festivalde “Büyük Amerika Ödülü” yönetmen Majid Majidi’ye verilmiştir.

Filmdeki çocuk oyuncu Muhsen Ramazani (Muhammed) gerçek hayatta da görme engellidir.

Yorumum:

Mecid Mecidi. Bu adamın filmlerini çok seviyorum ben, özellikle Cennetin Rengi’nden ayrı olarak bir de “Cennetin Çocukları”nı izlemenizi tavsiye ederim. Eminim bu hüzünlü ayakkabı hikayesini de beğeneceksiniz. Cennetin Rengi filmine dönersek film başlarken simsiyah bir ekranla başladı, Muhammed ile empati kurmak güzeldi. Muhammed’in “gözünden” dünyayı yaşattı 1 saat 25 dakikalığına da olsa. Muhammed ağladıkça ben ağladım, Muhammed sevdikçe ben sevdim doğayı, babaanneyi, kardeşleri, kuşları, balıkları, ağaçları her şeyi…

Muhammed’i babasının marangozun yanına çırak verdiği sahnede kütüğe oturur oturmaz ağlamaya başlayan Muhammed’e ustası soruyor “Aileni mi özledin?” diye. “Kimse beni sevmiyormuş. Ben ona ağlıyorum. Ama sebebini biliyorum. Beni kör olduğum için istemiyorlar. Öğretmenimiz Allah’ın körleri sevdiğini söyler. Ben de bir keresinde madem seviyor neden bizi kör etti, neden kendisini görmemize izin vermedi, diye sormuştum. Öğretmen de Allah’ın görünmez olduğunu söylemişti. Ama O’nu her an her yerde hissedebilirmişiz. Ellerimizi uzatırsak O’na ulaşabileceğimizi söylemişti. O günden beri her yerde Allah’ı arıyorum. Ellerimi uzatıp O’na ulaşmayı bekliyorum.” İşte bu sahnede kendimden utandım.

Bir de babasının evlilik için Muhammed’i engel olarak görmesi çok acı bir şeydi. Bu Muhammed gibi hassas bir çocuğa yapılan en büyük haksızlık.

-Nine senin ellerin neden beyaz?
+Benim ellerim beyaz değil ki oğlum, çalışmaktan kapkara oldular..
-Hayır nine, senin ellerin bembeyaz, iyiliğin rengi bu..

Şimdilik bu kadar, eminim beğenirsiniz. İzlediğinizde yorumlarınızla görüşlerinizi bildirirseniz çok sevinirim!

Görüşmek üzere!!

Caniko

Cennetin Rengi

Son yılların başarılı yapımlarına imza atan İranlılardan severek ve beğenerek izleyebileceğiniz muhteşem bir yapı olan Cennetin Rengi, hayata çevresini sadece dokunarak ve duymaya çalışarak devam eden görme engelli bir çocuk olan Muhammed’in öyküsünü anlatmaktadır.

Gözlerimiz hiç şüphe yok ki Cenab-ı Allah’ın bizlere bahşettiği en önemli organlardan birisidir. Gözümüz bizlerin dünyayı görmesini, dünyayı daha güzel yaşamamızı ayrıca daha güzel anlamamızı sağlar. Ya gözleriniz doğuştan olmasaydı. Ya da Cenab-ı Allah insanlara göz denilen organı hiç bahşetmemiş olsaydı. Hiç düşündünüz mü? Düşünmediyseniz sizleri düşünmek için bu harika İran filmini izlemeye ve bu dünyaya doğuştan gözleri görmeyen küçük çocuk Muhammed’in dünyayı elleriyle dokunarak, çevresinde olan sesleri duymaya çalışarak yaşamaya çalışmasını anlatıyor.

Küçük Muhammed gözleri görmediğinde dolayı körler okuluna gitmekte ve yazın evine yani köyüne dönmektedir. Annesi öldüğü için babası yeniden evlenmeyi düşünmekte ve gözleri görmeyen bir çocuğun kendisine ayak bağı olacağını düşünmektedir. Bu yüzden önce onu okuldan almamaya karar verir. Ancak okulun kuralları ve yazın orada kimsenin kalmadığı için kendisine bakacak kimse olmadığından dolayı bu durumu kabul etmiyorlar. Okulun Muhammed’i kabul etmemesi sebebiyle babası sürekli çareler arar. Köylerinde ise Muhammed’in iki kız kardeşi ve ninesi onu beklemektedir.

Taha Yasin ÖNAL, Mü’mince