Etiket arşivi: Altın ve Bakır

Altın ve Bakır

Altın ve Bakır” adlı İran filmi Tahran’da geçmektedir.

Seyyid Rıza, çok sevdiği eşi Zehra Sadat, kızları Atife ve bir de bebekleri emir Ali ile çekirdek bir ailedir. Rıza medrese dersleri alır. Zehra Sadat t ev hanımıdır. Yeni evlerine taşınırlar. Karşı komşu Hacı Hanım teyzedir. Down sendromlu, adı Ayda olan bir kız yeğeni ile yaşamaktadır.

Zehra Sadat, kocasına ara ara gözlerinin çift gördüğünü, halsiz hissettiğini, parmaklarının ve ayaklarının uyuştuğunu söyler. Bu durum son birkaç gün iyice sıklaşmaya başlar. Bir gece kızını uyuttuktan sonra kocasıyla koşurken ayaklarının hissizleştiğini söyler ve yatmaya giderken yere yığılır. Kocası Seyyid Rıza hemen hastaneye götürür. Doktor neyi olduğunu sorar. Zehra Sadat, el ve ayaklarının uyuştuğunu anlatır. Kocası yorgunluktan olduğunu ve son birkaç gündür böyle olduğunu dile getirir. Aslında bu uyuşmalar birkaç aydır vardır fakat Zehra Sadat kocasına söylemez. Doktor MS teşhisi koymuştur.

Zehra Sadat hastaneye yatırılınca ev işlerini ve çocuk bakımını Seyyid Rıza üstlenmek zorunda kalır. Ama başta pek becerikli değildir. Yemeği yakar. Evi temizleyemez. Zar zor bebeği altını temizler. Birkaç hafta Zehra Sadat hastanede kalır. Halı dokumacılığından geçimini sağlamaya çalışır fakat gözleri bu yüzden iyi görmemeye başlar. Artık Kur’an okuyamaz, ders veremez hale gelir. Onları üzmemek için eşine ve akrabalarına bu konuyu açamaz. Eşi hastaneden çıkar ve tekerlekli sandalyede eve getirilir. Pek bir şey yapamaz. Elleri ve ayakları tutmaz olur.

Bir gün Zehra Sadat kızına makarna yapmak ister ama elleri tutmadığı için tenceredeki suyu döker makarnayı döker. Komşu hacı hanım gelir ona yardım etmek ister ama kabul etmez. Zahra Sadat bağırır isyan eder. O anda kocası Seyyid Rıza gelir onla da tartışırlar. Zehra Sadat artık kendisini yetersiz görmekten yakınır. Çok üzgündür ikisi de.

Seyyid Rıza da halıyı bitirir ve götürür. Ama gözleri artık çok iyi görmediği için sattığı adama biraz ara vermek istediğini söyler. Ardından ailesi, arkadaşı ve komşularıyla pikniğe gider. Orada Seyyid Rıza eşine Kuran’dan İnşirah suresini okur.

Son olarak Seyyid Rıza hocasının dersini kapıda dinleyerek film biter.

Öylesine samimi bir senaryo ki; karşı evin penceresindeki perdenin aralığından günlük yaşamda seyirci olduğumuz bir komşu aile draması gibi. Her bir karakterin büyük bir özenle seçilmiş olduğu hissini aktarım noktasında hayli etkili bir üslup kullanmayı başaran yönetmen, hayata ve yaşama dair sorgulanması gereken düşünceler ekseninde kaybolmamıza sebep oluyor.

Tevekkül etmek… Müslüman bilmeli ki bir şeyi çok isterse elinden geleni yapmalı, gerisini Rabbine bırakmalıdır. Ve Seyit’in Zehra’ya okuduğu İnşirah suresi her şeyi özetledi.

Film, ifade özgürlüklerine ket vurmaktan ziyade, özgün bir anlatım dili oluşturmayı başardıklarını gözler önüne sermektedir.

Günden güne kirlenen ve pas tutan yüreklerin çarptığı bir evrende, aile kavramının ne denli kutsal bir müessese olduğunu bize hatırlatan, sevgi, şefkat, özveri ve fedakarlık gibi yoksunluğunu çektiğimiz duyguları hatırlamamızı sağlayan oldukça sarsıcı bir hikaye. Film, izleyeni ‘zamanla geçer ‘ deyiminin anlamsızlaştığı bir duygu yoğunluğuna sürükler.

Altın ve Bakır

Altın ve Bakırİran Filmi

Tahran’a medresede eğitimi alıp kendini yetiştirmek için ailesiyle gelen Seyyid Rıza günlük hayatına alışmaya çalışır. Medrese ve ev arasında mekik dokumaya başlar. Evde olduğu süre boyunca da eşi Zehra’ya ev işleri ve çocuk bakımında yardımcı olmaya çalışır fakat pek beceremez.

Zehra ise iki çocuğu için çırpınan, günlük ev işlerini yaparken eve fazladan gelir sağlamak için halı dokuyan müşvik bir eştir. Tertemiz bir kalbi vardır Zehra’nın. Karşı komşusunun down sendromlu diye dışlanan torunuyla bile elinden geldiğince ilgilenmeye çalışır.

Fakat Zehra’nın sağlığında yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Ellerinde ve ayaklarında uyuşmalar başlar, gözleri yeterince göremez olur. Bir gece ansızın yürümekte güçlük çekmesiyle Seyyid eşini hastahaneye götürür. Maalesef burada acı gerçekle karşılaşacaklardır. Zehra MS (multipl skleroz) hastası olmuştur. Seyyid’e bu nörolojik hastalığın Zehra’nın felç olmasına yol açabileceği söylenir. Bir anda dünyası başına yıkılan Seyyid ne yapacağını şaşırır fakat ilgilenmesi gereken çocukları vardır. Böylece tüm ev işleri ve çocuk bakımı Seyyid’in üzerine kalır. Bir yandan hastahaneye koşan bir yandan evde çocuklara yemek pişiren vefakar bir babaya dönüşecektir.

Filmde Seyyid’in haline üzülürken bir yandan da günlük hayatla verdiği kavgaya gülmeden geçemeyeceksiniz. Seyyid üzerine düşen vazifeyi yapmaya çalışırken para sıkıntısı sebebiyle Zehra’nın yarım bıraktığı halıyı dokumaya başlar. Arkadaşı Hamid halıyı satması için ona bir müşteri bulur. Zor günlerde arkadaş desteği ona iyi gelecektir.

Karı koca arasında olması gereken saygıyı sevgiyi anlayışı Altın ve Bakır filminde fazlasıyla buluyoruz. Günümüzde unutulmaya yüz tutmuş değerleri bu film bize tekrar hatırlatıyor. Örnek alınacak sahnelerle karşılaşıyoruz. Evlenirken verilen sözlerden hastalıkta ve sağlıkta sözünün ne anlama geldiğini bu filmde daha iyi anlıyoruz.

Film hepimizi dünya, yaşam, amaçlarımız, ailemiz ve sevgi hakkında düşünmeye sevk ediyor, hepimizin başına gelebilecek böyle bir olayla nasıl başa çıkabileceğimizi anlatıyor.

Tala ve Mes

Özellikle dram alanında dünyanın yükselen yıldızı İran sineması. Hayatının içerisinde yer alan ancak yaşandığı anda çok da umursamadığınız bir çok detayı beyazperdede önünüze seriyor ve ‘Gerçekten de böyle oluyor’ cümlesini size defalarca kurdurtuyor. Yaşantınızda yer etmiş objeleri bir kadrajın içerisine ustalıkla yerleştiriyor ve ‘değer’ kelimesinin belleklerinizdeki karşılığını genişletiyor…Ciltler dolusu kitaplardan alacağınız bir mesaj, etkileyici bir sahnede vücut bulabiliyor.

Sadelik ve yalınlığın hakim olduğu ülke sinemasında, İtalya’da başlayan gerçeklik akımından etkilenildiğini söylesek yanılmış sayılmayız. Mesajın duru bir şekilde aktarılıp, böylesine derin bir etki bırakmasını sağlamak gerçekten kolay bir şey değil. İşte İran sinemasının bu duruluğunun en güzel örneklerinden olan, tam manasıyla da keşfedilmediğini düşündüğüm bir filmden söz etmek istiyorum. Farsça adı ‘Tala ve Mes’…Türkçesi ise ‘Altın ve Bakır’…

Homyoun Assadian’ın ilk filmi Altın ve Bakır. Oyuncu kadrosunda, Negar Javaherian, Sahar Dolatshahi, Mehran Rajabi, Behrouz Shaibi ve Javad Ezati gibi isimler var. Film, Seyid Rıza’nın ilim ve irfan öğrenmek için ailesiyle gittiği şehirdeki yaşam mücadelesini konu alıyor. Eşi Zehra Sadat hastalanınca bütün yükü omuzlamak zorunda kalan Rıza, bir yandan derslerini aksatmamaya çalışır, bir yandan da halı dokumacılığı yaparak evin giderlerini karşılamak için uğraşır. Bu iş göz sağlığını da olumsuz bir şekilde etkiler. Çocukların bakımı için de gecesini gündüzüne katan Rıza, zorlu bir hayatın üstesinden gelmek için tek kişilik bir seferberlik ilan etmiştir. Gözleriyle ilgili problemi de yakınındaki kimseyle paylaşmaz ve ders alamaz, veremez bir hale gelir.

İşte, hayatta üzerine düşülmeyen detaylar, filmde öyle güzel bir şekilde sergileniyor ki, küçük şeylerden mutlu olmanın bütün sırlarını sizlerin önüne seriveriyor. Adeta bir hayat dersi niteliğinde olan finalde ise herkes kendi üzerine düşen payı alıyor.

Anekdotlarıyla izleyiciye duygu seli yaşatan film, sorumluluklarımızı da hatırlatıyor bize. Hayatın inişlerini anlatıyor…İşte o inişlerde takınılması gereken tavrı hafızalara mıh gibi kazıyor. Bir gönle dokunmanın verdiği mutluluğu ustalıkla anlatıyor. Altını çizeceğiniz kitap dolusu satırlar vaat ediyor…

O satırlardan birinin altını ben çizeyim… “İnsanların arayıp durduğu bu kimya aşktır, gerisi çer-çöptür… Eğer okuduklarınız bizimkiyle aynıysa, yırtıp atın kitaplarınızı. Çünkü, aşk ilmi hiçbir kitapta yazmaz…”

Filmde bu satırlardan çok var. Buyurun onları da siz çizin.

İlkay Göçmen, Haber Point

Altın ve Bakır

İran yapımı olan “Altın ve Bakır” 2011 yılında vizyona girmiştir. Farsça “Tala Ve Mes” Humayun Esediyan yapımıdır.

97 dakika olmakla birlikte dram ve romantizm konularına değindiği kaynaklarça belirtilse de bizler farklı bir yorum katmak isteriz.

Seyyid Rıza ana karakterimizdir. Eşi ve iki çocuğu ile birlikte İran’da yaşamakta ve bir yandan okumakla meşguldür. Hayat gâyesini üniversite okumak, kitap yutmak olarak edinen kimselerden olan Seyyid Rıza’nın eşinin başına sarsıcı bir olay gelir. Eşi MS (Multipl Skleroz) hastalığına yakalanır ve ev hanımlığı yapacak durumda olmamakla birlikte özel bakıma ihtiyaç duymaktadır. Hayatın (Allah’ın) öğretisi burada başlamaktadır. Kendisi mektebe düzenli bir şekilde gidememekte, onun yerine ev işleri, hanımı, çocukları ve evin geçimi ile uğraşmakta ve okumanın gerçekte ne anlama geldiğini bu süreçte kendisi daha iyi kavramaktadır. Film, eşinin kur’an okuması isteği üzere İnşirah sûresi ile kapanmaktadır. Âyetlerin mânâsı ile film içeriğini bağladığımız da (ki en yararlısı budur) bir müslüman kimliğin nasıl davranışlar sergilemesi gerektiği ön plana çıkmaktadır.

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

“Senin için bağrını açmadık mı?
İndirmedik mi senden o yükünü?
O sırtında gıcırdamakta olan (ve bu şekilde sana eziyet veren) yükünü?
Senin şanını yüceltmedik mi?
Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık var.
Evet o zorlukla beraber bir kolaylık var!
O halde boş kaldığında yine kalk yorul!
Ve ancak Rabbinden ümit et, hep O’na doğrul!”

Europes Daily

Bu filmde kendimizi buluyoruz…

Yönetmenliğini İranlı Humayun Esediyan’ın yaptığı “Altın ve Bakır” filminde, bilim, aşk ve sorumluluğu bir arada bulmanız mümkün. Seyyid Rıza ismindeki bir adamın; ailesiyle birlikte bilim adına bir şeyler öğrenmek için geldiği kentteki yaşam mücadelesini anlatan filmde, etkileyici sahneler filmi izleyen kişinin içine işliyor.

İnsanların tutkuları ve sorumlulukları arasındaki bağı ve çatışmayı ince ince işleyen filmde, her kesimden insan kendinden bir şeyler buluyor. Bizleri alışılagelmiş Batı sinemasının cinsellik odaklı hikayelerinden uzaklaştırıp hayatın ta kendisinin içine sokan bu masum filmle birlikte, aşkı ve sorumluluğu öğreniyoruz. Baş karakter Seyyid Rıza’nın yavaş yavaş olgunlaşmasını, hayatın zorluklarına karşı verdiği mücadeleyi izlediğimiz filmin her sahnesinde kendimizi görüyor, yaşamın zorluklarını kabulleniyoruz.

Bilime ve kitaplara aç bir adamın kendisini eğitimini tamamlamak için öğrenmeye adamasının ardından, ona ve çocuklarına büyük bir aşkla bağlı olan karısının zamansız rahatsızlığının ortaya çıkmasıyla birlikte dengeler değiştiğini anlatır Altın ve Bakır bize… Kişinin asıl karakterinin zorlu zamanlarda ortaya çıktığını öğreten filmde yönetmen Esediyan, duyguları bize abartıya kaçmadan vermiş. Duygusal olalım diye düşünerek; ajitasyon yapmayıp, sade bir dille aşkı ve romantizmi anlatan filmde oyunculuklar da çok başarılı. Naif sahneleriyle; büyük bir bütçe harcanıp yayınlanan filmlerden çok daha başarılı olan Altın ve Bakır; büyük bir minnettarlık hikayesini anlatıyor bizlere… Emeğin ve aşkın mutlaka bir arada olması gerektiğini aklımıza ince ince işleyen film, bizi sıkmayan hikaye örgüsü ve duyguları net bir şekilde aktarabilen oyuncuları ile İran sinemasının kült filmleri arasına girmiş bulunmakta. Hepimizin içerisinde birçok ders bulabileceği hikaye, tıpkı filmin kahramanlarından hemşire Sepide’yi etkileyerek ona yol göstermesi gibi bizlere de rehberlik edebilecek nitelikte…

Verilen son sahnede Rıza’nın dinlediği derste geçen cümleler de hayatın gerçekliğini özetliyor…

“Herkes bir ömür boyunca cennetin anahtarını aradı. Bir hazine, bir kimya, yahut bir iksir… Mutluluğun sırrını yanlış şeyde arıyorlar. Onun oralarda bir yerlerde olmadığı malumdur. Bu hazineyi hayal edenler, bunu arayanlar, bu hayal ile hazineyi kaçırıyorlar.”

“İnsanların arayıp durduğu bu kimya aşktır, gerisi çer çöptür… Eğer okuduklarınız bizimkiyle aynıysa, yırtıp atın kitaplarınızı. Çünkü aşk ilmi hiçbir kitapta yazmaz!”

Altın ve Bakır

Altın ve Bakır (2011)

Altın ve Bakır bizlere okumayı seven,ilme aç, kendisini geliştirmeye ve öğrenmeye Seyid Rıza’nın öyküsünü anlatan bir İran filmi‘dir. Eşi Zehra ise kendisini ailesine adamış ve varlığını ailesine sunan birisidir. Başarılı bir eğitim almasına rağmen kendisini sürekli eksik hisseden, okumaya ve ilme hiçbir zaman doymayan Seyid Rıza Tahran’da medreseye giderek kendisini daha da geliştirmek ister.

Seyid Rıza tüm zamanını öğrenmeye adamak ve kendisini geliştirmek isterken kendisine ve çocuklarına aşkla bağlı olan eşi Zehra’nın hastalandığını öğrenince tüm dünyası başına yıkılır. Ortaya çıkan bu zamansız MS hastalığından dolayı, ilim dışında öğrenmesi gereken şeyler de olduğunu gözlerinin önüne serecektir. O hayatında eksik olanı fark edecektir. O plan yapanların en hayırlısının Cenab-ı Allah olduğunu fark edecektir. Eşinin hastalığından sonra daha fazla tevekkül etmesi gerektiğini anlayacaktır.

Taha Yasin ÖNAL, Mümince

İran Sinemasından; Tala ve Mes

İran Sinemasından; Altın ve Bakır

Film de aşk, vefa o kadar naif o kadar ince işlenmiş ki her bir kelamından, karesinden anlamlar ve dersler çıkarıyorsunuz. Film “Allah için sevmek” konusuna değinmiş. Sahi kaçımız Allah için severiz, ya da sabrederiz. Bu filmde sözde değil de gerçekten Allah adına katlanmayı, ahde vefayı göreceksiniz.

Mevlana’dan Şirazi ye, ilimden aşka her bir şeyi ince ince işlemiş.

Seyyid Rıza ilim öğrenmek isterken eşi aniden hastalanır. Bir yanda eğitimi bir yanda bakması gereken bir aile vardır. Zorlu imtihanı ve azmi takdire şayan.

İyi bir eş seçmek tenin çok ötesindedir. Öyle zamanlarda öyle şartlarda ola ki daima sabretsin. İnşirah olsun ömrüne.

Dostluk, yardımseverlik, ön yargı her şey İran sineması farkıyla bu filmde.

Merve Şağbankalem, Ütopya Mimarı

Eşiniz Altın mı, Bakır mı?

İranlı yönetmen Humayun Esediyan’ın 2011 yılında yaptığı filmi “Tela ve Mes” yani “Altın ve Bakır”ı izlediniz mi? İzlemediyseniz peşin söyleyelim çok şey kaçırmışsınız.

İzleme fırsatı her zaman olabilir ve bugün ya da bir başka gün de izleyebilirsiniz. Lakin kaçırdığınız film izleme şansı değil, siz 2011 yılından beri gösterime giren filmi izleyerek hayatın anlamını daha iyi derk etme şansını kaçırmışsınız demektir. Öyleyse bu şansızlığınıza son verip hemen izleyin bence.

Film Tahran’a yerleşen bir medrese öğrencisinin sade yaşamını konu alıyor. Seyyid Rıza, Nişabur’daki medresesini, irfan ve ahlak dersleriyle meşhur bir üstattan ahlak dersi almak için bırakıyor ve zor şartlarda Tahran’a yerleşiyor.

Rıza bu güne kadar eline sadece kitap almamış ve buna rağmen hayatı kendi merkezinde sanmış, hepimiz gibi. Geçim için gerekli parayı bulup getiren biz olunca gerisini teferruat saymıyor muyuz? Öyle değilmiş ama!

Cefakâr eşi Zehra hayatı kolaylamak adına ne gerekiyorsa esirgemiyor ve hayatın her alanında varlığını gösteriyor. Bir gün yere yığılıyor ve MS hastalığına yakalandığı ortaya çıkıyor. Evinin temizliği, yemek, çocuklar, eğitim ve maddi destekler derken ortay çıkan işler Rıza’ya hayatın kaç bucak olduğunu gösteriyor. Elden ayaktan düşen sanki eşi değil kendisidir.

Trajikomik hikâyeler, Rıza’nın bitirim arkadaşı, komşularının yardımına koşması, küçük çocuğuyla kapı önünde ders dinleme çabası ve bir türlü pişirmeyi beceremediği makarna… Bütün bu işler arasında Zehra Hanım hangi ara halı dokumuş anlaşılır gibi değil. Ama Rıza öğrenecek, hayat ona öğretecek!

Rıza ahlak dersleri almaya gelmişti ve bunun fazlasıyla alıyor eşinden. Hayatın zorluklarına karşı direnebilmek için metroda fal kartları satan kıza karşı umursamaz tavırları nasıl da değişiyor? Ya da sorunlu olan müzikler dinlediği için belki de küçümseyerek baktığı komşunun özürlü kızına eşinin Kuran dersi verdiğini duyunca duyduğu hayranlık… Bu kadar mı? Hemşire hanıma hangi arada hayatı öğretti, onların dağılan yuvalarına ne ara onardı? Bütün bunlar Rıza’nın dersleri…

Hemşire hanım yani filmdeki diğer bir figür. O da kadın, Zehra gibi. Üstelik okumuş ve iş güç sahibi. Yani o da altın… Ama henüz değil. Altına benziyor sarı ve parlak, aldatıcı. Ama Zehra’nın yanında pişmesi ve altına dönüşmesi gereken bir bakır. Bakırı altına dönüştürecek simya ne olabilir? Ebetteki fıtrat… Yani Allah’ın ona vaz ettiği, mayasına işlediği kadınlığın kodlarına geri dönmek, hayata tepeden değil içinden bakmak, büyük şeylere gözünü dikmek değil ufak ve ayrıntılara dikkat etmek, hayatı oralardan yakalamak… Evet, buradan bakmayı öğrenince hemşire de altın ocağında yanmaya başlıyor ve yuvasını kurtarmak için harekete geçiyor. “Yuvayı dişi kuş yapar!”

Bizim alacağımız dersler yok mu? Mesela diyor ki; “…İlim üstüne ilim biriktirmek, karanlık üstüne karanlık… Ama amel olmadıkça ne fayda? Daha fazla biriktirmek yerine daha fazla amel edin…”

Ahlak dersi almak istiyorsan insanlara hizmet et, al ayakkabılarını düzelt ve temizle. Mesela diyor ki: “…İnsanların arayıp durduğu bu kimya, aşktır. Gerisi çer çöptür…”

Mesela diyor ki; hayatın herhangi bir yerinde Yusuf’un imtihanıyla karşılaşabilirsin. O zaman sen de üstüne kapanan kapıları ve perdeleri açmaya hazır mısın?

Mesela diyor ki; bu güne kadar senin elin ayağın olan eşin elden ayaktan düşerse ona duyduğun sevgi sakıt olur mu? Yoksa aranızdaki bağ aşk mı? Öyleyse ne mutlu size…

Ve siz kadınlar, altın olması gereken kadınlar… Hani henüz elden ayaktan düşmemişsiniz, Allah korusun! Bakmanız gereken çocuklarınız, yetişmesi lazım olan ev işleriniz ve sevgiye muhtaç eşini var. Hayat zor; bazen maddi, bazen manevi sorunlarla karşı kaşıyasınız. Peki, tam da burada yani sıkıntı ve dertlerin arasında ortaya çıkan ve sorunları yok eden, kederleri dağıtan, sevgiyi bütün varlığıyla bayraklaştıran, bir sükûnet ve huzur limanı olan kaç kadın var? Az değil mi? Altın da az olduğu için bakır değildir zaten…

Ahmet Demir, Doğru Haber

Çünkü aşk ilmi hiçbir kitapta yazmaz!

altın ve bakır

Altın ve Bakır – 2011 – İran Filmi

Aşkın ne kadar yakınında, ne kadar uzağındayız? Sahi “aşk” denen bu duygu kilometrelerle ölçülemiyorsa uzak ya da yakın olduğunu nasıl bilebiliyor bu insanoğlu? Çözemediğimiz ve çözemeyeceğimiz tüm bu problemlerin yegane sığınağı olan aşk hakkında ne diyebiliyoruz? Daha doğrusu biz aşkı ne diye biliyoruz? Sadakat, güven, sevgi, muhabbet, samimiyet, dürüstlük, ten, tutku… Hangisi aşk? Bence hiçbiri. Tükenebilen hiçbir unsur aşkın tanımı olamaz. Sevmek, katlanmaktır. Sevense, sevdiğine en güzel katlanan. Çünkü aşkta tükenmeyen tek duygudur: “katlanmak” Nedenlerin ve niçinlerin ötesinde, mantığını sustururcasına bir katlanış. Düşünün, hangi beşeri sevgi sonuna kadar aynı yoğunlukta varlığını idame ettirebilmiştir? Aşkın destanını yazan Mecnun dahi bir noktadan sonra Leylasına ‘dur!’ diyebilmişse sen kimsin ki aştan söz edebiliyorsun? Mecnun dur diyebildi, çünkü onun hasretinin ıstırabına katlanmasını sağlayan sevgi tükendi. Yüreği rotasını safi sevgiden yana, Mevla’ya, çevirdi. Yani katlanmanın olmadığı tek sevgiye, en sevgiliye. Bu düsturu yol edinen bir filmdi size söz edeceğim: Tala ve Mes. Yani Altın ve Bakır. Sevginin katlanmak olduğunun en naif kanıtı. Yalnız sevgiliye değil, ondan gelen her belaya da katlanmak. Seyid’ in sevgisiyle imtihanı. Şimdi altın mı bakırı tüketti yoksa bakır mı altına rengini verdi, buna yüreğiniz hüküm versin. Ama hükmün hak olması için önce altın ve bakırın hikayesini dinleyin.

“Herkes bir ömür cennetin anahtarını aradı, bir hazine ya da bir kimya, bir iksir. Mutluluğun sırrını yanlış şeyde aradılar. Orada olmadığı malumdur. Bu hazineyi hayal edenler, bu hayal ile hazineyi kaçırdılar. Tüm bu mantık tek kelimeyle özetlenebilir, ister buna anahtar deyin ister şifre. Ama hiç de öyle karmaşık değildi bu. Yüce Allah bu anahtarı Hz. Musa’ya bir kelimede söyledi. Buyurdu: ‘Benim için sev, benim için buğz et.’ İşte bundan ötürü tüm amellerin kabulünün anahtarı velayettir. Allah için sevmek. Allah kimleri seviyorsa sen de onları seversin. Allah’tan ötürü sevmek. Allah için sevmek. Kaş ve göz, dış görünüş için değil. Hatta kendi gönlünüz için değil, sadece Allah için. Eğer sevginin mizanı Allah olursa, kimse sizi takdir etmese de yine seversiniz. Vefasızlık görseniz de, doğru olanı yapmaya devam edersiniz. Bu menzile varamayıp yarı yolda kalanlar Allah için çalışmıyorlar. Bu yolda Allah için ne kadar zorluk çekerseniz, O’na o kadar çok yaklaşırsınız. “O’nun aşkının kimyasından bu kara yüzüm altın oluverdi. Evet, senin lütfunun mutluluğuyla toprak altın olur.” Eğer okuduklarınız bizimkiyle aynıysa yırtıp atın kitaplarınızı. Çünkü aşk ilmi hiçbir kitapta yazmaz.”

Büşra İşcan

Altın ve Bakır

Molla olma yolunda kendini ailesinden ve toplumdan soyutlayan Seyyid ile dokunduğu hayata mutluluk ve hoşgörü tohumlarını serpen Zehra’nın evliliğinin zamanla değişimi konu alınıyor; Altın ve Bakır. Rahatsızlığı sebebi ile ailesinden ve çok sevdiği kocasından vazgeçmeyi göze alan Zehra, zamanla eşi Seyyid’in kendisi için yapabileceklerini görüyor.

Film İslami normların üzerine kurulmuş olsa da inanca farklı boyut getirerek izleyiciyi iyi insan olma, hayatı algılama ve Yaradan’dan ötürü sevmeyi hatırlatıyor. İnanç ve ibadetin bazen durmaksızın okumakla bazen ise tek kelime okuyamayacak hale gelip gönülden inanmaktan geçtiğini betimliyor.

Down sendromlu komşunun mum yakarak dua edişine karşı Molla adayı Seyyid’in tebessümle bakan gözleri de tüm inançlara olan saygıyı naifçe aşılıyor. Yanakları kızartan mahcubiyet ile işlenmiş, zarif bir aşk hikayesi. İzleyiciye verilen tüm mesajlara ek olarak; “Eğer okuduklarınız bizimkiyle aynı ise yırtıp atın kitaplarınızı. Çünkü aşk ilmi, hiçbir kitapta yazmaz.” der. Öylesine iç ürpertir, öylesine kendine aşık eder ki film, defalarca izleme isteği uyandırır.

Hamit Muhammedi’nin muazzam senaryosu, Humayun Esediyan’ın yönetmenliğinde hayata geçmiştir. Film naif dili ile İran sinemasının en önemli eserleri arasında yer alıyor. İzleyiciyi unutulmayacak kadar derin etkileyen bir film.