Kategori arşivi: İktibaslar

İran Filmleri Üzerine Alıntı Yazılar

The Color of Paradise – Cennetin Rengi (1999)

Filmin orijinal adı Rang-e Khoda, İran yapımı bir film. Daha önce hiç İran filmi izlemeyenlere ilk önce izlemesini önerdiğim bir film. Filmi anlatmadan önce İran Sinemasından biraz bahsedeceğim. Her ülkenin genel bir bakış açısı vardır, milletini yansıtan. İstisnaları da kaide dışına alırsak genelde Türkiye’de komedi baskın kalır. Diğer dallarda da yapılan filmler var ama ilk akla gelen nedense komedi ya da aksiyon oluyor. Genelde önerilen filmlerde böyle burada. Biraz farklılık katalım istedim.

İran sineması başarısını dram dalında kusursuz kanıtlıyor, beni hayran bırakan yanıdır belki de. Çok doğal, etrafınızdan birinin hayatını izliyormuş gibi bakar buluyorum kendimi. Ardından izleyicisini boş göndermiyor, gösterişten uzak kalıp bir anda hayatın anlamı üzerine düşüncelere götürüyor. İran Sineması’nda Majid Majidi’nin yeri apayrıdır. İzlediğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Cennetin Rengi, görme engelli bir çocuğun, Muhammed’in sadece dokunma ve duyma hislerini kullanarak dünyayı ve çevresini anlama çabasını konu edinmektedir. Muhammed’in annesi hayatta değildir. Babası ve iki kız kardeşi ve birde çok sevdiği babaannesi şehre uzak bir köyde yaşamaktadırlar. Muhammed şehirde okula devam etmektedir. Fakat yaz dönemi geldiği için okul kapanır ve Muhammed köye babasının yanına dönmek durumunda kalır.

Babası yeni bir eş adayı ile evlenmeyi düşünmektedir fakat görme engelli Muhammed’in bu evlilikte sorun olacağını düşünür ve onu köye getirmek istemez. Dram türündeki İran yapımı bu film baba -evlat ilişkilerini, görme engelli bir çocuğun hayatın anlamını, Allah’ı anlama çabasının yoğun duygular içinde işlemektedir.

Vicdanınızı hatırladınız dimi… Vicdanınızdan uzakta yaşamamanız dileğiyle…

Carmita, Film-Önerileri

Pervane-ha

Kelebekler

Yönetmen, Nasır Rufai
2011 İran yapımı film.

Bazı nedenlerden ötürü ailesinden uzakta yaşamak zorunda kalan Nigin’in hikayesi.

Nigin bu süreçte uzaktan akrabası olan yaşlı bir çiftin yanında kalmakta. 17 yaşında, gençliğinin en kritik döneminde olan Nigin yaşlı akrabaları ile nasıl bir dönem geçiriyor?

Film sanırım izlediğim en doğal filmdi. Özellikler yaşlı çifte bayıldım o yaşta müthiş oyunculuk valla.

Buda evin sahibesi ile arasında geçen tatlı bir diyalog.

– Nigin hanım buyur yemek ye.
– Sağolun yemeğimi odamda yerim.
– Ben gel yemeğini “ye” dedim. Yemeğini ye.
– Odamda yesem daha iyi olur.
– Odana geçersin ama şimdi olmaz. Sofraya yanaş senin için hazırlanan yemekten tad. Eğer hoşuna giderse bizimle yersin. Eğer hoşuna gitmezse tepsini alır odanda yersin. Bu bizim şartımız eğer kabul ediyorsan? Bismillah!

Kelebekler (2011) yer yer hüzünlü yer yer kahkaha attıran fakat sıcak izlenmeyi fazlasıyla hak eden bir film.

Filmi izlerseniz yorum yazmayı ve film tavsiye etmeyi unutmayın.

İyi seyirler diliyorum.

Bir Dünya Şey

Abbas Kiarostami ve Köker Üçlemesi!

Çocukların en yalın hali, hayatın ta kendisi, ölüm ve yaşam, çaresizlik ve umut… İran sinemasının önemli yönetmenlerinden Abbas Kiarostami’nin Köker Üçlemesi’nde… (Arkadaşımın Evi Nerede, Ve Yaşam Sürüyor, Zeytin Ağaçları Altında)

İran devriminden sonra filmlerin yasaklanması ve yoğun sansüre maruz kalması elbette Kiarostami’yi de etkilemiş fakat o bu yasakların çemberinde kamerasına aldığı hayatlardan hep bir umut çıkarmasını becerebilen nadide yönetmenlerden biridir.

1990 yılında İran’da meydana gelen 7.4 şiddetindeki depremde binlerce kişi hayatını kaybetti ve birçok yerleşim yeri yerle bir oldu.

Üçleme, Köker Köyü’nde deprem sonraki hayatı resmediyor.

ARKADAŞIMIN EVİ NEREDE? (1987)

Köker Üçlemesinin ilki olan ve başrolünde Ahmed Ahmed Poor’un yer aldığı film, sınıfa giren öğretmenin, öğrencileri hizaya (!) çekmeye çalışması ile başlıyor.

Ödevleri kontrol etmeye başlayan öğretmen, Ahmed’in sıra arkadaşı olan Muhammed Rıza Nimetzade’nin ödevini deftere değil de kâğıda yazdığını görünce, öğrencilerin gözü önünde ödev kâğıdını yırtarak çocuğun ağlamasına neden olur. O anlarda kamera özellikle Ahmed’in gözlerine odaklanır.

Ödevini yapmış, sorumluluğunu yerine getirmiş bile olsa öğretmenin kuralı çiğnenmiş ve bu kendisini çok kızdırmıştır. Burada Muhammed Rıza’yı cezalandıran öğretmeni, toplum otoritesinin temsili olarak görürüz.

Öğretmenin kuralları ve disiplin bir çocuğun duygularından, emeğinden uğraşından ve göz ardı edilen hayat şartlarından daha önemlidir çünkü (!)

Öğretmen, Muhammed Rıza’yı bir daha deftersiz gelmesi halinde sınıftan atmakla tehdit eder; sınıfa geç gelenleri de sert bir dille uyarır.

Toplumsal otoritenin aileden başlayıp, okulda devam ettiğini özellikle bu filminde çok iyi resmetmiştir yönetmen…

Eve gelip ödevlerini yapmaya başlayınca Muhammed’in defterini yanlışlıkla aldığını gören Ahmed, defterini arkadaşına götürmek için annesinden izin ister. Fakat annesi “eğer okuldan atılırsa bunu hak etmiştir” der ve Ahmed’i sık sık babası yoluyla korkutmaya çalışır.

Ahmed, annesine ısrarla ve sakin bir şekilde derdini defalarca anlatmaya çalışsa da annesinden olumlu yanıt alamaz.

Ahmed’in aklında tek şey vardır… Arkadaşına defteri teslim etmek ve onu cezadan kurtarmak…

Gizlice defteri kaptığı gibi arkadaşının oturduğu Posteh’e doğru koşmaya başlar. Fakat Posteh büyük bir yer olduğu için Ahmed bir türlü arkadaşının evini bulamaz.

Film tam anlamıyla bir çocuğun, belki bir yetişkinin bile sahip olamadığı vicdan, sorumluluk, bağlılık kavramlarına ne kadar iyi tutunmuş olduğunu, bunları nasıl içselleştirdiğini anlatır.

Kiarostami filmin en başında, koşarken yere düşen Muhammed’i yerden kaldıran, dizlerine bulaşan çamuru suyla temizleyen Ahmed’in temiz dünyasına yavaş yavaş girmemize olanak sağlar.

Otorite ve başkaldırıyı karşı karşıya getiren yönetmen, bu savaşı bir çocuk yüreğiyle verir ve izleyiciyi vicdanı ile acımasızca baş başa bırakır.

Okulda öğretmen, evde anne-baba, sokakta ise dede, disiplini, kuralları ve metacı yaklaşımı temsil eder.

Ahmed ise duyarlılığı, saflığı, ahlakı ve vicdanı…

Seyirci “Ahmed arkadaşını bulacak mı?” sorusuyla gerilim yaşarken, o kendi çözümünü üretmiştir bile.

Usta yönetmen filmin sonunda Ahmed’in ışıl ışıl parlayan gözleriyle izleyiciye umudu hediye eder.

VE YAŞAM SÜRÜYOR (1992)

Bu filmle ilk defa sabit kamera tekniğini kullanan yönetmen, bir baba ve oğlunun deprem sonrası Köker’e ulaşmak için çıktıkları yolculuğu anlatır.

Kiarostami sık sık yaptığı gibi bu filmde de hayatı hemen hemen arabanın içinden izletir seyirciye.

Kader-yazgı olgularının da en bariz nüfus ettiği (sorgulandığı) bu filmde deprem sonrası hayatın ne şekilde devam ettiği ve depremin nedenselliğinin bölge halkı tarafından nasıl algılandığı işlenir.

İnsanlar yaşadıkları felaketin nedenini sorgular… Depremi ya ceza olarak görür ya da aç bir kurda benzetirler…

“Hiç bu kadar acı ve üzüntü görmemiştim. Bu sanki bir ceza gibi… Köylerimiz bunu hak etmek için ne yaptı bilmiyorum.”

“Bütün bu olanlar sanki aç bir kurdun işi… Yoluna çıkan insanlara saldırıyor ve hırsla yalayıp yutuyor. Çıkmayanları bırakıyor ki yaşasınlar. Hayır, bu tanrının işi değil. Onun kullarına ihtiyacı var…

… Hayatta kalmaya çalışmak bir sanattır”

Binlerce kişinin hayatını kaybettiği felaketin ardından enkazdan çıkardıkları eşyalarla hayatta kalmaya çalışanlar, Kiarostami’nin en gerçekçi sunumu ile gelir karşımıza.

Kökerliler’in yerle bir olmuş evlerin arasında hala hayata sıkı sıkı tutunmaya çalıştığını izlerken bunun bir tık daha ötesini de sunar bize yönetmen.

Yaşam sürüyordur… Depremin ertesi günü evlenecek kadar ve o kadar felaketten sonra halkın Brezilya-İskoçya maçına kilitlenecek kadar…

Çünkü dünya kupası 4 yılda bir, deprem ise 40 yılda bir oluyordur.

Sinekler hayat kurtarır mı dersiniz?

ZEYTİN AĞAÇLARI ALTINDA (1994)

Film yine Köker’de geçiyor. Yönetmenin üçlemedeki diğer filmlerini izlemeden bu filmini anlamak biraz zordur.

‘Ve Yaşam Sürüyor’un çekim sürecini anlatırken, bu bağlamda sevgisinin karşılığını alamayan ve yönetmenin kendisine yardım etmeye çalıştığı bir gencin duygularına değinilir.

Burada zeytin metaforunu, yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiyi temsil etmesi olarak da okuyabiliriz.

Diğerlerinde olduğu gibi bu filmde de kıvrılan yolları, yolların kenarlarındaki ağaçları, toprağın ölüm ve yaşamla bağlantısını ve elbette çocukların yine en içten ve saf hallerini izleriz.

Filmin sonunda sevdiği kıza zeytin ağaçları arasında evlilik teklif eden Hossein, aldığı cevap karşısında koşarak uzaklaşır. Kiarostami sonu yine izleyiciye bırakır…

Serap ÖZTÜRK, Yeni Dönem

Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi

Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi

Son zamanlarda sinemalarda gösterime giren “Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi” filmi ile alakalı çok ta iyi niyetli olmayan ve hakkaniyetten uzak tahripkârane menfi bir fırtına estirilmeye çalışıldığına müteessifane şahitlik ediyoruz.

1.5 milyarlık İslam dünyasında, Peygamber efendimiz (s.a.v) hakkında şu ana kadar “çağrı” filminden başka bir film yapılmadığını kabul ettiğimizde, efendimizin (s.a.v) hayatını böylesine kapsamlı bir şekilde anlatmayı hedef ittihaz etmiş bir projenin ilk bölümü olan mezkûr film daha gösterime bile girmeden, belli-belirsiz bazı zındıka komitelerinin ifsadıyla Müslüman dünyasının mukaddes İslam tarihinden bihaber kalmasına ve böylesi ciddi projelerin önünün kesilmesine çalıştıkları aşikârdır.

“…Eğer bu konuları bilmiyorsanız, işin ehline sorunuz.” (Nahl, 16/43) buyuran bir Rabbin kullarına, evvelen ve bizzat bu gibi tartışmalara neden olmuş konularda müdakkik bir nazarla araştırmak ve soruşturmak düşmez mi?

İstikametin bir lazımı olarak, ifrat ve tefrite düşmemek adına, şimdi ve her daim biz müslümanlara düşen en önemli görev, Bediüzzamanca; bu çeşit meseleleri insaf ile hakkı bulmak niyetiyle, inadsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, sû’-i telakkiye sebeb olmadan, münakaşa değil müzakere suretinde bir parça hasb-i hal etmektir.

İşte biz de mezkûr film üzerinden bir ehemmiyetli mevzuyu, siyak ve sibakını da nazara alarak, insafla ve hakkı bulmak niyetiyle ve böylece delil ve bürhana tabi olarak bir parça izah etmeye gayret göstereceğiz… inşaallah..

Şimdi evvela bu film ile alakalı bazı “gerçek” malumatları nazarınıza arz etmekte cidden bir fayda mülahaza ediyoruz;

  • Yönetmenliğini Mecid Mecidi’nin üstlendiği ve Hz. Muhammed’in(s.a.v) doğumundan 13 yaşına kadar geçen süredeki çocukluk ve ilk gençlik dönemi ile İslam’ın doğuşunu anlatıyor “Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi” filmi.
  • Çekimler için 30 milyon dolar harcanan, Senaryosunu Mecidi ile Kambuzia Partovi’nin kaleme aldığı film, Hz. Muhammed’in doğumundan 13 yaşına kadar geçen süredeki yaşamını ve o yıllarda gelişen olayları, farklı bir bakış açısıyla ele alıyor.
  • Bu film, Hz. Muhammed (s.a.v) hakkında bugüne kadar çekilmiş ikinci film olma özelliğini taşıyor.
  • İki yıl süren araştırma ve 5 yıl süren çekimler sonunda tamamlanan film için Mekke ve Medine platosu hazırlandı. Üç yılda tamamlanan platolarda, 40 yıl daha tarihi filmlerin çekilebileceği dayanıklılıkta setler oluşturuldu.
  • Filmin senaryosunun hazırlanması aşamasında, Türkiye’den Diyanet işleri başkanlığından da görüş alış verişinde bulunuldu. Bu görüşlerin bir kısmı yönetmen tarafından dikkate alınarak filmde kendini göstermiştir.
  • Ayrıca ülkemizde yapılan bu filmin galasında, Türkiye’deki seçkin ilim adamlarının da olduğu çok sayıda kişiye özel bir gösterim yapılmış ve netice itibariyle de ekseriyetin hüsn-ü kabülüne mazhar olmuştur.

İslam âleminde fırtınalar kopartan ilklerin filmi ile ilgili verdiğimiz yukarıdaki bu kısa malumattan sonra, şimdi de bir şuurlu Müslüman nazarıyla, yapılan eleştirileri ve önyargıları da hesaba katarak; hem kendi şahsi âlemimizde, hem de insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir nefis muhasebesi yapacağız.

  • Sinema dili ile yapılan bir “beşeri” tasvirden başka, filmde “kesinlikle” peygamber efendimizin (s.a.v) yüzü, hiçbir şekil yahut surette gösterilmiyor.

Önyargılı, abartılı, haksız ve yalan bir surette dile getirilen bu iftira ile aslında Müslümanların iç dünyasında bu tür İslami başyapıtlara karşı bir olumsuz tepki geliştirerek, gaflet ve cehalet bataklıklarında uyumaya devam sağlanmış oluyor.

Diğer bir deyişle “bu filmi seyretmeyin..!” yahut “bu filmi seyrederseniz kafir olur, dinden çıkarsınız..!” gibi temelsiz iddia ve tehditlerin, aslında Müslümanları mukaddes tarihinden bağını koparıp, bütün gayretleriyle uzak tutmaya çalışan dinsizlerin işine geldiğini her daim hatırda tutmak icab ediyor.

  • Bu güzide filmin, İranlı bir yönetmenin eseri diye “Şii propagandası yapıyor” diye yaftalamakla iftira atmak, günümüzde bir sanat eserine bile yaklaşımın, cahilane ve yalan bir bakıştan öteye geçmediğinin üzücü bir örneğidir.

Hâlbuki iran sinemasının, ehl-i sünnet ve’l cemaatin istikamet yoluna uygun olmakla birlikte, kur’an ve hadisten beslenen Hz. Yusuf, Hz. Meryem,  Ashab-ul Kehf gibi nice şaheser filmleri ortadayken, bu iddianın ne kadar hakikatten uzak ve temelsiz olduğu da aşikârdır. Aynı zamanda bu filmin İranlı yönetmeni olan mecid mecidi; ‘Cennetin Çocukları’,  ‘Cennetin Rengi,  ‘Serçelerin Şarkısı’,  ‘Baran’ gibi İslami hayatın incelik ve gündelik hassasiyetlerini bütün çıplaklığıyla sinemaya aktaran ödüllü filmleriyle, uluslararası alanda haklı bir muhabbet ve teveccühe mazhar olmuştur.

  • “Çağrı” filminin ilk çıktığı yıllarda, islam dünyasının birçok yerinde Hz. Hamza gibi bazı sahabilerin aşikâre tasvirleri yapıldı diye, şimdiki gibi yine kıyametler koparmışlardı.

Hâlbuki sonradan anlaşıldı ki, hatasıyla-sevabıyla “bir” sinema filminin, İnsanlığa Allah’ın mesajını ulaştırmada ne kadar çok katkısı olduğunu bilfiil yaşadık, yaşıyoruz ve bu filmin tazeliğini yıllara meydan okuyarak ne denli devam ettirdiğini müteşekkirane müşahade ediyoruz.

Bundan dolayıdır, temelsiz ve manasız “Seyretmeyin..!” kampanyası yapan safdil hacı ve hocalara diyoruz ki; insanları rahat bırakın. Bırakın ki, artık herkes kendi hür iradesiyle, akıl ve fikriyle düşünsün ve kalb ve vicdanıyla da en doğru kararı versin.

  • 1400 sene öncesine ait dönemi yansıtma gayesi taşıyan bir filmi, görsellikten kaynaklanan bazı bahanelerle değersizleştirmeye hatta linç etmeye çalışmak, İslam dünyasının içinde bulunduğu hal-i hazır parçalanmış durum açısından son derece üzücüdür.

“Sinema dili” çok farklı ve etkili bir dildir. Bazen birebir tarihi gerçekler ve anlatımlar yerine, kurgular üzerinden sanatsal mesajını vermeye çalışır. Filmin yönetmeni de yer yer böyle yapmış, çağın ortamını ve Hz. Muhammed’in (s.a.v) kişiliğini belki bilinmeyen olaylarla fakat genel durumu özetleyen sahnelerle sunmuş.

Filmde Peygamberi tasvir eden kişinin eli göründü diye kıyamet koparanlar, çağımızda Efendimizin (s.a.v) şahs-ı manevisinin bir eseri olan sünnet-i seniyyesinin taşıdığı mana ve ehemmiyetin; günlük hayatın akışı içinde unutulduğunu görmüyorlar mı?

Fetret asrında verilen ilahi mesajların, dünyevi çıkarlar uğruna mukaddesata dair ne varsa feda edildiği günümüz ahirzaman insanlarına dair hiç mi bir şey hatırlatmıyor?

Asıl kıyameti ve haklı tepkiyi, yanlışa “yanlış” ve doğruya “doğru” diyemeyen, farzları bırakıp büyük günahları serbestçe işleyen ve sabah akşam mukaddesatına küfreden Avrupai filmleri keyifle izleyen günümüz Müslümanları için koparmak gerekmez mi?

İnsanlığın kurtarıcısı olan Hz. Peygamberin (s.a.v), bu filmde çocukluğu anlatılmış. İslami hassasiyetlere mümkün mertebe dikkat edilmiş. Bazı konularda ise hassas davrananlar olabilir ama bu konuya bütüncül olarak bakmak gerekiyor.

Haşirdeki mizanda, İlahi adaletin tecellisinin keyfiyet yahut kemmiyete göre vuku bulacağına inanan bir toplumdaki Müslümanların, dünyada verdikleri hükümlerinde de aynı ölçüye riayet etmelerini beklemek gerekmez mi?

Evrensel bir başyapıt mesabesindeki böylesine geniş çaplı bir filmin ortaya çıkarılması, şüphesiz çok iyi araştırılması gereken, çok zor bir görevin neticesinde olabilecektir. Çünkü izleyenler bütün detaylara çok dikkat edecektir. Böylesine filmler den insanlar, islam ve islam tarihi hakkında çok şey öğrenecek. Sadece şimdi değil, bundan uzun yıllar sonra da tarihte çok değerli bir film olarak anılacaktır.

Avrupa kâfir zalimleri ve asya münafıklarının günümüzde islamiyeti bütüncül bir yaklaşımla düşman olarak görmeleri ve gizli-açık bütün araçlarıyla Müslümanlarla mücadele ettikleri bir dönemde; Müslümanlara düşen en büyük bir görev yine bütüncül bir yaklaşımla, yani hatasıyla-sevabıyla böylesine İslamiyet’e hizmet etme kabiliyetinde olan ve herkimden gelirse gelsin maddi-manevi tüm eserlere sahip çıkmaktır.

  • İlahi adaletin bir gereği olarak, menfaati ve sevabı, zarar ve günahına keyfiyeten yahut kemmiyeten galebe eden her kişi yahut eser muhabbete layıktır.

Yani burada “vesilelik” cihetine bakılması gerekiyor. Zira böylesi vesileler neticesinde, nice insanlar Müslüman olmakta, nice Müslümanlarında imanı kemale ermekte ve dahi nice insanlar en azından birer “salavat” getirmektediler.

Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı salavat getirmeye sebeb ve bir hürmet ve muhabbete medardır. Vesilelik ciheti o şeyin zâtına bakmaz, vesilelik cihetine bakar.

Onun için eğer böyle filmler de gerçeğe aykırı bazı sahneler yahut olaylar zikredilmiş ise de, bir bütün olarak telakkiyat-ı âmme ve kabul-ü ümmet, bir nevi’ hüccet hükmüne geçer. Bazı ehl-i takva böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azimet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid’a da deseler, bid’a-i hasene nev’inde dâhildir. Çünki vesile-i salavattır.

  • Hristiyanlık dünyasının Hz. İsa hakkında, hiçbir kutsala dayanmaksızın yalan ve yanlış bir surette bugüne kadar yaptıkları yüzlerce film ortadayken; Hz. Peygamberin (s.a.v) hayatının işlendiği belki de bir ilk olacak böylesine kapsamlı bir filmin taşıdığı mana ve ehemmiyeti göstermez mi acaba vicdan sahibi her Müslümana?

Böylesi eserlerin ziyadeleşmesi için çaba göstermek, hiç olmazsa tebrik etmek, her insaf ve iz’an sahibi Müslümanın asli bir görevidir.

Zira dinsizliğin hüküm sürdüğü böylesine ikinci bir fetret döneminin yaşandığı asrımızda, din düşmanlarının en büyük bir silahı şüphesiz sinema sektörü olagelmiş ve bunu ziyadesiyle en etkili bir şekilde kullanmakla nice insanların imanlarına azm-u kast etmişlerdir.

“Düşmanınızın silahıyla, silahlanın” buyuran efendimizin (s.a.v) asırları aşan bu güzel sözlerinin bir hüsn-ü misal nümunesi olarak nazarımıza arz-ı endam eden, sinema sektörünün böylesine güzel filmlerinde emeği geçenlerden Allah ebeden razı olsun.

Böylesine güzel filmlerin sayısının çoğalmak suretiyle; maddi ve manevi akıl, kalb ve ruh dünyamızda nice iman tohumlarının ekilmesine bir zemin ihzar etmesini ve ecdadımıza layık birer Müslüman olmamıza vesile kılmasını Rabbimden niyaz ve temenni ediyorum.

Rahmet peygamberi, iki cihan sultanı Efendimizin (a.s.v) “Çocukluk” bölümünden sonra, ikinci ve üçüncü bölüm olarak “Gençlik” ve “Peygamberlik” bölümlerini de çekmeyi planlayan yönetmen Mecid Mecidi’ye hayırlı muvaffakiyetler diliyoruz.

Bediüzzamanca son sözümüz odur ki; Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et; onun ref’ine çalış.

Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmarene ve heva-i nefsine adavet et, ıslahına çalış.

O muzır nefsin hatırı için, mü’minlere adavet etme.

Eğer düşmanlık etmek istersen; kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adavet et.

Evet nasılki muhabbet sıfatı, muhabbete lâyıktır; öyle de adavet hasleti, her şeyden evvel kendisi adavete lâyıktır. (Mektubat)

Hasan Tayfur – NurdanHaber

10 Ramazan 1438

Söğüt Ağacı

“Ben Yusuf, beni hatırladın mı? Hani dünyanın bütün güzelliklerini görmekten mahrum bıraktığın ve hiç şikâyet etmeyen kişi… Aydınlık yerine karanlıklara dalan ve itiraz etmeyen… Bunca çektiklerim yetmedi de üstüne yenisini mi ekleyeceksin şimdi…”

Sekiz yaşlarında oynadığı havai fişeklerden dolayı gözünü kaybeden orta yaşlı bir profesörün tekrar görmesini konu alan Mecid Mecidi‘nin “Söğüt Ağacı” filmi böyle dokunmaya başlıyor yüreğimize. Aniden ortaya çıkan tümör hayatını tehdit edince soluğu Fransa’da alıyor. Yaşama tutunabilmek için tehlikeli bir ameliyata girmesi gerekiyor. Ama hayatın ona bir sürprizi var, ameliyatında risk olmadığı gibi görme yeteneğini kazanma fırsatı da çıkıyor karşısına…

“Hatalı olduğumu biliyorum. En büyük hatam da Senin azametini iyi bilmemekmiş. Şimdi anlıyorum ki, beni rahmet defterinden silmemişsin, beni unutmamışsın. Benimlesin ve beni koruyorsun…”

Allah (c.c) kullarına merhamet nazarıyla bakar, bunda hiç şüphe yok. Acaba biz sahip olduğumuz nimetlerin farkında mıyız? Her lütuf karşısında daha fazla şükür ve daha fazla haz alır ya, lakin pusuda yatan bir avcı var. Nefis… Bunu Yusuf’un hastane arkadaşı türküyle çok güzel dile getiriyor.

“Aman avcı vurma beni.

Ben dağların maralıyım”

“Yarın göz bantlarımı açacaklar… göreceğim… görmeyeceğim… göreceğim… görmeyeceğim…”

Nimetler ağır bir yüktür. Kaldırabilir miyiz? Karınca kendinden ağır olan bu yükü nasıl kaldırıyor? Sırrı nedir?

Ya Yusuf Ağa kavuştuğu gözlerinin hayatına kattığı güzellikler ve beraberindeki getirilerini kaldırabilecek mi?

Ve işte renklerin dünyasıyla karşılıyor dünyayı, havaalanına giderken. İlk imtihan orada başlıyor. Yoluna güller seren kim? Eşi hangisi, keşke şu güzel olan olsa! Korkunç bir imtihan, hiç görmediği eşi ile karşı karşıya. O da kendisi gibi yaşlanmış. Oysa daha genç ve daha güzel olan bayanlar var. Onlardan biri eşi olsa ne olurdu ki? Arzu kapısı gözleriyle birlikte açıldı artık…

Geniş ve konforlu bir evde karşılanıyor Yusuf Ağa. Büyük bir merasim ve güzel bir karşılama… şimdi de kendi evinde. İşte görmeden her gün geçtiği gittiği yerler. Şimdi görebiliyor ve bir hayal kırıklığı…

Görmediği zaman daha güzel buluyordu buraları, cennet bahçesi gibiydi…

Eşi ilk defa karşısına çıkacak, bir gelin gibi mahcup ve utangaç. Eskiden Yusuf Ağa görmüyordu onu, artık görüyor ve güzel görünmek istiyor. İlk heyecan ve ilk hayal kırıklığı…

Arzuların pençesine düşünce ömrümüze kar yağıyor, kış giriyor hayatımıza.

Dünyanın aldatıcı yüzü, işlenen günahlar, fakir zengin dengesizliği her şey çıplak bir şekilde karşısında artık, tıpkı yapraklarını dökmüş ağaçlar gibi.

Bahar geliyor ama kendisi için değil…

Dünyanın şatafatı ve gösterişi huzurunu yok ediyor, aydınlanan dünya bitmez tükenmez arzularla çirkinleşiyor.

Ve isyan bayrağı birbirine ihtiyaç olmadığını anladığın an başlıyor eşler arasında. Ben sana muhtaç değilsem “hayatıma karışma ve özgürlüğümü kısıtlama” diyor Yusuf Ağa.

Arzularımız çok büyük, onların tümünü elde etmek mümkün değil. Onlar elde edildiğinde de yerine yenisi ve daha büyüğü gelir. Elde edilmesi zorlaştıkça onlara olan tutku ve esaretimiz artar. Ömrümüz tükenmeden onlar tükenmez. Uyanmak ve bu esaretten kurtulmak gerek.

Aha hevesler… Yaşadığın cenneti cehenneme çeviren hayaller… ve ateşe verilen bütün yaşanmışlar. Pişman olacağız ama önce bu dünya bizi iyice rezil etmesi gerek. Bize bahşedilen nimetlerin gücünü hissettiğimiz sürece, onlara güvendiğimiz sürece pişman olmak çok zor. Evvela güçsüzlüğümüzü fark etmemiz gerekiyor. Burnumuzun iyice sürtmesi lazım.

Yola düşüyoruz, umut yolculuğuna. Ama yol yanlışsa hedeften uzaklaşırsın. Gidişin ne kadar hızlıysa hedefinden de o denli hızla uzaklaşırsın.

Önce arınmalı, günahlar kirlidir çünkü. Onlardan kurtulmak ve arınmak bedel ister. Gözyaşı ile kan ile temizlenmek lazım. Onlardan kurtulmak için bedel ödemeye hazır mısın?

Hayatında özel bir yeri olan Söğüt ağacını göremeden tekrar kör olur Yusuf.

Zaman hızla akıp geçiyor. Geri dönüşü olmayan hatalar ve günahlar var. Saatçi ve saat bize bunu anlatıyor. Yanından geçiyoruz ama fark etmiyoruz. Gözümüz var, görmüyoruz.

Kör olunca kalp gözü açılır, ibret alana. Tekrar yolunu bulur Yusuf Ağa.

“Allah’ım! Yeni bir hayat için bir daha bana fırsat vermeni istiyorum.”

Azıcık bir zamanda dünyanın aldatıcı ve helak edici güzelliklerini gördü. Gerçek nur, kalbinde yeşeren filiz, ardından nedamet gözyaşları…

Kitabı kapatınca kararan hayat ve kitabı açınca yeşeren umut, Söğüt Ağacı… ailece izleyin.

Ahmet Demir, Doğru Haber

Baran her kalbe yağmaz…

Mecid Mecidi’nin 2001 yılında yaptığı ve yaklaşık 17 ödül alan filmi; Baran.

Rus işgali sonrası ortaya çıkan Taliban yönetimi ve ardından gelen Amerikan işgalinin yarattığı kaotik ortamdan dolayı İran’a göç eden Afganlı muhacirlerin dramını fon olarak kullanan bir film. Asıl derdi ise modern dünyaya gerçek bir aşk masalını okumak. Aşkı katledip çirkinleştiren bütün düşünceleri yerle bir ederken aşkı haram kılanlara da meydan okuyor.

İlk önce şunu söylemiş olalım. Film baştan sona tamamen alegorik bir anlatım. Hikayeyi bu şekilde okursak yönetmenin maksadına ulaşabiliriz. Salt görünenlerle kifayet etmek yönetmene çok büyük haksızlık olur. Öyleyse sahne sahne başlayalım anlatmaya…

Latif inşaatta çalışan hırçın, asi, kinci ve kabına sığmayan Azeri bir delikanlı. İşi işçilerin yemeği ve çayını hazırlamak, yani zor değil. Müteahhidin yanında babasının emaneti olarak çalışıyor.

Hikâyemiz İnşaatta çalışmaları yasak olan Afganistanlı kaçak işçilerden Necef’in dördüncü kattan düşüp ayağını kırması ile başlar. Necef geçinebilmek için yerine oğlu Rahmet’i gönderir. Kısa bir süre sonra Rahmet’in inşaat işlerinde çalışamayacağı anlaşılınca Latif’in işini alır. Latif işini kaybedip inşaatın zorluğuyla tanışınca Rahmete kin duyması kaçınılmazdır ve ona çektirmediği kalamaz, ta ki onun erkek olmadığını görünceye kadar. Rüzgârda mutfağın uçuşan perdelerin arasında, kirli bir aynada saçlarını toplarken görür onu.

Bir esinti ve hakikati örten hicabın yırtılması… gerçekler apaçık ortadır. Maşuku görüp âşık olmamak mümkün mü?

Hakikat perdeler arasında gizli, kalp onu görmeye meyyal ve akıl bundan habersiz. Bir nazar yeterlidir, divanelik başlar Mecnun olur, Ferhat olur, Latif olur taştan kalp. Ferhat gibi dağları deler, balyozla. Dağ delinir ışık huzmeleri saçılır dünyasına. Kalbi kafesteki kuş gibidir, aşkına nazar etmektir tek derdi, bir daha görmek, bir daha görmek…

Leyla yemek dağıtır da Mecnun orda olmaz mı? Herkese tek tek ekmeğini uzatırken ona farklı davranmasını bekler; mesela tasını fırlatmasını, ya da ekmeği başına çalmasını ya da başka bir şey. Ama Leyla henüz Leyla değil ki… Mecnunun kalbi yangın yeri… Görebileceğiniz her ateş onun kalbini yakan ateşten daha soğuktur…

Ve işte Leyla ona özel çay koyar bir duvarın üstüne. Artık ölse de gam değil… İnanmıyorsanız Baran’ın kontrol memurlarından kaçtığı sahnede latifin çabasına bakın. Dayak, gözaltı, ceza hiçbir şey umurunda değil.

Tam da aşkın ırmağında coşmuşken Afganlılar artık çalışmayacağı için firak başlar. Güvercinler sevdanın masum yoldaşları, ona maşuktan bir hediye sunuyor; maşukun saçının bir tek teli, mahrem mi mahrem, ateş gibi dokunması yasak. Ey kutsal ayna, maşuku gösteren ayna, aşkı tattıran ayna, umudu yeşerten ayna, var mı dünyada bu derde bir çare be ayna! Latif’in kalbi zemheride yangın yeri…

Yalnız olanların komşusu Allah’tır, diyor ayakkabı tamircisi. Latif o serseri ve kaba genç aşkın en gizli sırlarına kalbini açıyor. Aşk diye bildiği ve zevk olarak anladığı duygunun bir bilinç, bir farkındalık olduğunu öğrenince yanıp küle döneceğini anlıyor.

Ve Latif yalnızlık imtihanındadır. İzin alır, Baranın peşine düşer. Baran çok kötü şartlarda çalışmaktadır, babasının ayağı kırık, ailesine bakmak zorundadır. Latif bir yıllık çalışmasının karşılığı olan parayı müteahhitten alır ve Baranın babasına gönderir. Ulaşmaz, zaten aslolan ulaşması değildir. Aslolan aşkı uğruna neyi varsa feda edebilmektir. Maşuk biliyor mu, o da mühim değil. Maşukun buna layık olması yeterlidir.

Biraz parası vardır kutuda, daha önce verdiğinin yanında hiçtir aslında. Onu da alır ve Baran’ın babasına koltuk değneği alır.

Baran’ın babası inşaata, müteahhitten borç istemeye gelir ve eli boş döner. Latif’in buna dayanacak gücü var mı? Yok elbette! tek varlığı kimliğidir, onu satmaya yani benliğini bağışlamaya hazırdır. Kimliğini satar ve parasını müteahhidin gönderdiğini söyleyerek Necef’e verir. Artık benliği tamamen yok olmuştur. Pervane ateşi seyretmekten vazgeçmiş, ateşin merkezine atmıştır kendini…

Necef Afganistan’a geri dönmek zorunda olduğunu ve dönüşte borcunu mutlaka ödeyeceğini söyler. Latif minnet etmeyecektir, hangi âşık maşuku için yaptıklarını dile getirmeye cüret edebilir ki? (Şehvetperestlerin aşk dediği ihtiraslarını bu temiz vadiye yaklaştırmayın lütfen.) Necef’in içi rahat olsun diye borcu olmadığını ve rahat bir şekilde gidebileceğini söyleyip firak dolu hayata doğru koşar, çaresizdir. Yolu türbesi olan bir mescide düşer, daha önce ona yol gösteren güvercinler yerine bu sefer kırmızı balıklar vardır. Yine bir esinti ve aralanan perdeler, yine yırtılan hicap ve ortaya çıkan hakikat; bu defa hakiki maşukun evindedir… Aşka boyun eğmek demek, huzura girerken şapkayı çıkarıp tevazuuyla girmek, tam teslim olmak demektir…

Ve veda sahnesi, aşk filmlerinin en vazgeçilmezi…

Sindrella’nın kristal pabuç masalına karşı, gerçek bir lastik ayakkabı gerçeği… bir daha dönüşü olmayan bir ayrılıktır bu ve maşuktan geriye kalan sadece bir ayak izi… Latif o kadar mutludur ki o ayak izini seyrederken. Zaten âşık maşukuna hiçbir zaman doyasıya bakmaya cesaret edemez, ancak ondan kalan ize, işrete bakabilir. Bu iş bu kadar sade ve bu kadar durudur.

Baran’ın ayak izi ve yağan baran; bütün kâinatı kuşatan ve bütün aşk ateşlerini soğutan, onları silip süpüren hakiki aşkın gücü. Rahmettir, Baran‘dır onun adı…

Ahmet Demir, Doğru Haber

Serçelerin şarkısı

Bir İran filmiSerçelerin şarkısı

Tahrana yakın bir kasaba ve hayat standartlarının altında yaşayan bir aile… Baba Kerim Ağa, bir deve kuşu çiftliğinde çalışıyor. Bir anlık dalgınlık ile kaçan bir deve kuşu, Kerim Ağa’nın işten kovulmasına neden oluyor.

Kerim Ağa’nın bir de işitme cihazı kullanan bir kızı var. Kız; cihazını, çocukların balık yetiştirip zengin olma hayallerini kurduğu su ambarında, suya düşürüyor. Tabi bu da ayrı bir sorun. Baba, yenisini alacak ama parası yok, çünkü artık kendisi bir işsiz.

Rızık endişesinin ne kadar yersiz olduğunu, çalışan için her zaman iş bulunabileceğini, hiç beklemediği bir anda başladığı işle öğretiyor bize Kerim Ağa. Bir anda, Tahran’da yaygın olan motorsikletle yolcu taşıma işinde buluyor kendini.

Hikâye böylece başlıyor ve hayatın olağan akışı içinde kaybolup gidiyoruz. Aslında kerim Ağa’nın hikâyesi değil bu, herhangi birimizin hikâyesi. İçimizdeki bütün masum duyguları iğneyle kazar gibi derinliklerimizden çıkarıp gün yüzüne çıkarıyor. Günahsız ve hak üzere, harama bulaşmamış bir hayat; ne kadar çetin olursa olsun, baharda çıkan bir erik kadar güzel.

Fakirlik, bu dünyanın en son derdi Kerim Ağa için. O kadar zengin bir aile ki, işten kovulurken ufak bir tazminat gibi verilen devekuşu yumurtasını bütün çevresi ile paylaşıyor menemen tadında. Hiç deve kuşu yumurtası ile yapılan menemen yiyeniniz var mı?

Hayat onu sınıyor ama o yüz vermiyor, dik duruyor. Yalanlar, sahtekârlıklar ve maddi fırsatlar… Ufacık bir haksız kazanç bile, motorunun arkasında yırtılan bir erik poşeti oluyor ve çocuklarının kursağından geçmiyor. Masumiyetin en güzel tablosu…

Namazı hayatının başköşesine yerleştirenler, huzuru ıskalar mı hiç? Gelin bu filmin namaz sahnesini tekrar tekrar izleyelim. Namaz kılanlar, baldan ve şaraptan akan nehirlerin olduğu cennetlerle müjdeleniyor.

Filmdeki nefis sahnelerden biri de otobanda geçiyor. Bir çocuk çıkıyor karşısına Kerim Ağanın. O da hayatın zorluklarını yenmek için çalışıyor ve destek istiyor. Yardım etmek istiyor Kerim Ağa, ama maddeye bulaşan aklı izin vermiyor. Sahne değişmeden hayatın gerçekliği çarpıyor yüzümüze. Kerim Ağa’nın bir değil iki çocuğunu aynı durumda görüyoruz, çiçek satarak para kazanmaya çalışıyorlar otobanda. Herkes üstüne düşeni yapmadan dünya güzelleşmiyor, maalesef.

Fıtratın ahengini bozmayanların gömleği arkadan yırtılır ve bu da onları saraylarda vezir kılar. Vezir dediysek sarayları düşlemeyin. Yuvası sadakat üzere kurulu olanın, evi saray değil mi?

Çocuklar derken asıl meseleyi atlamayalım. Onlar, filmin gizli kahramanları. Hayatlarında kötülük yok, sadece hayalleri var. Hayalleri de kendileri kadar masum. Masumiyetin değdiği her yer arınıyor ve cenneti bir güzellik bahşediyor. Bataklık gibi hastalık saçan su ambarının; balıklar için bir akvaryuma, serçeler için akustik bir konser salonuna dönüşmesini hangimiz hayal edebiliriz? (Kerim Ağa hayal edememişti)

Hayalleri, şefkatlerinin çok gerisinde çocukların. Taşıdıkları balıklar, patlayan plastik bidonla yerlerde can verirken, yani hayalleri için çalışıp çırpındıkları ve emeklerinin karşılığı balıkları ölürken onlar şefkat gözyaşlarını döküyorlar. Balıkları kurtarmak için minicik avuçları yara bere içinde kalıyor. Elleri parçalanırken acımıyor, ölen balıklar yüreklerini daha çok acıtıyor. Bu sahnede umut, kırmızı bir balık kadar capcanlıdır.

Ya kerim ağanın dünyaya meyletmesi ile bahçesinde yeşeren dikenlere ne demeli? Dünya bir yüktür ve onu sırtlayanın canı yanmaya mahkûmdur. Latif olan Allah verdikçe, senin de vermen gerekirken, malı toplamaya başladığın an; o, kurşun gibi ağırlaşıyor, beli büküyor ve hammalını ezdikçe eziyor. Ama nedamet kapısı her zaman açıktır ve karşılığında da kuşların şarkısı ile süslenmiş bahçeler bekliyor insanı. Kerim Ağa’nın buna ulaşması için, dünyanın kaşıkla mal verip karşılığında kepçeyle insanlığını çaldığı görkemli hayata yüz vermemesi gerekiyor. Onun aslına dönmesi için, ihtiyacı olan asıl şey bu. Bunu kızı görüyor ve olmayan sesini ayağındaki alçıya nakşediyor.

Dünyanın çekiciliği ve fırsatların cilveli bir güzel gibi, Kerim Ağa’nın gönlünü çelmesi… Ağamızın ona meyli, sonra pişmanlığı ve pişmanlık sonrası mutlak huzur…

Üstat Mecidi bizi fıtratın ahengine, Serçelerin Şarkısına davet ediyor…

Ahmet Demir, Doğru Haber

Hişş! Kızlar bağırmaz!

İranlı yönetmen Puran Derexşande 2013 yılında “Kızlar Bağırmaz” filmini yaptı. Film yayınlandığında yeterince ses getirmedi. Aslında izleyen her kesi çok derinden etkilemişti. Ama ince bir eleştiri ve gerçekleri incitecek şekilde gösterdiğinden üç maymunlar cehennemine terk edilmek istendi.

Filmin hikâyesi kısaca şöyle;

Şirin üzerinde gelinliği, nişanlısıyla beraber düğün fotoğrafı çektirirken birden ortadan kaybolur. Biraz sonra ortaya çıktığında üstü başı kan içindedir. Film bu kanlı tabloyla başlar, ekran kararır ve yazılar akmaya başlar. Uzadıkça uzar. Merak ve korku tavan yapar.

Filmin ilerleyen dakikalarında bu muammanın çözüleceği ve rahatlayacağımızı umut ediyoruz. Ama öyle olmuyor. Hakikat perdeleri aralandıkça merakımız, öfkemiz, yer yer varlığını unuttuğumuz vicdanımızın sesi canımızı acıtmaya başlıyor. Acı sürekli artıyor. Merak film bittiği zaman bile bitmiyor. Keder de filmden sonra bir kene gibi vicdanımıza yapışıyor. Abarttığımı düşünebilirsiniz. Yüreğiniz yetiyorsa filmi izleyin, açık açık söyleyelim uzun bir süre canınız acıyacaktır…

Neyse filmin konusuna dönelim. Şirin’in üstündeki kan, öldürdüğü binanın kapıcısına ait. Bir tesisat aletiyle kafasını parçalayarak öldürmüş ve garip olan ise onu hiç tanımıyor olması.

Filmi izledikçe Şirinin titrediği bütün sahnelerde titreyecek, ağladığı sahnelerde ağlayacak, korktuğunda korkuyu iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

Şirinin annesi, babası ve nişanlısı şok geçiriyorlar. Ne olduğuna dair onların da en ufak bir fikri yoktur. Aslında kısastan kurtarmak için ona deli raporu almaya kalkmasalar Şirin hiç konuşmayacak ve yaşadığı acıyı kendisiyle beraber mezara götürecektir. Çünkü o da bu toplumda yaşamanın ne demek olduğunu biliyor. Bazı sırlar öldürücü olsa bile ifşa edilmemesinin bilincinde. Üstelik bunu bir görev bilinci ile değil bir şartlanmışlık duygusuyla yapıyor. Kim bilir belki de yapacak bir şeyin olmadığını düşünüyor. Aslında çok da haksız sayılmaz.

Neden mi?

Pedofili suçu istisnasız her toplumda var olan ve hiç yokmuş gibi davranılan bir gerçeklik. Yokmuş gibi davranılınca hiç de azalmıyor, daha çok suçlulara rahat davranabilme olanağı sağlıyor. Düşünün, kız ya da erkek bir çocuk böyle bir durumla karşılaşınca ne yapar? Gerçekten de düşünün! Ailelerine açılacak cesareti bulabilirler mi? Ailelerine anlattıklarında nasıl bir tepkiyle karşılaşacaklarını siz de kestirebilirsiniz herhalde. Hele tehditler yok mu, küçücük bedenleri nasıl da esir alıyor. Öyle bir noktaya gelirler ki artık kendileri bu yaşadıkları kirliliğe rıza gösterir ve bu kaderi(!) kabul ederler. Ortaya çıkınca da aileler bir şey yapmıyor. Bırakın suçluyu cezalandırmayı, olayı örtbas edebilmek ve şereflerine sürüldüğü düşünülen bu lekeyi silmek için her yola başvuruyorlar. (Bu yüzden çocuğunu ortadan kaldıran nice vakalar gördük basında…)

Kızlar Bağırmaz filmi böyle bir yaraya parmak basmış. Yara vicdanda, yani en derin noktada olunca acısı da çok derin ve çok keskin. Şirin yaşadığı travmanın etkisi ile bir cinayet işliyor ve suçlu olduğu ispat edilemeyen maktulün katli yüzünden idam edilecek.

İnanılmaz bir tempo var filimde. Bu tempo esnasında toplumun ve ailelerin yani anne ve babaların suçluluğunu unutuyoruz. Yönetmen keşke bunu yapmasa ve anne baba biz suçluyuz dedirtse, bunu iliklerimize kadar hissettirse; toplumun en ince kılcal damarına kadar zerk etse ve bu konuda tam bir uyanış sağlasa, demekten kendimizi alamıyoruz. Gerçeklik tüm çıplaklığıyla ortadayken ve asıl suçlunun yanında, onun suçuna neredeyse eşit derecede ortak olan toplumu bireylerinin suçu bu kadar güzel işlenmişken keşke daha çok deşse, bir yün yumağına dalan dikenli teli çeker gibi acıta acıta hikâyeyi tamamlasa; hikâye bittiğinde bindiğimiz bütün bahane dallarının çatır çatır kırıldığını görebilseydik.

Anne babalar genellikle çocuklarının maddi ihtiyaçları ile ilgileniyor, onların duygu dünyası, hayalleri, rüya ve kâbuslarını; onların beklenti ve ümitlerini; onların dünyayı keşiflerini ve öğrendiklerini; onların tecrübe ve deneyimlerini; onların saplandıkları çıkmazları ve arayışlarını; onlara yönelen gizli ve açık tehditleri hiç mi hiç görmüyorlar.

Dilim varmıyor söylemeye ama bir kâbusa uyandıklarında bunu hak etmek için ne yaptık diye suçluyu kendi nefislerinin dışında arar durular. Her türlü korunmaya ihtiyacı olan ve bunun ilk mükellefi olan anne ve baba sonra da en yakın akrabalar, eş dost, konu komşu her kesin bu kâbustaki günaha ortak olduğunu kimse kabul etmez. Baba, anneyi; anne, babayı; etraftakiler, ikisini birden; uzaktakiler, o mahalleyi; bir başka ülke, o ülkeyi suçlar durur. Kâbus herkesin hayatını zindana çevirmeye muktedirdir. Hatta bin kilometre ötede vuku bulan bu pisliğin kokusu hissedilecek, ekranlarda ya da gazete kupürlerinde görüldüğünde her vicdan sahibini yaralayacak kadar güçlüdür.

Böyle ateşler yanmaya devam ederken bizler bununla yaşamayı kabullendikçe ve bu kaderi değiştirme adına adımlar atamamaya devam ettikçe her zaman olan ama zamana zaman ortaya çıkan bu günaha ortak olmaya devam edeceğiz.

Çocuklar olmadan izleyin bu İran filmini. Bırakın dikenli tel; yün yumağından yavaş yavaş, yaralaya yaralaya, acıta acıta çıksın. Vicdanınızı rahatlatmasına da izin vermeyin. Vicdanınız hep rahatsız olsun ve etrafta gördüğünüz her çocuğu daha fazla korumaya alın. Bu sadece taciz için değil her türlü tehlike ve tehdit unsuruna karşı yapılması gereken bir refleks olmalı. Her çocuk bir nesildir. Ve her batan çocuk bir geleceğin yok olması anlamına gelir. Geleceğimizi koruma altına almak zorundayız…

Ahmet Demir, Doğru Haber

BİR ANNE ŞEFKATİ: MİM MESLE MADAR

Bir anne şefkatini anlatmak için hangi kelimeleri yan yana getireceğini bile şaşırıyor insan. Acaba yanlış bir söz sarf eder miyim diye kılı kırk yarıyor. Tüm buhranların içerisinde açan bir kardelen çiçeği anne. Destanların, şiirlerin, hikayelerin asıl kahramanları…

Sinema sanatında da yeri ayrı annenin…Her yönetmen, o olağanüstü duyguları bünyesinde barındıran bu mucizeyi kendi penceresinden ele almış ve beyaz perdeye aktarmış. Ben de günün önemine ilişkin olarak, ‘anne’ temalı, çölde kum tanesi sayılacak eserlerden birine dikkatlerinizi çekmek istedim. Yönetmenliğini Rasul Mollaguli’nin yaptığı 2006 yapımı bir dram filmi Mim Mesle Madar…Türkçesi ‘Anne Gibi…’

Gülşifte Farahani, Hüseyin Yari ve Cemşit Haşimpur’un gerçekten kayda değer bir performans sergilediği filmin konusuna değinelim. Sepide başarılı bir keman virtüözüdür. Eşi Süheyl de ülkenin önemli diplomatlarından biri. İkili arasında tutkulu bir aşk vardır. Sepide’nin hamile olması, çiftin mutluluğun katbekat artırır. Çift, bebeklerinin cinsiyetini öğrenmek için doktora gittiklerinde hayatlarının akışını etkileyecek gerçeği öğrenir. İran-Irak savaşında sağlık görevlisi olarak çalışan Sepide, bu esnada kimyasal gaza maruz kalmıştır. Bu durum da çocuğunun sakat doğma riskini artırmıştır. Eşi Süheyl, bu durumdan hoşlanmaz. Çocuktan kurtulmanın yollarını arar. Ama Sepide bunu kabul etmeyecektir. Oğlu Said’in doğması ile de zaten eşini çoktan terk etmiştir. Artık, Sepide ile oğlu Said’i zor günler beklemektedir. Sepide, oğlunun sağlığı için tüm fedakarlığını ortaya koyarken, diğer yandan da onun hayata tutunması için olağanüstü bir çabanın içerisine girer. Burada da anahtar olarak müziği kullanır. Sepide, engelli çocuklardan kurulu bir orkestra kuracaktır. Ancak, bir yandan Süheyl’e duyduğu özlem, çocuğunun da babasına biriktirdiği hasret, işi zorlaştıracaktır. Yoğun bir duygu seli yaşatacak olan film, annenin evladı için gösterebileceği fedakarlıklar, oldukça etkileyici bir biçimde ele alınmış. Filmin müzikleri, duygusallığın zirve yapmasına en büyük katkıyı sunuyor diyebilirim. Her nota adeta bir gözyaşı gibi akıyor piyanonun tuşlarından, kemanın tellerinden…Sizi filmin o can alıcı müziğiyle baş başa bırakıyorum…

İlkay Göçmen, Kolektif Sanat

Gerçeğin Gölgesinde: Nahid

İranlı yönetmen Ida Penahande’nin ilk uzun metrajlı sinema filmi Nahid, 2015 Cannes Film Festivali Belirli Bir Bakış Gelecek Vaat Eden Film Özel Ödülü kategorisinde yarıştı ve festivalden Avenir ödülüyle döndü. Filmin oyuncu kadrosunda; Asgar Farhadi’nin Bir Ayrılık (2011) filminde tanıdığımız Sareh Bayat yer alırken Pejman Bazeghi, Navid Mohammad Zadeh, Milad Hossein Pour, Pouria Rahimi de Sareh Bayat’a eşlik eden diğer önemli isimler.

2015 yapımı olan Nahid, tek başına bir kadının çocuğunu büyütme mücadelesini ve bu eksende toplumsal baskının ve ahlaki değerlerin söz konusu olduğu filmde Nahid’in bir anne ve bir kadın olarak derin bir mücadelesini, vicdanını, seçim yapmak zorunda kaldığını anlatıyor.

Eşinden genç yaşta boşanmış olan Nahid, 10 yaşındaki oğluyla birlikte Kuzey İran’da Hazar Denizi kıyısında küçük bir kasabada yaşamaktadır. Çocuğun velayeti İslami İran’daki yasalara göre babaya verilir. Fakat baba, Nahid’in tekrar evlenmemesi koşuluyla çocuğun velayetini anneye vermeyi kabul eder. Nahid’in hayatı kendisi ile evlenmek isteyen başka bir adamla tanışınca değişir. Bu yeni ilişki Nahid’i anne ve kadınlık arasında sıkıştırır. Oğluyla sevdiği adam arasında bir tercih yapmak zorunda kalan Nahid, kendisini bir çıkmaza sürükler.

Nahid; eski kocası, abisi, oğlu ve sevdiği adam arasında kalmış, kıskacın içinde hep bir yetme ve yetişebilme derdinde. Sevdiği adamın yanında iken oğlunu, oğlunun yanında iken sevdiği adamı özlüyor. Orta Doğu’daki kadın sorunu işleyen bu film kadın – erkek ilişkisini gayet başarılı bir şekilde ele alırken, Nahid’in annelik mi? kadınlık mı? duygusu altında, seçime zorlandıran baskıyı ve ahlaki değerleri çok iyi anlatmıştır. Boşanmış bir kadının sorunlarına odaklanan, geçici evlilikleri (muta) sorgulayan, kadınların hayatlarını ve sorunlarını bize yansıtan, bizi gerçeklerle yüzleştiren bir film, Nahid. Bunların yanı sıra Nahid’in çocuğun da etkisi altında kaldığı görülüyor. Yıkılmış bir aile ve tekrar evlenmek isteyen Nahid’in bunu oğluna nasıl açıklayacağı konusunda bir çekingenliği vardır. Oğlunun vereceği tepkiden korkuyordur. Demek – dememek arasında bir tereddütte kalmıştır. Ailevi sorunlar ve baskı çocuğa yansımış ve okula gitmek istememiştir. Fakat Nahid’in ailesi destek çıksaydı bu durum hiç yaşanmamış da olabilirdi.

Filmde anlatıldığı gibi birçok ülkede bu sorun vardır. Halbuki bir kadın boşanmış olsa da; anne de olabilir, aşıkta olabilir, tekrar evlenebilir de… Neden hep kadınlar bir şiddetin, baskının eşiğinde ya da içinde! Küçük bir kasabada yaşamış olması insanların dedikodu yapması, toplumsal baskı, kadının üstünde statü kurulması. Sen sadece bir annesin ve annelik vazifesini yap demek gibi sığ düşünceler vardır. Bir nevi kadın, annelik ve annelik yapmak gibi kavramların altında yok ediliyor. Bir baskı görmediğini hisseden tüm kadın aslında her şeyi yapabilir.

Her birey özgürdür! Kültürel anlamda bir değişim söz konusu olması gerek. Geleneksel toplumlarda kadının pek bir önemi yoktur. Onların en önemli görevi anne olmak, çocuğuna bakmak, ev işi yapmaktır. Bu düşünceden ne zaman koparsak o zaman gelişme kat etmiş oluruz. Gün geçtikçe bazı filmler, gözümüze bu gerçekleri bu yaşantıları çarpar ve bizler etkisinde kalırız. Farkındalık her zaman için öncüdür. Toplumun kıskacından kurtulmak için bir şeyler yapmak zorundayız. Bize yapılan baskıya baş eğmemeliyiz. Aksini dik bir şekilde karşılık vermeliyiz.

Gül Çelik, 5Haber