Etiket arşivi: Elma ve Selma

Elma ve Selma

Allah’ın adıyla.

Elma ve Selma

Yaklaşık 80 dk’lık 2011 İran yapımı bir film kendisi. Her şey bir elmanın Sadık adlı bir din öğrencisinin yanına düşmesiyle başlıyor. Devamına girmiyorum, heyecanı kaçmasın. Filmin bir çok yerinden kısa kısa dersler çıkarabileceğimiz kesitler var, bence heybemizi iyice doldurabiliriz. İzlemek isteyenler için film pek uzun olmadığı için elinizi çabuk tutun derim. Sonra da aşağıya yorum yazın, beraber tahlil yapalım. Çünkü herkes farklı farklı noktalara dikkat ediyor, bu da bize yarar sağlayacaktır. Bakalım neler çıkacak?

Özellikle İslamiyetin yeme içme konusunda helal ve haram kavramları üzerine düşünmemizi sağlıyor. Belki de yeyip içtiklerimizin helal ve haramlığını düşünmenin, nedeni sorgulamanın zamanı gelmiştir, ne dersiniz?

Selametle, dua ile…

Bendehane

Allah kuluna kafi değil midir? (Zümer, 36)

elma-ve-selma

Hakikatleri dağlar gibi omzumuza yükleyen bu soru yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de geçiyor. Samimiyetle bu soruya verilecek cevabın ardından, insana kurşun bile işlemez, mübalağa değil, gerçek. Elma ve Selma‘da bu sorunun hayatın içindeki işleyişle cevaplandığına şahit olacağız. Kimi İslam büyüklerinin hayatlarından kesitler göreceğimiz film, kendimizi sorgulamamız için çekilmiş bir ders niteliğinde.

Filmin yönetmenliğini daha önce kameranın önünde de olmayı tecrübe etmiş Habibullah Behmeni üsteniyor. Filmin daha önce değerlendirmesini yaptığım diğer filmler kadar yüksek bir çekim bütçesi olmadığı aşikar ancak kurgusu ile kesinlikle izlenilmesi gerekenler arasında yerini alıyor. Başrolü İran sinemasının göz dolduran aktörlerinden Seyyid Muhammet Hadi Dibeci üstlenirken, Sügul Kalatiyan ve Cafer Dehkan takdir toplayan oyunculuklarıyla filmin öne çıkan diğer isimleri oluyorlar.

Medrese talebesi olan Sadık’ın sahibine danışmadan bir elmayı yemesi ile başlayan hikaye, ilk andan son ana kadar bize sürekli aynı soruyu sorduracak: “Allah kuluna yetmez mi?” Yaptığımız şeylerde sadece Allah’ın rızasını amaç ediniyor muyuz? Gerçekten Allah’ın bize yeteceğine iman ettik mi? Sözün ötesinde, özün cevabını arayacağımız bir yolculuk var karşımızda.

Sadık evlenme teklifi için bohçasını alıp yola koyulduğunda başlayacak esas hikaye. Sonrası ise birçoğumuzun yeniden görmeyi hasretle beklediği bir insanı hayranlıkla izlemekle geçecek. Filmin en can alıcı noktası ise tartışmasız sonu olacak. Alışagelmiş somlardan birini beklerken, Sadık bizi bir kez daha sarsacak, bir kez daha özümüze İslam’a dönmemiz için ikaz edecek. Birilerinin izlemesine vesile olacağım en kıymetli eserlerden biri şüphesiz.

İran sinemasına aşina olanların kalbinde yer eden büyük şair Hafız-i Şirazi’nin şu sözleri ile hem filimi özetlemek hem de son noktayı koymak istiyorum:

“Taç ve Taht Geçicidir.
Hiç gönüllere girdin mi?”

İyi seyirler dilerim.

Yeşil Kalem

Elma ve Selma

Allah’ın ayetleri unutulur mu? Pekiyi yasakladığı şeyler?

İnsanlar artık birçok şeyi göz ardı ediyor. Yaptıklarının sonucunu düşünmeden, en önemli meseleleri basite indirgeyerek yaşamak öylesine kabul görmüş ki küçük bir detay peşine düşüp Allah rızasını kazanmaya çalışanlara “garip” gözüyle bakılıyor. İşte onlardan biri de Sadık.

Elma ve Selma” toplamda seksen dakikadan oluşuyor. Yönetmen koltuğundaki Habibullah Behmeni senaryo, yapımcılık ve müzik gibi pek çok konuda inisiyatifi üzerine almış. Ortaya da diyalogu az olsa da içeriği oldukça derin bir hikaye çıkmış.

Başroldeki kahramanımız Sadık bir din öğrencisidir. Ailesinin yanına gelir ve annesi ona güzel bir kız bulduğunu söyler. Bir bohça hazırlayıp eline tutuşturur. Yola çıkan Sadık başına geleceklerden habersizdir. Araç beklerken yan tarafında bulunan seyyar satıcıyı fark eder. Adam yaşlı ve tek başınadır. Bir su satın aldıktan sonra adamın davetiyle yanına oturur. Bir oğlu olduğunu öğrenir, ancak her zaman gelmemektedir. Sadık’ın amcaya sorduğu soru insanı düşüncelere sevk edecek bir cevabı içinde barındırır:

-Demek burada yalnızsın?
-Hayır değilim, birisi var ki hep benimle.
-Kim?
-Beni hiç terk etmeyen birisi.

Bu diyalog filmin özeti diyebiliriz. Allah’ın daima yanında olduğunu unutmayan kişi, hataya düşmekten imtina eder, kendini olabildiğince korur. Ancak bu her zaman mümkün olmayabilir.

Sadık yolda karşısına çıkan bir bahçeye girer. Olaylar da bundan sonra başlar. Sert bir rüzgar esmektedir ve namaz kılmak için bir elma ağacının altına seccadesini serer. Huşu ile namazını eda edip kalkmak üzereyken elma ağacından bir elma önündeki suya düşer. Kırmızı, albenisi bol bir elmadır. Bir anlık gaflet ardından gelecek vicdan azabının habercisidir. Elma’dan aldığı ısırık Sadık için azaba dönüşür. Artık tek isteği bahçe sahibini bulup, helallik istemektir.

Unutmamak gerekir ki Sadık gibi her hücresiyle Allah’ın emirlerine kendini adamış bir insan dahi zaman zaman nefsine yenik düşüp heveslerine kapılabilir. Düzeltmeyi istemek kişinin vicdanına kalmıştır.

Sadık önce bahçe sahibi sandığı bahçıvanla konuşup durumu düzeltmeye çalışır. Gerçeği öğrenince üzülse de işin peşini bırakmaya niyeti yoktur. Aldığı adres neticesinde gerçek sahibi bulmak için harekete geçer ve Selma ile de orada tanışır.

Dikkati çeken noktalardan biri Selma ile Sadık arasındaki konuşmadır. Selma tek bir elmanın önemi olmadığını söyler. Sadık ise azın çoğa götürdüğünün farkındadır.

Daha sonraki bir sahnede Selma bahçıvanın yanına gider. Yine tek bir elmanın önemli olmadığı mevzusuna girer. Bahçıvanın cevabı unutulanları hatırlatmak adına bir ders niteliğindedir:

-Ha bir elma yemişsin, ha bir bahçe. Ya da tüm ülkeyi. Haram haramdır!

Film şu ayetle başlar;

“Allah onların önce işledikleri en kötü suçları bile örtecek ve ettikleri iyiliklerin mükafatını daha da güzel bir surette verecektir. Allah kuluna kafi değil midir?”

Ve ardında düşünecek çok şey bırakarak yine aynı ayetle sona erer.

Merve Eren

Zümer Sûresi, 36. Ayet

“Allah kuluna kafi değil mi?” (Zümer 36)


Hayranlıkla izlediğim ve izlenesi İran filmlerinden biri daha. Bitirir bitirmez yazmam gerektiğini düşündürdü bana. Böylelikle hakkında yazdığım ilk sinema ve İran filmi de oldu, mübarek olsun. Yazalım, izlenmesine vesile olalım.
Farsça سيب و سلما (Sîb u Selma), Türkçesi Elma ve Selma. İlk bakışta adı garip ve tipik bir komediyi andırıyor. Ama aksine, doğunun hikmetli parmağıyla en baştan itibaren kalbinizin öyle yerlerine temas ediyor, öyle dokunuyor ki ruhunuza.. Burayı açmak için tabi önce biraz devrim sonrası İran sinemasından da bahsetmek gerekiyor. Şöyle ki; Hollywood’a alternatif oluşturmuş bu sinema. Öncekinin bol efektli, hareketli, kendi anlamında “cezbedici” varlığına, İran sineması bir çocuğun defterinin arasına koyduğu çiçekle, “işi bilen” birinin buhrandakine verdiği öğütle, küçücük ayrıntı ve metaforlarla, en basit sahnelerin ve cümlelerin bile ardında kokan buram buram felsefe ve hikmetle karşılık vermiş. Aslında böyle bir amaç da yok. “Şuraya da şunu bırakalım; hodri meydan” demez o. Ama arkasındaki zenginliği ve hikmet dağını hissettirdiği kesin. Daha fazlası için bkz. İran sineması.
Konumuza dönersek; Elma ve Selma, Selma’nın rüyasında bir genci kuran okurken görmesiyle açılıyor. Gencin okuduğu ayetler Zümer Suresi 35 ve 36. Mealen:
“Allah, onların yaptıkları en kötü şeyleri (günahları) dahi örter. Ve yapmış olduklarının en güzeliyle onların ecirlerini vererek, onları mükâfatlandırır (günahlarını sevaba çevirir).” “Allah kuluna kafi değil mi?”
Daha sonra olaylar gencin (Sadık) bir bahçede yere düşen elmayı ısırıp, helalliğinin peşine düşmesiyle gelişiyor. Haliyle amacının peşinde koşarken karşılaştığı insanları etkiliyor Sadık’ın bu hali. Biriyle yüz bininin bir olduğunu söylüyor, iki ısırık elmanın peşine düşüyor ve hak sahibinin şartının sınırlarını düşünmeden yerine getirmeye başlıyor. Yani garip vakitlerde yaşayan garip bir adam Sadık. Ve bu haliyle sanki bize de bağırıyor camın arkasından..
Bundan başka Selma’yla amcasının diyalogunda Seyyid Celal’in “Şimdi, her şeyi satmak istersen sat. Allah kerimdir. Bir şekilde geçimimi sağlarım” cümlesiyle Sadık’ın Zümer 36’yı “Allah kuluna kafi değil mi?” okuyuşunun eş zamanı ve böylece Selma’nın rüyasının da gerçekleşmesi birkaç dakika gerçekliğin başka bir boyutunda yaşatmaya yetiyor sizi. Selma’nın kafası karışık haline Allah’tan bir şifa oluyor Sadık böylece hiç hesapta yokken. Belki de filmdeki çobanın dediği gibi Selma’nın kaybolmasından mütevellit Sadık geldi. Şimdi Selma var ama Sadık’a kayıp diyorlar..
Filmde şahit olduğum ve genel olarak İran sinemasının gerçekliği yansıtma düşüncesinden kaynaklanan bir güzellik daha Sadık ile arkadaşının çekişmesinin gösterilmemesi. İsabetli düşündüğüme delil olup sevindirdi de beni. Film hakkında okuduğum bir yazıda belirtildiği gibi yatak odasına girmeyen kameranın yumruğu da es geçmesi! Naifliğin algının her yönünde müşahhaslaşması…
Bilerek ya da bilmeyerek, eldeki imkanların buna izin vermesinden de olabilir, film boyunca görüntünün renginin hikayenin ruhuna uygun bir “sır” oluşturması ve bu sırla mütenasip sitarın müzikleri de etkilenilmemesi mümkün olmayan durumlar oluşturuyor..
Velhasılı kelam güzelliği, hikmeti, gerçeği arayan gelsin beru! Yolculuğuna başlayabileceği güzel bir diyar olsa gerek Sadık’ın kendini kaybedip Selma’nın bulduğu yer..

Ayşe Ulucak, Hokka Kalem.

Allah kuluna kâfî değil mi?

“Allah kuluna kâfî değil mi?” Zümer, 36

Helâlinin peşinde bir adam
Haramdan kaçınan ve helâlini arayan bir adam
Züleyhâ’yı bulan; ondan çekinen, korkan, utanan Yûsuf
Leylâ’sını arayan ve çölde harap düşen Mecnûn
Rabbini bulan ve O’nunla yetinen bir kul

Rüyâsını kovalayan bir kadın
Sorular soran, cevapsız kalan bir kadın
Yûsuf’u kıskıvrak yakalayan Züleyhâ
Mecnûn’a mecbûr hisseden Leylâ
Hırpalanmış bir gönül

Elma ve Selma filmini böyle laf ebelikleriyle özetleyebilirim sanırım. Ama siz, yine de, câhil bir mütecessisin yorumlarıyla yetinmeyin, izleyin.

Uçurum Fikir Sanat – Haldun Ali Meriç

Elma ve Selma

Bir filmin güzel olup olmadığını anlamanın en iyi yolu; izleyiciye hissettirdiği duygulardır şüphesiz. Etkileyici ve yıllar boyu akıllara kazınan filmlerden biri de “Elma ve Selma“dır.

Filmin adı bile filmi izlemek için iyi bir sebep aslında, izleyicinin büyük beğenisini toplayacak eşsiz bir yapıt.

Hayatın koşuşturması, dertlerimiz, sorunlarımız arasında unuttuğumuz ve bizi var eden değer yargılarımızı hatırlatan bir film. Kısaca değinmek gerekirse; filmin başrol oyuncusu Sadık, ailesini ziyaret etmek için memeleketine gitmiştir. İki çocuğunu kaybeden ailenin tek tesellisi, onları hayata bağlayan tek umududur Sadık. Evlenme yaşının geldiğini düşünen annesi, örf ve adetlerine uygun olarak hazırladığı bohçayı halasının kızına vermesini ister. Sadık da bu izdivacı uygun görür ve halasını ziyaret etmek için yola revan olur. Bu yolculuk Sadık’ın hayatının dönüm noktası olacak türden olayların gelişmesine vesile olur. Yaya olarak çıktığı yolculukta arkadaşının arabasına denk gelir ve biner, arkadaşı Sadık’a büyük bir öfke duymaktadır, bu öfkenin kaynağı da Sadık’ın halasının kızıdır. Aslında ikisi de aynı kıza taliptir ve arkadaşı sürekli istemeye gitmiş ve “hayır” cevabı almıştır, son gitmesinde ise; halası “eğer bir hafta içerisinde Sadık istemeye gelmezse, sana vereceğim kızımı” demiştir. Sadık bunları öğrenir ve arkadaşının ne kadar çok sevdiğini anlayınca bohçayı da ona bırakarak yola devam eder. Yürümekten bitap düşmüş bir vaziyette, bir bahçede mola verir ve ordaki sudan abdest alıp namaz kılar, tam o sırada ağaçtan bir elma düşer yere. Sadık dayanamaz ve hiç düşünmeden elmayı yıkayıp yemeye başlar, kafasını çevirdiğinde bahçenin içinde bir adam görür, elindeki elmayla adamın yanına gider ve elmasını yediğini helal etmesini ister. Adam Sadık’ın aç olduğunu anlar ve “helal ederim ama gel benle” der, karnını doyurur ve o bahçenin bahçıvanı olduğunu söyler. Sadık iyiden iyiye pişman olmaya, korkmaya başlamıştır, kul hakkına girdiğini düşünüp içten içe üzülmüştür. Bahçıvan; Sadık’ın pişmanlığını ve kararlılığını görünce tarlanın sahibinin adının “Seyyid Celal” olduğunu söyler. Sadık, Seyyid Celal’i bulur ve helallik diler, o da tarlanın sahibinin kendisi olmadığını söyler. Tarla yeğeni Selma’ya aittir.

Selma; yüzü geceyi bile aydınlatacak bir güzelliğe sahiptir, güzelliği kadar zekâsı da görülmeye değerdir. Selma’dan helallik isteyince sadık; Selma anlam veremez, “bu devirde böyle insanlar kaldı mı” diye sorgular, sadece bir elma ve birkaç damla suyun helalliği için o kadar yol tepen bu insanın saflığı şaşırtmış, bir o kadar da memnun etmiştir. Selma bir şart koyar; helal etmek için. Peki, bu şart nedir? Filmin ana fikrini oluşturan bu şartı yerine getirebilir mi? Bundan sonrasını siz değerli izleyicilerin ve okurların merakına bırakıyorum.

Bu film; izlenilmesi gereken ve izleyicilerin tüylerini ürperten niteliktedir. İzleyicilere haram-helal kavramının ne denli önemli olduğunu sorgulatması açısından da önemlidir.

Gerek karakterlerin üstlenmiş oldukları rolleri ve vermek istedikleri mesajları layıkıyla yerine getirmeleri; gerekse filmin jeneriği, teknik yapısı, kullanılan öğeleri takdire şayan.

Filmin başından itibaren; bir kul olarak Allah’a (cc) karşı sorumluluklarımızı hatırlamamız gerektiğini, harama göz dikmeden helal kazanmanın önemini anlatmaktadır. Sadık nefsini kötü sıfatlardan arındırarak kazandığı ilahi ahlak ile yoluna devam eder, takva sahibi kul olmanın verdiği huzuru hisseder. Film müzikleriyle, hikâyesiyle, oyunlularıyla kesinlikle muazzamdır. Mükemmeliyet seviyesi çok yüksek olan bu filmi izlemeniz umuduyla…

Serap Ezgi

Elma ve Selma

“Allah kuluna kâfi değil midir?” ayeti üzerine temellendirilen harika bir film; Elma ve Selma. Filmde, genç bir din öğrencisi olan Sadık’ın, ağaçtan düşen bir elmayı yemesi ve sonrasında yaşadıkları anlatılıyor.

Elma ve Selma” filmi, Sadık’ın medreseden ailesinin yanına gelmesiyle başlıyor. Sadık, annesi ve babasıyla bir süre vakit geçirdikten sonra, halasının kızıyla evlenmek için yola çıkar. Fakat yolda tesadüf eseri, halasının kızıyla evlenmek isteyen eski bir arkadaşıyla karşılaşır. Sadık, ikisinin birlikte daha çok mutlu olacağını düşünerek aralarından çekilir ve medreseye dönmek üzere yoluna devam eder.

Ne var ki, işler Sadık’ın beklediği gibi gitmeyecektir. Medreseye doğru yürüyerek giden Sadık, ağaçlar arasında bir bahçeden geçerken ezan sesini duyar ve elma ağacının altında namazını kılar. Namazı bittiği sırada yoğun rüzgar sebebiyle ağaçtan bir elma, hemen yanındaki derenin içine düşer. Sadık, elmadan bir ısırık alır. Bu ısırık, Sadık’ın hayatında bir dönüm noktası olacaktır. Burada Sadık’ın hatırlaması gereken tek şey, babasının ona anlattığı iki meleğin hikâyesidir. Bu hikâyede ana konu, kötü olayların özünde iyi olabileceği ve her şeyin bir imtihan olmasıdır.

Elmadan bir ısırık aldıktan sonra hemen ileride yaşlı bir adam görür. Bahçenin sahibi olduğunu düşünerek yanına gider. Elmadan bir ısırık aldığını ve hakkını helal etmesini ister. Fakat yaşlı adam yalnızca bahçıvandır. Ona bahçenin gerçek sahibinin, Seyyid Celal’in adresini verir. Sadık, bir elma ısırığının helalliğini almak için tekrar yollara düşer.

Seyyid Celal’i bulur fakat bahçe ona da ait değildir. Bahçenin sahibi, Seyyid Celal’in yeğeni Selma’dır. Selma, Sadık’ın bir elmanın helalliği için bu kadar acı çekmesine oldukça şaşırmıştır. Fakat Sadık, bir elma ile bin elma arasında bir fark olmadığını düşünmektedir. Selma elmayı helal etmek için bir şartı olduğunu söyler ve ölen babası adına Kur’an okumasını ister. Helallik almak için birkaç gün boyunca Seyyid Celal’in ve yeğeni Selma’nın misafiri olan Sadık bir gece rüyasında Selma ile evlendiğini görür. Bilmediği bir şey vardır; aynı rüyaları Selma da görmektedir…

Elma için helallik alan Sadık, medresesine dönmek için tekrar yola çıkar. Fakat kaderine yazılmış olan gerçekleşecektir. Yolda Seyyid Celal ile karşılaşır ve Selma’nın kayıp olduğunu öğrenir. Selma’yı her yerde aradıktan sonra bir kayalığın üzerinde uykuya dalar. Burada tekrar bir rüya görür ve uyanır. Ardından Selma’nın bulunduğu haberini alır.

“Elma ve Selma” filminin in kader üzerine yazıldığını söyleyebiliriz. Filmde birçok olay tesadüfler üzerine gerçekleşiyor. Sadık’ın bir elma ile başlayan hikâyesi, Selma ile bitiyor…

Zeynep Ece

Elma ve Selma

İnsanların hepsi binaların sarıp sarmaladığı beton yığınlarının arasında şükür ki yaşamıyor. Kırsal kesimde yaşayanlar bilir. Yol kenarlarına taşan meyve ağaçlarının dallarından göz hakkı diyerek meyve koparıp yiyenler mutlaka olmuştur. Peki ya bu meyveleri yerken sahibinin helal edip etmediğini gerçekten hiç düşündünüz mü? Düşünmediyseniz eğer düşünen birinin neler yaptığına bir göz atın derim. Şahane bir konuya imza atan 2011 yılı İran yapımı film, “Elma ve Selma“, insanların göz ardı etmeye başladıkları dini duyguları tekrar canlandırmayı başaracak gibi duruyor.

Filmin ilk sahneleri içinizi açmaya yetecek kadar güzel, rengârenk bir serada geçiyor. Başrolü oynayan Sadık karakteri dini âlim olmaya çabalayan genç bir adamı usta bir oyunculukla bizlerle buluşturuyor. Ailesini ziyarete gelen Sadık onlar için iki kaybedilen evlattan sonra tek teselli kaynağı olmuştur. Eve gelen Sadık daha sonra halasını ziyarete gidecek ve onun kızını kendine eş olarak isteyecektir. Bu düşle yola koyulan karakterimizin başına ise hiç de ummadığı olaylar gelecektir. Beklenmedik olaylar ile kendini hayalini bile kuramadığı bir dizi olayın içinde bulacaktır. Olaylar o kadar birbirine bağlı gelişecektir ki izlerken bir saniyesini bile kaçırmamak için göz kırpmayacaksınız.

Halasının kızını eski bir dostunun masum aşkına bırakan Sadık geri dönüş yoluna yaya olarak devam edecektir. Buraya kadar filmi izleyenler elma bu filmin neresinde diyeceği anda filme adını veren sahneye tanık olacaksınız demektir.  Yolu bir şekilde bir bahçeye düşer ve burada dinlenirken ezanın okunmasıyla namazını kılmak ister. Ufak bir derenin yanından akmasıyla bu sudan abdest alan genç adam güzelce namazını kılıp bitirdiği esnada rüzgârın etkisiyle kıpkırmızı bir elma suyun içine düşecektir.  Hiç aklında yokken sudan alıp bir kere ısırdığı bu elma onu bambaşka serüvenlere doğru sürükleyecektir. Kendi eliyle koparıp almadığı halde yere düşmüş bir elmayı ısırdığı için helallik alması gerektiğini düşünen bu genç âlim bu sefer de bahçenin sahibini aramak için yollara düşer. Bahçıvandan aldığı isme zor da olsa ulaşan Sadık bu ismin gerçekte bahçenin sahibi olmadığını anladığında artık çoktan iş işten geçmiştir. Bir ısırık aldığı için helallik isteyen bu genç artık elmanın tamamını yemiştir. Bu olaya tanık olan herkes bu âlimin bu olayı bu kadar ciddiye almasına bir türlü anlam veremeyecektir. Bahçenin sahibi sandığı Seyyid Celal onu asıl bahçe sahibi olan yeğeni Selma’ya götürür. Ancak bu genç hanımdan helallik almak hiç de kolay olmayacaktır. Başta bir elmanın hiç de önemli olmadığını düşünse de Sadık’ın göstermiş olduğu hassasiyet ve ciddiyet onun da düşüncelerinin değişmesine neden olur. Helallik vermek için tek bir şart ortaya koyar.

Peki ya bu şart neydi? Sadık onu yerine getirebildi mi? Herkes için normal olarak görülen bu olay bu delikanlı için ebediyete taşınmaması gereken bir günahtır. Acaba karakterimiz bu günahtan kurtulmasını sağlayacak helalliği sonunda alabildi mi? Bu soruların cevaplarını ben size tabi ki vermeyeceğim. Dramı iliklerinize kadar hissetmeye hazırsanız bu film tam da size göre…

Özgee

Suya Düşen Elmanın Ardından

“Kulakların rüzgar, yaprak, ağaç ve su seslerine alışkın değil. Alışmalısın! Çok güzel bu! Kuşların şarkıları birbirinden farklıdır, Tanıman gerekir. (Bunları) duymayan sağırdır. Ama, çokları bilmez.”

Bir zamanlar, zihnimde dolaşıp duran bir sorunun ardından gelen ayeti yazmıştım buraya: “Allah kuluna kâfi değil midir?” (Zümer-36) Bugün tam da bu ayetle başlayan bir film izledim; “Elma ve Selma“. Şimdi, yine hem bu ayet hem de filmin getirip kucağıma bıraktığı sorularla geziniyorum. Nicedir unuttuğum, unuttuğum için de kendime kızdığım sorular, unutulmaması gereken sorular, içinde cevabını bir tokat gibi saklayan sorular…

Film, bir din öğrencisinin suya düşen bir elmanın ardından gidişinin hikâyesi, eve dönüşle başlayan bir yolculuk hikayesi. Din öğrencisi Sadık ailesini ziyarete gelmiştir, çiçeklerin, diz boyu otların arasında geçerek eve ulaşır, babasının serasında, çiçeklerin ve ağaçların içinde, annesinin bakımı, ilgisiyle cennet gibi bir hayatın ortasındadır. Üstelik, annesi onunla evlendirmeyi düşündüğü melek gibi bir kızdan bahseder. Melek diye mırıldanır Sadık, aklına babasının ona çocukken anlattığı bir hikâye gelir, babasının sonunu bir türlü anlatmadığı bir hikâyedir bu, iki meleğin hikayesi: Görevleri hakkında konuşuyorlarken, bir melek diğerine “Niçin yeryüzüne indin?” diye sorar. O da, bir kâfirin balık tutmaya çıktığını, ama hiç balık tutamadığını anlatır ve der ki:  “Ben de, geldim ki, ağına birkaç balık göndereyim, gününü kurtarsın.”

Babasından hikayeyi tamamlamasını ister Sadık.  Babası, şimdi tam da hikâyenin kalanını sana anlatma zamanı diyerek anlatmaya başlar:

İkinci melek, “Sabah erkenden işe çıkan bir adamı ziyaret edeceğim” der. “O adam bugün oruç tutuyor. Görevim, onun iftar edeceği vakit, küçük sofrasını dağıtıp, yemeğini toprağa bulaması için, rüzgâra emir vermemdir.”

Filmin hikâyesi de sanki ikinci meleğin görevini yerine getirmesiyle başlar. Sadık tam eve dönmüşken, kendine bir ev kurma hazırlıklarıyla yola çıkmışken, yol onu bambaşka bir noktaya sürükleyecek, sevinçle oturmak üzere olduğu sofrayı rüzgâr dağıtacaktır.

Sadık’ın yolda namaz kılmak için girdiği bahçede kuvvetlice esen rüzgârla bir elma dalından kopar ve suya düşer. Sadık elmayı alır ve yer. Sonra bu bahçenin bir sahibi olduğunu fark eder, helallik istemek için yanına gider ancak bahçenin gerçek sahibi o değildir. Bahçenin gerçek sahibini aramak için yolculuğuna devam eder.

Bu yolculukta Sadık’ın karşılaştıkları, yaptıkları bizim de kafamızda sorular uyandırır, onun yerinde olsak böyle davranır mıydık? “Ne olacak, suya düşmüş ye gitsin.” diyen adamın sözleriyle yetinir miydik? Bu çağdan bakıldığında (sen gerçekten asrımızda mı yaşıyorsun, diye sorar Selma) bir yerlere oturtamadığımız, anlayamadığımız bir yoldadır Sadık, yediği her lokmanın helal olması endişesinin ağırlığını taşıyarak ilerler. Gerçekten mi deriz Selma gibi, bir elma için mi, bir tanecik elma, ne önemi vardı, zaten suya düşmüştü.

Filmi izlerken kendime sık sık şu soruyu sordum: Neden Allah’ın emrettiği yoldan yürümek, O’na yakın olmak için uğraşmak adına insanların peşinden bunca koşturuyor, bir “helal ettim”i duymak için neden bu kadar acı çekiyor? Bir yerlere çekilip ibadetle meşgul olmuyor ya da tövbe etmiyor? Tam da hayatın içinde, ayağının kaymasına bu kadar yakın olduğu bir yerde çok dikkatli adımlarla ısrarla yürümeye çabalıyor. Onun sorumluluğunu sessizce üstlenerek, şikayet etmeden, kimseyi suçlamadan, kaderini kabullenerek yürüyüşünü anlamaya çalışırken şu ayet geliyor aklıma: “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemedir, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir” (Ahzâb, 33/72)

Sadık, bir elmadan ne olur ki, demeyip oradan oraya savrulurken sanki o dağların yüklenmediği emaneti taşıyor sırtında. Elmanın sahibini bulmaya çalışırken çektiği acının büyüklüğünün kaynağı burada yatıyor aslında, dağların yüklenemediği sorumluluğu sırtına alışında.

Sorumluluk denilince insanın kendisiyle mücadelesi de başlıyor, sorumluluk ancak yalnız başımıza taşıyabileceğimiz, bir başkasına yükleyemeyeceğimiz bir şey çünkü, ayetlerde  de herkesin kendi yaptıklarından sorumlu olduğu sık sık vurgulanıyor, bu yanıyla biraz ölüme benziyor sorumluluk, herkes nasıl kendi ölümüne ulaşacaksa sonunda kendi yaşamının sorumluluğunu da üstlenmek, bu yüzden işe kendinden başlamak zorunda. Başkalarının neyi ne kadar doğru yaptığını ölçmekle, eleştirmekle ya da başkalarının söyledikleriyle, yaptıklarıyla uğraşmakla değil, kendi nefsiyle savaşmakla yükümlü.

İnsanların ne düşündüğü, neyin çoğunluk tarafından doğru kabul edildiği, yapacakları nedeniyle tuhaf bulunup bulunmadığı önemli değil Sadık için. Allah’ın emrettiklerinden bir adım dâhi sapmama gayreti içinde yürüyor o. İnsanlarla meselesini halletmeden gidip eğitimine devam edemiyor. Öğrendiklerini, bildiklerini yaşamında gerçekleştirmeden rahat uyuyamıyor. Bilmekten çok yaşamaya, bildiklerini yaşama geçirmeye önem veren bir dinin mensubu olarak suya düşen bir elmanın ardından gidiyor bu yüzden.

Filmin ardından şunu dedim kendime; çok uzaklarda aramaya gerek yok, imtihanımız burada, birbirini izliyormuş gibi görünen ama aslında hiç de öyle olmayan günlerimizde, zamanlarımızda, yürüdüğümüz yollarda, söylediklerimizde, peşinden koştuklarımızda gizli. Başkalarının iyiliğinde/kötülüğünde değil, kendi nefsimizle ettiğimiz mücadelede gizli. “Neden korktun?” sorusuna Sadık’ın verdiği “kendimden” yanıtında gizli.

Öykü Defteri