Sessizlik ve Öfke

Asghar Farhadi, “Bir Ayrılık” gibi bir başyapıta imza attıktan sonra her filmi merakla bekleniyor. Bu filmle kazandığı Yabancı Dilde En İyi Film Oscar Ödülü’nün ardından bir kez daha aynı ödüle aday gösterildiği filmi “Satıcı” bu hafta sinemalarımızda. İlk kez gösterildiği Cannes Film Festivali’nde senaryo ve erkek oyuncu ödüllerini kazanan yapım, “Bir Ayrılık”ta olduğu gibi İran toplumunun kılcal damarlarında geziniyor.

Satıcı”, Arthur Miller’ın “Satıcının Ölümü” oyununu sahneye koyan tiyatrocu bir çifte odaklanıyor. Rana yeni taşındıkları evde bir saldırıya uğruyor. Saldırının ardından Rana sessizliğe gömülüp bu travmayı kendi içinde atlatmaya çalışırken, kocası İmad yaşananları hazmedemeyip intikam alma yoluna gidiyor. Farhadi, “Bir Ayrılık”ta boşanmak üzere olan bir çiftin izini sürerek İran’da kadın-erkek rollerine ve hukuk süreçlerine ilişkin güçlü bir hikaye çıkarmıştı karşımızda.

Satıcı” da aslında bir anlamda bu süreçlerin özellikle kadınlar için çok da tercih edilen bir yol olmadığını, devlet kurumlarıyla ilişki kurmaktansa meseleyi kendi içlerinde halletmeyi tercih ettiklerini gösteriyor seyirciye. Ama bunun ötesinde ülkedeki ‘kadınlık’ ve ‘erkeklik’ rollerine dair önemli gözlemler içeriyor. Farhadi’nin hikayelerinde kadınların üstlendiği roller tartışmalı olsa da – çünkü kadının bir talebi ya da başına gelen bir şey erkekleri zor durumda bırakıyor- sonrasındaki gelişmelerin İran toplumunun işleyişi hakkında önemli verilerle dolu olduğunun altını çizmek gerek. Burada da meselenin gelip düğümlendiği yer ‘suç ve ceza’ oluyor aslında. Farhadi’nin senaristliğinin yönetmenliğinden çok daha güçlü olduğu bir gerçek. Filmde suçlunun kurbana dönüşüm sürecini öylesine ustaca anlatıyor ki, finalde kendinize şaşırıp kalıyorsunuz.

“Bir Ayrılık” kadar güçlü bir film olmasa da “Satıcı” yalnızca İranlıların değil, insan doğasının derinliklerinde gezinmeyi başaran usta işi bir yapım olarak görülmeyi hak ediyor.

Şenay Aydemir, Gazete Duvar

Suç, ceza ve intikam

İranlı yönetmen Asgar Ferhadi’nin yeni filmi “Satıcı” (Forushande), Tahranlı genç tiyatrocu çiftin taşındıkları yeni evde başlarına gelen kötü bir olay sonrası yaşadıkları süreci anlatıyor

“Bir Ayrılık” (2011) ve “Geçmiş” (2013), daha önce benzerlerine pek rastlamadığım filmlerdi. Ferhadi, anaakım sinemanın burun bükeceği orta sınıf hikâyelerinden yola çıkarak şaşırtıcı bir düşünsel derinliğe ulaşıyordu. Bu filmler sıradan insanları ele alan büyük dramlardı. Arthur Miller’in Amerikan tiyatrosuna yaptığı en büyük katkılardan biri de, gündelik hayatın gerçekliğini sahneye taşımaktır. Dolayısıyla İmad ve Rana’nın, Miller’in “Satıcının Ölümü”nü sahneleyen bir tiyatro topluluğunda görev almaları tesadüf değil. Tiyatro, her ikisinin entelektüel yanını da temsil ediyor. İmad, öğrencileriyle iletişim kurmada başarılı bir öğretmen aynı zamanda. İlk sahnede, apartman tahliye edilirken engelli bir komşusunu sırtlamasını unutmayalım. Özetle, İmad sorumluluk sahibi, aydın bir insan. Ama Rana ile taşındıkları yeni evde yaşadıkları kriz sürecinde başka bir İmad çıkıyor karşımıza. Öğrencisinin “özel hayatıma müdahale etmeyin” uyarısına aldırmayıp cep telefonunu kontrol ettiği sahnede gelecekte neler yapabileceklerini hissediyoruz aslında. Ama Ferhadi, İmad’ın derinlerine gömülü diğer erkeğin ortaya çıkışını telaşsız, önyargısız bir tavırla anlatıyor.

ERKEK KİBRİNİN KARANLIK YANI

“Satıcı”ya “erkeklik halleri” eleştirisi olarak bakmak mümkün. Ferhadi’nin “Bir Ayrılık”ta ele aldığı erkek kibri, burada daha karanlık yanıyla işleniyor. İmad, erkeklik kültürünün bütün tuzaklarına düşüyor. Öğrencilerine okuttuğu kitaptaki gibi başka bir kişiye dönüşüyor. Ferhadi, tuzakların toplum tarafından nasıl hazırlandığının altını da çiziyor. Miller’in dahi sansürsüz oynanamadığı bir toplumdayız. Kadınlara erkeklerin namusu olarak bakılıyor. İmad da bu yaklaşımın dışında tanımlayamıyor kendini. Güvensizlikten değil, utançtan dolayı gidilemiyor polise… Utanç, kadını mahkûm eden toplumsal baskının ta kendisi. İmad’ın bir noktadan sonra Rana’yı değil, kendi itibarını düşündüğünü görebiliyorsunuz. Entelektüel olması onu yumuşatmıyor; zekâsı onu daha da acımasızlaştırıyor.

ADALET ARAYIŞI

“Satıcı”, adalet arayışı üzerine ilerleyen bir filmken son bölümde merhametsizliğe odaklanıyor. İmad’ın polis gibi davrandığı sahnelerde Ferhadi rengini belli etmiyor ama “savcı, yargıç ve infaz memuru” olduğu sahnelerde “Satıcı”nın asıl meselesi billurlaşıyor. Her şey kibir ve merhametsizlikle ilgili… Öyle bir finale varıyoruz ki filmin hukukun anlam ve gerekliliği üzerine çekildiğini dahi düşünmek mümkün.

SİNİR BOZUCU FİNAL

“Bir Ayrılık” ve “Geçmiş”, vicdani hesaplaşmalar üzerine filmlerdi. “Satıcı” ise intikam, ceza ve merhamet temaları üzerine odaklanıyor. Ne var ki, Ferhadi’nin önceki iki filmdeki gibi benzersiz anlar yakaladığını söylemek zor. Öykü “Satıcının Ölümü”yle derin bir akrabalık bağı taşımıyor. Açılıştaki oyuncusuz tiyatro dekoru fikri, görsel hoşluğun ötesinde anlamlı bir yere bağlanmıyor. İlk 30 dakikadaki hareketli kamera, Ferhadi’nin sade üslubuna pek uymuyor. Özetle tüm bunlar filme çok şey katmıyor. Ama Ferhadi, bir öykü anlatıcısı olarak günümüzün en ilgiye değer sinemacılarından biri. “Satıcı” sık sık “Ben olsam ne yapardım?” diye düşündüren, finalinde ise sinir bozucu ama seyre değer bir film.

Mehmet Açar, Haber Türk

Çağdaş İran toplumundan manzaralar

Satıcı (2016) geliyor, özellikle Abbas Kiarüstemi’nin yakın zamanda ölümünden sonra babasız kalan ve birçok bilinen ismi de artık pek çalışamayan bir ülkenin en önemli sinemacısı adına yine bizlere heyecan veriyor.

Ardında yarım düzine film bulunan 1972 doğumlu yönetmeni, 2009’da sanırım Berlin’de keşfettiğimiz Elly Hakkında’dan beri merakla izliyoruz. Festivallerin gözdesi olup Bir Ayrılık’la 2012’de en iyi yabancı film Oscar’ını da alan yönetmen, az ama öz çalışıyor. Fransa’da çektiği Geçmiş adlı filmini de sevmiştik, ama bu yeni filmi öncekilerin düzeyine çıkan bir alçakgönüllü başyapıt.

Film İran’ın kültürlü üst sınıfları arasında, özelikle de sanatçı bir çevrede geçiyor. Hemen başta, bir gece çökmek üzere olan bir binada oturanların binayı telaşla terketmelerini izliyoruz. Gerçi çökmüyor, ama boşaltılıyor ve o tehlikeli durumda kalıyor.

O gece tanıdığımız İmad ve Rana çifti, tiyatrocudurlar. Ve o sırada Arthur Miller’in ünlü oyunu Satıcının Ölümü’nü sahneye koymaktadırlar: İmad yönetmen, Rana baş oyuncu olarak…

Aceleyle taşındıkları yeni dairede, Rana bir akşam aşağıdan çalan zilin İmad olduğunu düşünüp kapısını açık bırakır. Ve girdiği banyoda saldırıya uğrar. Komşuları tarafından yaralı ve baygın bir halde bulunup hastaneye kaldırılır.

Anlaşılır ki orada kötü şöhretli bir kadın uzun süre oturmuş ve kendine devamlı müşteriler edinmiştir. Onun için gelen bir adam da Rana’ya saldırmıştır.

Öyle bir sorundur ki bu, o ülkede bir kadının dile düşmesi olabilecek en korkunç şeydir. Bu açıdan, koca polise gitmekte alabildiğine çekingen davranır. Ayrıca kadına nasıl saldırıldığı, yani tecavüze uğrayıp uğramadığı bilinmez: ne kadın söyler, ne de adam sorar!.. Üstelik erkeğin kadına gerçekten sahip çıkması ve böyle bir durumda onu sımsıcak bir sevgi ve şefkat mantosuyla sarması da pek gerçekleşmez.

Oyun yeniden başlar, ama ikisinin de aklı bu sorundadır. Erkeğinki daha çok adamı bulup intikamını alma yönünde olsa da…

Ferhadi her zamanki gibi son derece sakin ve soğukkanlı olan sinemasını, amansız bir dürbün gibi toplumuna yöneltiyor.

[…] Bu sapasağlam kişisel dram, büyük bir inandırıcılık ve sadeliği içinde bir soyluluk duygusu içeriyor. Ve yüzyılların kültürünü yaşamış bir toplumun günümüzdeki durumu ve birçok şeyin arasında sıkışıp kalmışlığı üzerine görkemli bir parabol oluşturuyor.

Son olarak, yabancı film dalında Oscar’a aday gösterilen filmin çok başarılı kadın oyuncusu Tarane Alidosti’nin ABD’ye ayak basmama kararını alkışlıyorum. Sanatçı “Trump’ın İranlılara vize yasağı koyması bir ırkçılıktır. Bu karar, bir kültürel etkinliği içersin ya da içermesin fark etmez. 2017 Akademi Ödülleri’ne katılmayacağım ve protesto edeceğim” diyerek açıkladı kararını…

Ve bence yapması gerekeni yapmış oldu. Böyle anlarda her gerçek sanatçı muktedirlerin baskı ve anlayışsızlığına karşı çıkmalıdır çünkü…

Atilla Dorsay, T24

Ferhadi’nin ‘Satıcı’ Filminde de Tekrar Ettiği Anlatımın Kodları

İran Sineması’nda yeni bir kuşağın ilk temsilcisi olan Asgar Ferhadi’nin son filmi Satıcı (2016), kimi kısmi farklarla beraber Ferhadi sinemasının tipik bir örneği. Bu sinemanın temelinde iki usta yönetmenin filmlerini üzerine bina ettikleri yapı yer alıyor. Bunlar Hitchcock gerilimi ve Kiyarüstemi gerçekçiliği. Ferhadi, bu iki ustanın filmlerine hâkim dokuyu mezcederek başarılı bir anlatı kurmayı başarıyor. Bu anlatıyı kurarken klasik dile getirdiği açılım da oldukça önemli.

Klasik sinema dilini deforme ediyor

Asgar Ferhadi, iyi bir yönetmenden çok iyi bir senarist aslında. Klasik sinemanın anlatı kurma kodlarını kullanarak, değişken özdeşleşme durumları ile seyircinin konumunu film boyunca sürekli değiştiriyor. Bu yapı, klasik sinemanın baştan çok belirgin biçimde seyirciye özdeşleşmesi için sunduğu karakter yapısının deforme edilmesi demek aslında. Seyirci, filmi izlerken kime yakın duracağını ve kimi suçlu ilan edeceğini bir süre kestiremiyor. Daha sonra olağan şüpheliler tek tek ortaya çıkıyor. Her şüpheliden sonra da seyircinin ahlaki olarak durduğu yer ve bu ahlakla özdeşleştirdiği karakter değişiyor.

Suçlu kim?

Yargılarımızı Satıcı filmi özelinde örnekleyecek olursak, “Rana’ya saldırıp yaralanmasına sebep olan suçlu kim” sorusu filmin merkezinde duruyor. Emad ve Rana çiftinin taşındıkları yeni evi kendilerine kiralayan ve evin eski kiracısı hakkında yeterli bilgi vermeyen arkadaşları mı, eşyalarının bir kısmını evde bırakıp giden eski kiracı mı, gelenin kim olduğunu bilmeden kapıyı açan Rana mı, yahut bunların dışında eve gelen ve panikle arabasını ve telefonunu almadan giden meçhul kişi mi? Seyirci tüm bu ihtimaller içerisinde hangi karaktere yakın olacağını, kimi suçlu, kimi kahraman ilan edeceğini uzun süre kestiremiyor. Ferhadi, bundan önceki filmlerinde olduğu gibi Satıcı’da da filmin en başında seyirciden aldığı “iyi” ve –kayıp- “kötü” sayesinde hem seyircisini hem de filmini dinamik tutmayı başarıyor.

Suçlu bulununca suç kaybolur

Film ilerledikçe yeni bilgiler ve bağlantılar çıkıyor ortaya. Ve ortaya çıkan her bilgi suçluya yaklaştırırken aynı zamanda filmin gerilim yükünü arttırıyor. Seyircinin konumu da bu gerilime bağlı olarak daha radikal biçimde değişiyor. Suçluya yaklaşıldığında veya suçlu bulunduğunda ise suçun mahiyeti çeşitlenmeye başlıyor. Satıcı’da suçlunun bulunmasından sonra asıl suçun bir insanın yaralanmasına sebep olmak mı, ihanet mi ya da suçluyu bulmak yerine intikam alma duygusuna kapılmak mı olduğu ile karşı karşıya kalınıyor.

Tüm bu suç ve suçlu sarmalı içerisinden herkesin ve her şeyin suça ortak olduğu, suçluluğun toplumsallığın merkezini teşkil ettiği gibi bir sonuç çıkıyor Ferhadi filmlerinden. Yahut insan varsa suç ve suçlu vardır gibi bir neticeye varılıyor.

Analitik senaryo, bütünlüklü film

Asgar Ferhadi’nin son derece analitik bir yerden film senaryolarını dokuduğu aşikâr. Fakat bu analitik yapı, filme dönerken film lehine zayıflıyor ve bazen de tamamen ortadan kalkıyor. Yönetmenin senaryoyu eklektiklikten kurtarıp bütünlüklü bir yapıda filme aktarmasında kullanmış olduğu gerçekçi dilin katkısı da büyük şüphesiz.

Ve Oscar

Ferhadi’nin 2012 yılında Bir Ayrılık filmiyle Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’nı almasında ve de Satıcı filmiyle tekrar aday olmasında klasik dile getirmiş olduğu bu açılımın katkısı büyük. O, her filminde, geliştirdiği bu dili tekrar etse de ahlaki meseleleri bu dille tartışmak yoluna gitmesiyle festival ve ödüllerin vazgeçilmezi oluyor. Tabi söz konusu İran olunca işe politikanın kendiliğinden katılıyor oluşu da ödül mekanizması açısından işin avantası, belki de temeli.

Serdar Arslan – Dünya Bizim

Davul Bile Dengi Dengine Çalar

Ali Hazayfer’in yazıp yönettiği romantik komedi-dram filmi “Davul Dengi Dengine” İslam Cumhuriyeti’nin Meşhed kentinde çekilmiş. Film, toplumsal beklentilerin ilişkilerine ayak bağı olduğu iki farklı çiftin hikayesini anlatıyor. Başlangıçta, film, iki ayrı merkezi olan iki farklı hikayeyi anlatıyor görünse de, ilerleyen sahnelerde bu ikisi arasındaki bağlantılar ortaya çıkıyor. Ve bu bağlantıların temel konusu, filmi tatlı bir komedi olmaktan çok öteye taşıyor.

Filmin ilgi çekici yanlarından birisi de küçük sosyal sınıf farklarını sunuş biçimidir. Yani, film, üst ve alt kesimin yaşam tarzı arasındaki farkları incelemiyor; bu iki kesim arasındaki toplumsal farkları inceliyor.

Filmde üç dizi farklı olaylar gelişmekte ve filmin ilk 12 dakikası bu olay dizilerine önsöz niteliği taşımaktadır.

A- Said ve Mahbube birbirine aşık yeni evli bir çifttir. Film zaten -İmam Rıza Mescidinde [1] gerçekleşen- bu izdivaç ve nikah töreni ile açılıyor. Sonraki sahnede ise babasının çeyiz [2] hazırlayamayışı nedeniyle Mahbube’nin eli boş olarak koca evine gitmesinin üzüntüsüne şahid oluyoruz. Mahbube alışık olduğu (buzdolabı, TV, vb.) ev eşyasına sahip değildir artık. Said ise işçi pazarına giden bir alçıcı olduğu için fazla bir gelire sahip değildir; bu sebeple -mutfağı komşuları ile birlikte kullandıkları- bir apartmanda yaşamak zorundadır. Said bunu pek umursamaz görünür ve Mahbube ile birlikte olduğu için çok mutludur.

B- Kasım Maliki, mahkemeye yakın bir yerde fotokopicilik yapar. Kasım 30 yaşlarında neşeli tombul bir kişiliktir. Dul babası ile birlikte yaşar, ki o da neşeli bir kitap kurdudur ancak oğlunun evlenmek için çok geciktiğini söyleyip bundan yakınır. Kasım’ın pek çekici olmayan tipi ve eş seçiminde ince eleyip sık dokuması uygun bir eş bulmasına mani olur. Öyle ki, “keşke şu fotokopi makinesiyle bir kopyamı yapabilseydim” der kendi kendine.

C- Said’in annesi, Banu Hanım, daha yaşlı ve yalnız olan İhtişam Hanım’ın yanında temizlikçi olarak çalışır. İhtişam Hanım ona çok iyi davranıp onu kendisine arkadaş olarak görse de, Banu Hanım, sosyal statü farkından haberdardır ve ona hürmetinde kusur etmez. Daha sonra İhtişam Hanım’ın rahmetli kocasının evinde sahip olduğu az bir gelirle yaşadığını öğreniyoruz. Ama bu gerçek yine de sosyal statüyü pek etkilemez.

İlk sahnelerde iki durum ortaya çıkıyor: karısını mutlu etmek için Said’in maddi durumunu düzeltmeye çalışması ve Kasım’ın eş bulmak için verdiği uğraş. Bu iki durumda da toplumsal beklentilere cevap verme çabasına tanık oluyoruz.

Kasım’ın kız bulma yolundaki sözde yardımcısı, yengesi olan Refet’tir. Refet kaynı için uygun kişi bulmak yerine üst sınıftan zengin bir kız bulma peşindedir. Bu yüzden Refet’in ayarladığı kız isteme merasimleri hüsranla sonuçlanır. Hatta bir tanesinde talip olunan kız şizofreni hastası taklidi yapar.

Sonrasında Kasım’ı kırtasiyesinde görüyoruz, ki Reyhane şikayet formu almak için yanına gider. Reyhane, çeyizini erkek kardeşinin götürdüğünü ve bu yüzden onu hırsızlık suçundan dava edeceğini açıklar. Erkek kardeşinin ona; “Seni şimdiye kadar isteyen olmadı, bundan sonra da istemezler. (Bu çeyiz sana lazım değil.)” dediğini asık suratla anlatır.

Daha sonra öğreniyoruz ki, Reyhane’nin erkek kardeşi bize ilk sahnede tanıtılmış olan Said’dir. Said, ablası Reyhane’nin çeyizini alarak, koca evine eli boş geldiğinden yakınan Mahbube’ye vermiştir.

Her neyse, Kasım doğal olarak Reyhane’nin cazibesine kapılır. İkisi de birbirinin hile-yalan ve gösterişten uzak olan saf ve sade yaşamlarını takdir eder (Kasım, ilkokul mezunu olduğunu, yakışıklı olmadığını vs. açıkça söyler). Kasım, Reyhane’nin doğru kız olduğuna karar verir ve yengesi Refet’ten kız isteme merasimini ayarlamasını ister.

Refet -kayınpederinin iknasıyla- bu işi yapmaya razı olur ve Reyhaneleri ziyarete gider. Ancak sosyete karakterli Refet, Reyhane’nin ailesinin bulunduğu sosyal sınıfı beğenmez, hor görür. Ona göre, ne de olsa, Reyhane, annesi Banu Hanım ile eski bir mahallede küçük bir evde yaşamaktadır ve ne ev kendilerine aittir ne de eşyaları vardır ve Banu Hanım evlerde temizlikçilik yapar. Refet bu evliliği onaylamaz ve Kasım’ın daha iyi durumlu üst sınıf bir aileden kız alması gerektiğini söyler. Refet için evlilik iki kişiden çok, iki ailenin birleşmesidir ve bu iki aile aynı toplumsal sınıftan olmalıdır. Evet; “Davul Bile Dengi Dengine Çalar.” [3]

Reyhane, Refet’in kibirli tavırlarıyla ezilir ve bu yüzden muhtemelen hayal kırıklığı ile bitecek bu evliliği reddeder. Kasım reddedilince çok üzülür ve bu reddin sebebinin kendi tipi veya mesleği olduğunu düşünür. Ancak biz seyirciye şu açıktır ki, Kasım ve Reyhane tam birbirlerine göredir ancak toplumsal önyargı ve beklentiler bu birlikteliğe engel olmaktadır.

Bu sırada Banu Hanım, İhtişam Hanım’ın evini temizlemeye gider ancak yetişemediği rafları temizlemesi için oğlu Said’i de yanında götürür. Said dayalı-döşeli bu güzel eve gidince şaşırır ve vesveseye kapılarak İhtişam Hanım’ın sandığa koymuş olduğu kolyesini çalır. Eve döndüğünde kolyeyi karısı Mahbube’ye verir, kolyeyi alçı işinin ödemesi olarak aldığını söyleyerek.

Hikaye artık hüzünlü bir hâl alır. Kasım ve Reyhane ayrı ve yalnızlardır. İkisi için de farklı isteme merasimleri ayarlanır ancak hiçbirisi de sözde “dengi dengine çalan bu davullar”ı istemez.

Ve tabi ki, İhtişam Hanım çalınan kolyesinin farkına varır ve hırsızın kim olduğunu çok iyi biliyordur. Ancak film -yanlışları açığa çıkarma veya düzeltme yoluyla değil- şefkat ve merhamet tecellileri ile insanı derinden etkileyen bir çözümle sonuçlanır:

  • İhtişam Hanım nedamet içerisinde olan Said ile konuşur ve onun zaten zengin olduğunu çünkü kendisini seven bir annesinin, ablasının ve karısının olduğunu hatırlatır. Evet, asıl zenginlik budur. İhtişam Hanım, Said’i affeder ve kolyenin parasını ödemesi(?) için Said’e evde birkaç küçük iş verir. İhtişam Hanım’ın şefkat ve merhamet dolu nurunu gördüğünden Said’in gözleri yaşarır.
  • Kasım olan-biten her şeyi derinden düşünerek Reyhane’nin olumsuz cevabının incelikten dolayı olduğunu anlar ve bu ilişkiyi diriltip evlilik teklif etmek için tekrar yola koyulur.

Hikayenin sonunda yine davulun dengi dengine çaldığını görüyoruz, ancak bu denkliğin ruh-kişilik ve karakter denkliği olduğunu, toplumsal-sosyal sınıf ve maddi denklik ile alakalı olmadığını anlıyoruz. Bu filmin başarısı da bu mesajın seyirciye ulaştırmasında saklı.

Sonuç olarak; “Davul Dengi Dengine” adlı İslami İran filmi görünürde sıradan bir hafif komedi filmine benzese de bunun çok ötesinde. Ve film; ilişkiler ve sorunların halli konusunda seyirciyi ruhen uruc ettiren çok güzel felsefi mesajlar içeriyor.

 

Çaykolik Derviş

 

Dipnotlar:

[1] İmam Rıza Mescidi ve Türbesi, on iki imamın sekizincisi olan İmam Ali bin Musa Rıza’nın türbesinin etrafında kurulmuştur. Kurulu bu alanda Güherşad Camisi, bir mezarlık, bir kütüphane, Kur’an müzesi, dört havza (ilim merkezi), Razavi İslami İlimler Üniversitesi, zâirler (ziyaretçiler) için koca bir yemek alanı, sayısız namaz yeri ve ibadetgâh ve daha birçok bina vardır. İmam Rıza Mescid ve Türbesi 598,657 metrekare alanı ve 500.000 kişilik kapasitesiyle dünyanın alan olarak en büyük camisi, kapasite olarak en büyük ikinci camisidir.

[2] Ülkemizde olduğu gibi İslami İran’da da çeyiz, Gelin Hanımın ailesince hazırlanır ancak bu çeyiz sadece dikiş ve nakış ve süsleme üzerine değildir. İran’da beyaz eşya ve mutfak eşyaları vb. de bu çeyize dahildir. Erkek isterse çeyiz hakkından vazgeçebilir, tıpkı bayanın da eşinden alması gereken mihr’i isterse maddi olarak belirlememesi veya kocasına hibe etmesi gibi.

[3] “کبوتر با کبوتر، باز با باز” (Güvercin Güvercin İle, Atmaca Atmaca İle) anlamına gelen Farsça deyimden ilham alınan filmin orjinal adı “کبوتر با کبوتر” (Kebuter bâ Kebuter) (Güvercin Güvercin İle)dir. Bunun Türkçe’ye “Davul Bile Dengi Dengine Çalar” deyimi ile çevrilmesi tam yerinde olmuş.

YERYÜZÜNDEKİ SON BEKAR

AHERİN MÜCERRED / YERYÜZÜNDEKİ SON BEKAR – Film izlenimleri

İran sinemasında izlediğim ilk komedi filmiydi.

Evlilik, evde kalma, nasip, kısmet gibi gençler için büyük sıkıntı olan konuların komedi olarak işlenmesiyle izleyiciye ters köşe yapılmak istenmiş gibiydi sanki.

Başrolümüz Veli’nin ise 43 defa kız istemeye gitmiş ama her seferinde hüsranla sonuçlanmasına rağmen hâla moralini yüksek tutup, aradığı kişiyi bir gün bulacağı ümidini taşıması; 1,2 defa kız istemeye gidip de umduğu sonucu bulamayınca hayata küsen gençler için bir örneklik taşıyor .

Film evlilik konusunda güzel bir yere de temas da bulunmuş; o da şudur ki eğer bu konularda başarılı olamıyorsanız birilerinden yardım alın. Veli’nin tevafuk üzere PDR bölümünde hoca olan bir bayandan ve halasından yardım alması gibi. Aslına bakarsak bu yardımlardan sonra Veli hayat arkadaşı ile karşılaşıyor.

Veli’nin dürüstlüğüne de değinmeden geçemeyeceğim. Bana kalırsa Peri’nin ailesinin Veli’yi kabul etme ve sevme nedenleridir dürüstlük. Gerçek hayatta da öyle değil midir? Tek yalanla nice aileler yıkılmıyor mu?

Fazla spoiler vermeden son sahneye gelecek olursak Peri’nin babasının bıraktığı vasiyeti tüm netliği ile öğrenmesi yani Veli ile evlenmelerine gerek kalmamasına rağmen ona evet demesi Veli’yi sevdiğini göstermez mi?

“Aradığın şey aslında yakınında, sadece bakmasını bil ”

Selametle …

Bir Kalem Bir Dünya