Kategori arşivi: Elif Sena

Resim Havuzu

Hamit Muhammedi’nin yüreğinden kalemine dökülen, Maziyar Miri’nin yönetmenliğini üstlendiği; “Havz-ı Nakkaşi” (Resim Havuzu) izlediğim ve beni derinden etkilemeyi başaran ender bir film. Filmin hemen hemen her sahnesinde gözlerimin dolduğu, yer yer kızdığım, yer yer güldüğüm yadsınamaz bir gerçek…

 

Rıza ve Meryem normal insanlardan farklıdır; bu farklılık onları özel kılan, diğer insanlardan ayıran en önemli unsurdur. Rıza ve Meryem bu farklılıklarıyla hayatın zorluklarına ve karmaşasına göğüs geriyor, birbirlerine duydukları aşkla yaşama tutunuyor, gülümsemeyi başarabiliyorlar. Bir de oğulları Süheyl var tabi; Allah’ın bir lütufu olarak görüyorlar ve oğullarının her istediğini yapmaya çalışıyorlar. Ama çocukları anne babasından memnun değildir, onlardan utanır… Bir gün öğretmeni Süheyl’e annesiyle konuşmak istediğini belirterek okula davet eder ama Süheyl bunu ailesinden gizlemeyi tercih eder. Ancak Meryem okula gelir, Süheyl öğretmenler odasının kapısından gizli gizli öğretmeniyle annesinin konuşmalarını dinler, eve giderken annesine neden okula geldiğini, onu utandırdığını söyleyerek kızar…

 

Yavaş yavaş, acele etmeden, abartıdan uzak, hayatın içinden detaylarla ilerliyor film, Meryem ve Rıza karakterlerine hayat veren oyuncular Nigar Cevahiriyan ve Şahap Hüseyni’nin doğallıkları ve ustalıkları kelimenin tam anlamıyla muhteşem, kendilerini seçen direktörü de kutlamak, hatta ayakta alkışlamak gerekir. Film için öyle karakterler yaratılmış ve o karaktere öyle muhteşem bir oyunculukla can verilmiş ki; gerçekten filme emeği geçen yönetmen ve senarist büyük bir tebriği hak ediyor…

 

Filmi çok detay vermeden azıcık daha özetlemeye çalışayım.

 

Meryem resim çizmeyi seviyor ve çizdiği resimleri oğluna göstererek puan vermesini istiyor; Süheyl de biraz istekli biraz isteksiz annesinin resimlerini değerlendirip ona puan veriyor…

 

Süheyl aslında sınıf arkadaşının annesi ve aynı zamanda öğretmeni olan kadının; annesi olmasını istemektedir, onu daha çok anneliğe yakıştırıyor; bilgili, güzel yemek yapmayı ve güzel giyinmesini bilen bu kadına hayranlığını gizlemiyordur…

 

Süheyl bir gün anne ve babasına kızar, onlardan utandığını, onları beğenmediğini belirtir ve Rıza da oğlunun bu sözleri karşısında hem üzülür hem de kızar ve tepkisini bir tokat atarak gösterir, tokat attıktan sonra pişman olmuş ama iş işten geçmiştir; Süheyl bu tokadın üzerine öğretmenin evine gitmiş ve artık onun çocuğu olmak istediğini belirtmiştir. Öğretmeni Süheyl’in bu durumuna anlam verememiş ama küçük çocuğu kıramayarak evinde misafir etmiş, aynı zamanda Meryem ve Rıza’yı bigilendirmiştir. Meryem ve Rıza perişan bir haldedir, bütün neşeleri, sevinçleri gitmiştir, zaten hayat onlar için zordur, bir de Süheyl’in gitmesi onların hayatını daha da zorlaştırmıştır…

 

Oğullarının bir daha hiç gelmeyeceğini düşünen anne baba okula gider; Rıza okulun dışından cam kenarında oturan oğluna öğretmene ve öğrencilere görünmeden bir şeyler söyler… Süheyl pişmandır ve evini de özlemiştir. Akşam öğretmenin ailesiyle yemek yerken; annesinin o yemeği daha güzel yaptığını söylerek, tabağıyla oynar, aslında annesinin yaptığı hiçbir şeyi beğenmeyen çocuk hatasını ve annesinin kıymetini anlamıştır. Öğretmeni şefkatli ve merhametli bir kadındır; Süheyl’in gözündeki pişmanlığı görür ve kocasıyla birlikte Süheyl’i evine götürürler, Rıza ve Meryem’e dünyaları vermişlerdir…

 

Dram kategorisinde oldukça güçlü olan bu filmin fragmanını izlerken bile etkilendiğim gerçeğini göz ardı edemiyorum. Senaryo ve işleniş biçimi oldukça güzel; izleyiciyi; filmin akıcılığına kapılıp gidiyor. Ben büyük bir keyifle izledim ve izleyicilerinde aynı duyguları hissederek duygulanacağını düşünüyorum.  İyi seyirler…

 

Elif Sena

Tesadüfen Kesişen Hayatlar…

Yüzleri aynı ama yaşam tarzları tamamen farklı olan “İkiz Kardeşler”in tanışma öyküsünü anlatan; güzel ve etkileyici bir aile filmi…

 

Nergis ve Nesrin ikiz kardeşlerdir ama birbirlerinden haberleri yoktur, Nergis; babasıyla yaşamaktadır, babası Mansur Müsravi şarkı sözü yazıp, beste yapmaktadır. Nesrin ise annesi Nazire Hanım’la yaşamaktadır. Nazire Hanım gelinlik diken, hayatını bu şekilde kazanan vakur bir kadındır…

 

Bir gün Nesrin’in okulunda müzik etkinliği düzenlenmiştir ve o etkinlikte tesadüfen iki kardeş tanışır ve ikisi de bu benzerliğe çok şaşırır. Nesrin; Nergis’ in hatıra defterini alır bir şeyler yazmak için… Defteri karıştır ve ertesi günü defteri vermek için Nergis’ in okuluna gider ve konuşurken kardeş olduklarını anlarlar… Anne ve babaları onlara yalan söylemiş; “kızım; annen/ baban apar topar yurt dışına gitti” demişlerdir. Çocuklar bunun üzerine anne ve babalarına ders vermek için yer değiştirirler; Nergis annesinin yanına, Nesrin de babasının yanına gider. Birkaç gün öyle yaşarlar, bu sırada Mahsur Bey; Süreyya isminde bir kadınla evlenme kararı almıştır ama kızının buna onayı yoktur, zaten Süreyya da Nergis’ i sevmez ve babaannesinin yanında kalması gerektiğini, şımarık, eğitilmemiş bir kız olduğunu söylemektedir…

 

Bir gün ikizler Süreyya ile konuşmaya gider, Süreyya karşısında ikizleri görür ve kısa süreli bir şok yaşar; kızlar Süreyya ile babalarının evlenmelerini istemediklerini belirtirler. Süreyya kızgın bir şekilde Mahsur’ un yanına gider ve ikiz kızlarını gördüğünü ve konuştuklarını  söyler, Mahsur şaşkındır, tam o sıra Nazire Hanım da gazete de kızı Nesrin’ in fotoğrafını görür ve yanında da başka bir kız olduğunu anlar ancak gazete kesilmiştir, çöpten bulup birleştirince hakikat ortaya çıkar, ikizler birbirini bulmuştur..

İkizler sayesinde baba ve anneleri tekrar buluşur ve barışırlar…

 

Birbirini takip eden bu olaylar silsilesi ışığında filmin büyüsüne kaptırmamak elde değil.

Açık konuşmak gerekirse, hikayesi, oyunculuk ve karakterlerin başarısı görülmeye değer…

Çocuk oyuncuların profesyonelliği, filmi daha izlenir kılan en önemli unsurdur…  Bir inat uğuna boşanmış olan Mahsur ve Nazire çocukları paylaşmışlar, iki kardeş gerçeği öğrendiklerinde baş başa verip, ailelerine ders vermeye karar vermesiyle şekillenen filmin olay akışı gayet akıcı ve özgündür…

 

Filmin ses efektleri, sımsıcak bir aile filmi olması çok hoşuma gitti, oyuncuların haklarını vermek gerekir, tüm oyuncular takdire şayan bir performans sergilemişlerdir. Sevimli bir çekiciliği olan bu film, tam anlamıyla on numara beş yıldızdır…

 

Elif Sena

Yedinci Günün Sabahı

Hırsızlıktan defalarca kez hapse girip, çıkmış Rıza’nın gaflet uykusundan uyanamayıp, bir yaprak gibi pervasızca savruluşunu konu alan eşsiz bir yapıt; “Yedinci Günün Sabahı”…

 

Sinan uslanmayan bir hırsız, hayatını kolay yollardan kazanmaya alışmış, kanaatkâr olmayı beceremeyen bir insandır. Hapisten çıktığı ilk gün onu karşılamaya ne karısı Leyla ne de oğlu gelmiştir. Sinan Leyla’yı arayıp neden gelmediğini sorar; Leyla kararlı bir şekilde boşanmak istediğini; oğlunun bile babasından utandığını, arkadaşlarının okulda dalga geçtiğini söyler.

 

Abartılı bir beğeniden kaçınmaya çalışsam da yönetmen ve oyuncuların performansları görülmeye değer; karakterlerin üstlendiği roller gerçek yaşamın içinden kesitler sunuyor.

Şahsi fikrime göre “Yedinci Günün Sabahı”; yaşamın içinden, saf duyguların yoğun olduğu bir film…

 

Filmde ajitasyon; gerektiği kadar olmuş ve yer yer güldüren sahnelerin olmasıyla filmde denge kurulmuş; filmin akışı boyunca konu bütünlüğünün korunmuş olması, konudan konuya atlamayıp “bir bundan bir şundan bahsedeyim” dememiş olması filmi daha etkileyici kılıyor. Film, hayatın gerçeklerini, doğrularını insanın suratına tokat gibi çarpıyor. Benliğine işliyor adeta, gülerken dahi bir hüzün oluşuyor…

 

Bu filmde kahramanımız Sinan’ın umutsuzluklar ve geri dönüşü olmayan suçları yüzünden pişmanlıklarını, düzgün yaşamak için çırpınışlarını gördüm, kafamda birçok cevaplanmayı bekleyen soru oluştu, filmden, içeriğinden daha çok bahsetmek istiyorum, çünkü belki benim sayemde bu güzel filmi izleyip, eğlenmek, ders çıkarmak, hoş zaman geçirmek isteyen birileri olabilir, vesile olmak isterim..

 

Sinan bir umut evine gitmiş, karısı onu eve almayınca bir pansiyona yerleşmiş; Mansur ve Cihangir adında iki kişiyle aynı odayı paylaşmıştır. Mansur eski bir at terbiyecisidir, yaptığı bir hata sonucu mesleğini bırakmış, pansiyonda yaşayarak kendini insanlardan soyutlamıştır.

Sinan’ın hayatında garip giden olaylar cereyan eder, pansiyona geldiği gün ne yaşadıysa sonraki günlerde o günün bir tekrarı olarak karşısına çıkar; ilk günler bu durumun farkında olmasa da sonradan kafasına dank eder; bir sonraki gün bir öncekinin aynısıdır. Pansiyona geldiği günün sabahında; uyuyup uyanmış elini yüzünü yıkadıktan sonra Mansur Bey’le kahvaltı yapmıştır, kahvaltı bittikten sonra dışarı çıkmak için merdivenlere yönelmiş basamakların başında Hacı Amca’yla karşılaşmıştır; Hacı Amca merdivenlerden inmek için Sinan’dan yardım istemiş, Sinan da yardım etmeden hızlıca merdivenden inmeye başlamıştır son üç basamakta ayağı takılmış ve düşmüştü; bu olaylar ard arda gelen günlerde aynı şekilde devam edince Sinan durumdan şikâyet etmeye başladı; ama bu durumu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyor, hırsızlığa devam etmeye çalışıyordu, her gece pansiyonun kapısına geldiğinde oda arkadaşı Cihangir’in birini öldürerek tutuklandığını görüyor, tam uyurken kapısı çalıyor ve Hacı Amca “ Kur’an’ımı sizin odada unutmuşum” sanırım diyerek kitabını istiyordu ve Sinan veriyor, Sinan kapıyı kapattıktan sonra Hacı amca kalp krizinden ölüyordu..

 

Rıza bu olaylara üzülmeye başlamıştır; bir sabah Cihangir’e rüyasında bir adamın cinayet işleyeceğini, anne babasının üzüntüye dayanamadığını gördüğünü söylemiş ve Cihangir’i bir hata işlemekten kurtarmıştır, merdivenlerden inerken Hacı Amcaya yardım etmiş onu camiye götürmüştür ve camiye gittiklerinde çaresiz bir şekilde yere oturmuş ağlayarak Allah’tan yardım istemiştir, sonra Hacı Amca’yı doktora göstermiş ve kitabını unuttuğunu söyleyerek Kur‘an’ı getirmiştir, yaşlı adam Kur’an’ı alıp Sinan’a vermiş ve onun olmasını okumasını söylemişti; yedinci günün sabahında Sinan kurtuluşu takva da bulduğunu anlamış ve hırsızlığı bırakıp tövbe etmiştir; eskiden hırsızlık yaptığı lokantada işe başlamış ve helal para kazanmış ve karısının kapısını tekrar çalmıştır; kadın Sinan’ı affetmiş Sinan da evine dönmüştür.

 

Memnuniyetimi anlatacak bir kelime olduğunu düşünmesem de “mükemmel” kelimesi bu film için duygularımı anlatacak en uygun kelimedir. Mükemmel bir senaryonun eseri olan bu film beni derinden etkilemeyi başarmıştır… Gerçekten insanın sıkıntılarla baş etme yöntemi, olaylara karşı duruşu ve sıkıntılar karşısında kaçmadan, yanlışa düşmeden meşru yollarla çare aramamız gerektiğini öğreten, insanın sürekli bir imtihana tabii tutulduğunu hatırlatan izlenilmesi gereken bir film.

 

Yine yazımı filmden bir kesitle bitirmek isterim. “Ölüm de yaşam da Allah’ın elindedir ama insan hayatta olduğu sürece kaderini değiştirebilir.”

 

Elif Sena

Son Bekâr

Tam 43 kez bıkmadan usanmadan babasıyla kız istemeye giden ve hepsinden “hayır” cevabı alan Veli’nin hayatı artık öyle bir hal almıştı ki karşısına çıkan her kızın; müstakbel eşi olma ihtimalini düşünür. Babası İzzet Bey artık bu durumdan sıkılır ve Veli’nin bu girişimini tasdiklemez hale gelir. Çünkü çaldıkları her kapı suratlarına çarpılmış ve hiç kimse evlenmeye yanaşmamıştır; bu durum İzzet Bey’i üzmüştür, bir yandan da Veli’yi annesiz büyüttüğü için ondan da ayrılmak istememiş, ikilem arasında kalmıştır…

 

Oyuncular üstlenmiş oldukları karakterleri gerçekten başarıyla canlandırmışlar; filmi izlerken Veli karakterini gerçekten çok başarılı buldum, gerek Veli’nin dürüstlüğü, şaşkın halleri gerekse şanssızlıkları bu filmi izlenilir kılıyor.

 

Ama bir gün Veli şeytanın bacağını kırar; umutsuz bir şekilde cadde ortasında yürürken bir araba ona çarpar. Arabadaki ise Veli ile neredeyse aynı durumda olan Peri Hanım’dır. Peri Hanım’ın babasından kalan mirası alabilmesi için 30 yaşına girmiş ve evlenmiş olması gerekir. Ve mirası almak için daha önceleri evlenmek niyetiyle görüştüğü birkaç talibi olsa da ailesi olur vermez. Fakat bu sefer durum farklı olacaktır. Peri Hanım ve Veli daha sonraları görüşecek anlaşmalı evlilik diye başlayan serüven sevgiye dönüşecektir. Ne Peri ne de Veli başlangıçta bu durumun farkında değildir…

 

Film tesadüfen karşılaşan ve aslında önce düşman olan iki kişinin evlilikle sonuçlanan hayatlarını konu alıyor; klişe bir film gibi gözükse de, bu filmi sıradanlıktan çekip çıkartan senarist ve yönetmenin başarısıdır elbette.

 

Sizce bir insan içinden nasıl geliyorsa öyle davrandığı için ahmak sayılabilir mi? Doğallık, peki bu nasıl bir şey? İşte bu sorunuzun cevabını alacaksınız. Evliliğin, esasında dürüstlük üzerine kurulması gerektiği gerçeğini gözler önüne seriyor bu film. Sahtecilikten uzak, ruhların çırılçıplak birbirine kavuşması gerekir ki o zaman da aşk olur. Günlük hayatımızda da böyle değil midir zaten? Biz ne kadar dürüst olursak o kadar kazançlı çıkmaz mıyız her konuda? Bu soruyu yanıtlarken de kendinize dürüst olun. Eğer aksini düşünüyorsanız zaten kendinizle çelişiyorsunuz demektir. Çünkü her insan için dürüstlük önemlidir. Yalanlar içinde yaşarken aslında mutlu olduğumuzu sansak da değiliz. Peki, bunu bile bile neden hala kendimiz olmaktan bu kadar çekiniyoruz?

 

Türü komedi olan İran yapımı “Son Bekâr” filminin yeterlik seviyesini düşünürsek; evet daha iyi olabilirdi fakat izlediğinize pişman olmayacağınız bir film. İyi seyirler.

 

Elif Sena

Gülçehre

Vahid Musaiyan’ın yönetmenliğini ve senaryosunu üstlendiği film; Gülçehre, Sovyetlerin işgalinden kurtulup akabinde Taliban’ın boyunduruğu altına giren Afgan halkının yaşamla olan mücadelesini, tüm acılarına rağmen ümitlerinin tükenmeyişini konu edinmekle birlikte;  Mesut Reygani’nin oyunculuğunu üstlendiği Eşref Han karakterinin Afgan halkının yüzünü güldürmek ve savaşın izlerini biraz da olsa unutturmak için dedesinden kalan Gülçehre isimli sinema salonunu inşa edip Afgan halkına film izletmek için verdiği mücadeleyi konu ediniyor…

Eşref Han; Afgan halkının yeteri kadar acı çektiğini, açlık kadar; hayata tutunmanın, umudun da önemli olduğunu düşünmektedir, bu yüzden kadın erkek demeden insanları eğitmek ve bir şeyler öğretmek amacıyla sinema salonunu faaliyete geçirmek için uğraşmış, devletten izin almış ama karşısına Molla Kadir (Taliban) engeli çıkmıştır. Katı İslami kurallarla halka baskı yapan Molla Kadir; sinemanın yapılmasını istememiş; radyo, tv ve sinemanın haram olduğunu ileri sürerek ve özellikle kadınları kapsayan;  çok ağır cezalarla insanları tehdit etmiş, halkı sindirmeye çalışmıştır.

Filmde göze çarpan başka bir karakter ise güzeller güzeli Ruhsare (Laden Mustofi) dir; Ruhsare vatanını, halkını seven fedakâr bir doktor ve Eşref Han’a yardım eden insanlardan biridir. Kadınların değerli olmadığı o toplumda insanları iyileştirmek, yaralarını sarmak, umut ışığı olmak için çaba harcayan Ruhsare; Eşref Han’a sinema salonunu açması konusunda çok destek vermiş, en büyük yardımcılarından biri olmuştur. Büyük uğraşlar ve emekler sonucunda sinema salonu açılmış ve yine aynı gün saldırıya uğramıştır, bu olayı takip eden bi kaç gün içerisinde de Eşref Han yakalanmış ve halkına yardım etmenin bedelini canıyla ödemiş, Molla Kashar tarafından idam edilmiştir…

İyi bir senaryo, yönetmen ve oyunculara sahip olan bu filmin efektleri ve görselliği muazzam bir biçimde ayarlanmış; müzik unsuru da unutulmayarak filme farklı bir sıcaklık katılmış,  hiçbir detay atlanmadan tasarlanmıştır.

Hafızamda uzun yıllar yer edeceği aşikâr olan bu film gerçekten beni derinden etkilemiş ve bende o dönemi, o dönemin insanlarını araştırma, öğrenme isteği uyandırmıştır ama dönemin şartlarını seyirciye aktarmada yeterlilik seviyesi oldukça yüksek olmasına rağmen, hissiyat beklentilerimin altında oldu. Konu edinilen dönemin şartları seyirciyi filmi izlerken ağlatabilme potansiyeline sahip fakat duygunun yeterli olmayışı yadsınamaz bir gerçek.

Elif Sena

Kertenkele

Rıza bir gece hırsızlıktan ötürü yakalanıp hapishaneye girer. Hapishane müdürü yani Mücavir oldukça katı bir insandır ve mahkumların ruhunu tertemiz yapmak ister. Kendisini hapishane müdürü olarak değil de insanların ruhlarını tedavi eden bir insan olarak görür mahkumları da ruhları hasta birer insan… Mücavir Bey Rıza’yı her fırsatta hücreye gönderir. Hatta bir gün hapishane duvarında takılı kalan bir güvercini kurtarması için onunla iddiaya girer ve eğer kurtarırsa bir hafta hapishane işlerinden uzak kalacağını kurtaramazsa da bir hafta hücrede kalacağını söyler. Rıza güvercini kurtarır fakat yine bir hafta hücreye mahkum edilir.

Rıza’nın mahlası da buradan gelir. Düz duvara kertenkele misali tırmanabilir. Hatta sağ üst kolunda da kertenkele dövmesi vardır. Filmin adı da bundan ötürüdür.

Rıza bir gün hapishane revirini temizlerken ilaç dolabından bir şişe ilaç aşırır. Odasına gidip intihar etmek ister ama bir mahkum arkadaşı ona engel olmaya çalışır. Boğuşmaları esnasında Rıza’nın kolu camla kesilir ve hastaneye kaldırılır. Oda arkadaşının Hoca olduğundan habersiz bir şekilde sohbet etmeye başlarlar. Rıza imanı olmayan bir insandır. Allah’a ve Cennete inanmaz. Arkadaşının cübbesini görene kadar Hoca olduğunu anlamaz. Hoca Rıza’ya Allah’tan ümidini kesmemesini, sabretmesini söyler ve Rıza yine hayıflanır. “Bütün Hocalar mı vaaz veriyor?” der. Bunun üzerine Hoca okuduğu kitaptan bir bölümü paylaşır Rıza ile.
– İnsanlar her şeyi marketten alır. Ancak dost satan market olmadığından dost satın almazlar ve yalnızlığı seçerler. Eğer bir dost istiyorsan; gönlümü al.
+ Peki gönül almak nedir?
– İnsanlarla yakınlaşmak demektir. Bu ise günümüzde tamamen unutulmuş bir şeydir.
+ Bunu nasıl yapabilirim?
– Sabırlı olmalısın. Hem de çok…

Bunun üzerine Hoca duşa girmek için cübbesini çıkarır havlusunu alır ve banyoya yönelir. Bunu Rıza’nın cübbesini alıp kaçma ihtimalini düşünerek yapar ve yanılmaz da. Rıza, Hoca’nın cübbesiyle hastaneden çıkmayı başarır.

Sınırdan çıkmak için Jakson adında bir arkadaşından yardım ister ve sınıra yakın bir köyden sahte pasaport hazırlamak üzere onu bekleyen arkadaşıyla buluşmak üzere trene biner. Trenden indikten sonra köyden birkaç kişi Rıza’yı köyleri için atanmış bir imam sanır ve doğruca köye götürürler.

Asıl hikaye buradan sonra başlıyor benim için. Rıza bundan sonraki hayatına bir müddet hoca olarak devam eder. Hoca olmanın verdiği mesuliyet ve insanların ona koşulsuz bir şekilde kendilerini teslim edişi Rıza’nın içinde saklı olan vicdanını ve sevgiyi ortaya çıkarır. Rıza ne derse ona inanan bir cemaati vardır artık. Peşinde de devamlı sorular soran Mücteba ve Gulam Ali adında iki genç.

Rıza bu köyde insanların saf ve temiz kalplerine ulaşır. Son vakte kadar bunu anlayamaz belki ama sahte imamlık onu bambaşka bir mecraya taşır ruhunda. İnsanları, iyiyi, kötüyü, sabrı ve en önemlisi hastanedeki oda arkadaşı Rıza hocanın da dediği gibi Allaha ulaşma yollarının insan adedince olduğunu anlar.

Bir gün Gulam Ali’yi sevdiği kızın yanında görür. Rıza buna aldırış etmez tabi çünkü hâla sınır dışına çıkmanın yollarını arar. -Her ne kadar Jakson’ın yardımıyla ona sahte pasaport hazırlayan Mahmut Mutezidi hapise girmiş olsa da. – Gulam Ali, Rıza Hoca’ya iyi bir insan olmadığını bazı bazı aklına kötü fikirler geldiğini Kur’an ezberleyemediğinden ötürü yakınır. Rıza, Gulam Ali’ye söylediği fikrine kapılır esasında ama kendine şu sözleri söyler: Sen insansın ve tüm insanlar yanlış şeyler yaparlar. Bu insanın doğasıdır. Allah bu kadar katı değildir. Eğer bu işe tümüyle karşı olsaydı bize bunu yapma yeteneği vermezdi.
Rıza bir gün kendi kaldığı hapishaneye vaaz vermeye gider vaazında duygulanarak “Allah sadece iyi insanlara ait değil. Allah suçlularında Allah’ıdır” der. Akabinde Mücavir Bey hocadan şüphelenir Rıza’yı sahte imamlık yaptığı camide yakalar.

Kitap okurken merakımdan her seferinde son sayfayı okuyan bir insan olarak bu filmin sonunu da oldukça merak ederek izledim.

Rıza imamlık yaptığı köyde kendisiyle buluşurken izleyiciye de kendi kendini sorgulama fırsatı veriyor arada. Tüm kötü davranışlar insan için var olmuştur ancak bunlara rağmen Allah’a ulaşmanın yollarını aramak gerektiği düşüncesinden alıkoyamıyor insan kendini filmi izlerken. Biz adeta her şeyin Allah’tan geldiğini unutarak yaşıyor ve yaşadığımız kötü durumların sonuçlarının bize iyi bir getirisi olduğunu düşünemiyoruz. İhtimaller dahilinde yaşıyoruz fakat en ufak bir olumsuzlukta bize ne gibi getirisi olacağını düşünmeden pes ediyoruz. Bu film sabrın ne kadar makul bir şey olduğunu anlatıyor insan için.
İşlediği konu itibari ile belki biraz bilindik ama işleyiş şekliyle oldukça orijinal olması da filmi benim gözümde daha izlenilir kılan bir özellikti.
Filmin zekice tasarlanmış 114 dakikalık süresi boyunca seyirciyi karakterin ortak etmeyi muazzam bir şekilde başaran yönetmenin filmi tasarlayış şekli gerçekten alkışı hak ediyor görsel efektlerin gerektiği kadar kullanıldığı bu film şaşırtmaları ve olay analizleriyle seyirciyi zinde tutmasını başarıyor, filmin en önemli özelliği ise kuşkusuz performanslardır.
Filmin sonunda söylenen şarkıdan ötürü belki de; duygulandığımı itiraf etmek isterim. Reşid Behbudov’a ait bir Azeri mahnıdır. Sözleri İstanbul Türkçesiyle paylaşmayı borç bilirim.
Sokaklara su Serptim ki
Yar geldiğinde toz olmasın
Öyle gelsin öyle gitsin
Aramızda laf olmasın-aramız bozulmasın

Semavere ateş verdim
Fincana şeker
Yarim gittiğinden beri tek kaldım
Bir haftadır tek kaldım

Ne azizdir yarin canı
Ne tatlıdır yarin canı

Fincanlar raftadır
Her biri bir taraftadır
Görmedim bir haftadır
Yarim yok bir haftadır

Ne azizdir yarin canı
Ne tatlıdır yarin canı

Sokaklara su Serptim ki
Yar geldiğinde toz olmasın

Çeviri şahsıma ait olup yanlış olması durumunda affınıza sığınırım.
” Dünyada hiçbir insan yoktur ki, onu Allah’a ulaştıracak bir yol bulmasın.”

Elif Sena