Altın ve Bakır

Altın ve Bakır filmi tüm Müslümanların izlemesi gereken, İslamı çok güzel yorumlamış filmlerden birisi. Film çok güçlü, insanı derinden etkileyen bir senaryo ile karşımıza çıkıyor.

Tahran’a medresede eğitimi alıp kendini yetiştirmek için ailesiyle gelen Seyyid Rıza günlük hayatına alışmaya çalışır. Medrese ve ev arasında mekik dokumaya başlar. Evde olduğu süre boyunca da eşi Zehra’ya ev işleri ve çocuk bakımında yardımcı olmaya çalışır fakat pek beceremez.

Zehra ise iki çocuğu için çırpınan, günlük ev işlerini yaparken eve fazladan gelir sağlamak için halı dokuyan müşvik bir eştir. Tertemiz bir kalbi vardır Zehra’nın. Karşı komşusunun down sendromlu diye dışlanan torunuyla bile elinden geldiğince ilgilenmeye çalışır.

Fakat Zehra’nın sağlığında yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Ellerinde ve ayaklarında uyuşmalar başlar, gözleri yeterince göremez olur. Bir gece ansızın yürümekte güçlük çekmesiyle Seyyid eşini hastahaneye götürür. Maalesef burada acı gerçekle karşılaşacaklardır. Zehra MS (multipl skleroz) hastası olmuştur. Seyyid’e bu nörolojik hastalığın Zehra’nın felç olmasına yol açabileceği söylenir. Bir anda dünyası başına yıkılan Seyyid ne yapacağını şaşırır fakat ilgilenmesi gereken çocukları vardır. Böylece tüm ev işleri ve çocuk bakımı Seyyid’in üzerine kalır. Bir yandan hastahaneye koşan bir yandan evde çocuklara yemek pişiren vefakar bir babaya dönüşecektir.

Filmde Seyyid’in haline üzülürken bir yandan da günlük hayatla verdiği kavgaya gülmeden geçemeyeceksiniz. Seyyid üzerine düşen vazifeyi yapmaya çalışırken para sıkıntısı sebebiyle Zehra’nın yarım bıraktığı halıyı dokumaya başlar. Arkadaşı Hamid halıyı satması için ona bir müşteri bulur. Zor günlerde arkadaş desteği ona iyi gelecektir.

Karı koca arasında olması gereken saygıyı sevgiyi anlayışı Altın ve Bakır filminde fazlasıyla buluyoruz. Günümüzde unutulmaya yüz tutmuş değerleri bu film bize tekrar hatırlatıyor. Örnek alınacak sahnelerle karşılaşıyoruz. Evlenirken verilen sözlerden hastalıkta ve sağlıkta sözünün ne anlama geldiğini bu filmde daha iyi anlıyoruz.

Özellikle Zehra Sadat rolüyle müthiş bir performans sergileyen Nigar Cevahiriyan’ın oyunculuğu izlemeye değer. Multipl skleroz hastalığının ilerleyişini Zehra’nın her karesinde görebiliyoruz. Zehra evine tekerlekli sandalyede döndüğünde minik kızı bu durumu kabullenmek istemiyor. Kahrolan Zehra Allah’a isyan etmekten başka çare bulamıyor. Fakat kocasının şefkatiyle bu hastalıkla birlikte mücadele ediyorlar. Bazen bir çıkış noktası bulamasalarda Allah’a sığınıyorlar. Seyyid Zehra’nın yüzünü güldürebilmek için elinden geleni yapıyor. Para konusunda sıkışık olduğu halde ona birbirinden güzel hediyeler alıyor. Zehra’ya gözü gibi bakıyor.

Film hepimizi dünya, yaşam, amaçlarımız, ailemiz ve sevgi hakkında düşünmeye sevk ediyor, hepimizin başına gelebilecek böyle bir olayla nasıl başa çıkabileceğimizi anlatıyor. “Onun aşkının kimyasından bu kara yüzüm altın oluverdi. Evet; senin lütfunun mutluluğuyla toprak altın olur. İnsanların arayıp durduğu bu kimya, aşktır. Ve aşk ilmi hiçbir kitapta yazmaz!”

Ceren Kurt

Zenginlik Sevgidendir

Aşk nedir? Kimimize göre kalp çarpıntısı kimimize göre bağlılıktır. Sevgiyse karşılığı beklenmeden içten gelerek gösterilen duygulardır.

Kimileri ya bunu göremez ya da hissedemez. Onlar için önemli olan tek şey, olmayan benliklerini zenginliklerinin arkasına saklamak. Aslında mutlu olmadıklarını her an aynaya baktıklarında görseler de, bu gerçekten vazgeçmeyi seçerler. Çünkü yüzleşmeye cesaretleri yoktur.

Davul dengi dengine, 2010 yapımı bir İran filmi. Filmi seyrettikten sonra; tüm duyguları aynı anda hissettirebilen bir filmi izlemeyeli ne kadar oldu? diye sordum kendime. Doğallığın ve doğruluğun hala var olduğunu hatırlatan bir eser. “Ne güzel olurdu gerçekten, insanlar ölünce kitap olsalardı. Hayatlarının kitabı olurlar ve sonsuza kadar yaşarlardı.” cümlesi filmi o kadar samimi yapmış ki; çünkü her hayat bir hikayedir ve her bir hikaye okunmaya değerdir. Bu cümleyle insanların ne kadar değerli olduklarının altı özenli çizilmiş. Beni etkileyen bir diğer şeyse filmin sonlarındaki kısımdı. Asıl yoksulluğun, sevgisizlik olduğunu bir kez daha anladım. Bir yudum ekmek, sevildiğinizi bildiğiniz zaman mutluluk getirir. Diğer türlü sadece karın doyurur, ruhu değil… Hırsın aslında mutluluğu öldürdüğünü, sevginin zorla elde edilemeyeceğini ve aşkla karşılaşıldığı zaman pes etmemek gerektiğini ne kadarda ince işlemiş. Yapılan bir hatanın hesabını sormak yerine ders vermeyi tercih etmenin ne kadarda asil ve doğru bir tercih olduğunu yüreğimize işleyen bir yapıt. Bu filme, her sahnede biraz daha bağlanacaksınız…

etkinliksever

Senin Dünyanda Saat Kaç?

2014 de vizyona giren ve sinemaya yeni bir boyut kazandıran “Senin Dünyanda Saat Kaç?” filmi doksan beş dakika boyunca izleyicisi üzerinde bir iz bırakan İran filmidir.

İranlı yönetmen Safi Yezdaniyan’ın kaleme aldığı ve bu sahneye çıkışını yönettiği filmde çok uzun bir süreden sonra hüzünlü bir kadın Paris’ten vatanına dönmektedir ve pek fazla tanımadığı ama kendisi hakkında her şeyi çok iyi bir şekilde bilen bir adamla tanışır.

Başrollerini meşhur İranlı oyuncu olan ve sürekli kendini yenilemeyi başaran Ali Musaffa ve Eşi olan Leyla Hatemi Hanımefendi’nin üstesinden geldiği bu film ile İran’ın temsil edildiği filmler listesinin başlarında gelmektedir.

İzleyicisini tekrar sinemaya ve film kanallarına yenikaynak.com ile kendini tıpkı bir roman gibi tekrar tekrar izlettirmektedir.

Senin Dünyanda Saat Kaç?

“Kara gözler, derin gözler, gelmemi bekleyen gözler, tüm sırlarımı bilen gözler”

Senin Dünyanda Saat Kaç? naif bir bekleyişin hikayesi. İranlı yönetmen Safi Yezdanian’ın yazıp yönettiği filmin baş rol oyuncuları; Leila Hatemi, Ali Musaffa ve Zehra Hatemi. Bir belgesel yönetmeni olan Safi Yezdanian’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Senin Dünyanda Saat Kaç? ünlü yönetmen Ali Hatemi’nin kızı, damadı ve eşinin birlikte yer alması ile dikkat çekiyor. Geçmiş (The Past) filmindeki oyunculuğuyla ses getiren Ali Musaffa bu filmde Ferhat karakterini canlandırırken; 2011’de en iyi yabancı film kategorisinde Oscar ödülü alan Bir Ayrılık (A Seperation) filminin baş rol oyuncusu olan Leila Hatemi, Güli karakterini canlandırmaktadır. Şiirsel bir anlatımla anıların ve eşyaların gücünü işleyen film; Safi Yezdanian’ın belgesel alışkanlıklarından olsa gerek ki sinematografik açıdan İran sinemasının içinde farklı bir tada sahip.

Platonik bir aşkın ve sabırla bekleyişin anlatıldığı film Paris’te yaşayan İranlı ressam Guli’nin, uzun zaman sonra sebebini anlayamadığı anlık bir sürüklenişle memleketi İran’ın Reşt şehrine dönmesiyle başlar. Havaalanından çıkar çıkmaz tanımadığı ancak kendisini tanıdığını hissettiren bir adamın yol göstermesi ile şakınlığa kapılan Güli, çocukluğunu geçirdiği evine gelir. Ailesinden en son annesinin beş yıl önce vefat etmiş olduğu ve ne kadar kalacağı belirsiz olan o ev için bakım yaptırmaya başlar. Aslında tüm bunlar; Guli, ailesi ile olan anılarını hatırlamak istediği içindir. Zira yaşlı bir tanıdığın ve daha bir çok kişinin annesinin cenazesine neden gelmediği hakkındaki sorusu Guli’nin açık bir şekilde cevap vermemiş olmasına rağmen bir suçluluk ve geç kalmışlık hissiyle İran’a sürüklendiği izlenimini verir.

Havaalanındaki karşılamadan sonra gizemli adam Ferhat’ın kendini hatırlatma çabaları başlar. Ferhat, ona telefonda mırıldandığı, sokak çalgıcısına çaldırdığı bir şarkının tınısında, bir fotoğrafta Guli’ye çocuklukta kendisini ona aşık eden saflığı hatırlatmak ister. Guli hakkında bu kadar çok şey bilmesinin sebebi ise filmdeki flashbacklerde anlaşılmaktadır. Guli’nin yokluğunda annesiyle ilgilenir, Havva Hanım’ın kızına olan özlemini dindirmeye çalışır ve Guli’ye ait her şeye kıymet verir.

Guli’nin küçük bir çocukken öğretmenin “kış mevsimi ile alakalı en çok neyi seviyorsunuz?” sorusuna bütün çocukların oyun, eğlence, tatil cevaplarından farklı olarak “kışın yanan sobanın üzerindeki portakal kabukları” olduğunu söylemesi Ferhat’ın onun ruhunun inceliğini farkedip onu sevmesine neden olur. Küçük Ferhat’ın aşkı ise okulun sobasının üzerine koymak için portakal getirecek ve fen bilgisi derslerinde öğrendiklerinden yola çıkarak buharlaşıp kar bulutları oluşturmaları için bahçeye kapların içinde su dolduracak kadar yoğun ve zariftir.

İnsanı aşk üzerine daha sofistike düşünmeye yavaşça çekerek, imgelem zenginliği ile eşyanın tinselliğini bariz bir şekilde öne çıkaran “Doğu” aşklarını hatırlatan bu romantik film muhakkak izlenmeli.

“Kendi sesi, benim ismim, Guli’nin dilinde..” Ferhat

Ayşe Erçetin Erkoç

Senin Dünyanda Saat Kaç?

Senin Dünyanda Saat Kaç? (2014)

“Kara gözler, derin gözler
Gelmemi bekleyen gözler
Tüm sırlarımı bilen gözler”

Bir satırı eksik başlar şarkı. Gil-i Gül’ün hatırlayamadığı o cümle artık tek bir kişinin kalbinde saklıdır: Deli Ferit’in. Ferit, çocukluğundan itibaren her anını gözlediği Gil-i Gül’ün yanında olmak için her şeyi yapar. Kimi zaman bulut olup da yağmur yağsın diye su kaplarını doldurur, bekler. Kimi zaman geçmişe dair anıları saklayarak Gül’ün annesinin arkadaşı olur.

Gil-i Gül’ün balık almak için uğradığı Pazar yerinde Ferit’i gördüğü zaman söyledikleri tüm bunları doğrular nitelikte: “Koruyucu meleğim burada olduğumu biliyor mu?”

Gil-i Gül Fransa’dan memleketi İran’a kendisinin de bilmediğimi bir sebeple kısa bir süre için döner ve Deli Ferit’le daha ülkeye adımını atar atmaz karşılaşır. O Ferit’i hatırlamaz ama Ferit onu adeta bir şiir gibi ezberlemiştir. Gül’ün annesi kısa bir süre önce vefat eder ve kızının geldiğini göremez. Bu yüzden midir bilinmez, Ferit’le aralarında ilginç bir arkadaşlık bağı kurulur. Ferit aşkın bekleyen halidir, vazgeçmeyen hali. Kendisi de öyle der: “Beklerim işte, başka ne yapabilirim ki?”

Gül ve Ferit arasında yaşananlar bir tarafın hatırlama çabalarıyla, diğer tarafın ise hatırlatma çabalarıyla devam eder.

Film 2014 yapımı ve 101 dakikadan oluşuyor. Başrolleri Leyla Hatemi ve Ali Musaffa paylaşıyor. İkili aynı zamanda gerçek hayatta da evli. Hatemi 2011’de yardımcı karakter rolünde olduğu “Bir Ayrılık” adlı filmle 61. Berlin Film Festivalinde “En İyi Kadın Oyuncu Gümüş Ayı” ödülünü kazandı.

Ali Musaffa 2013’te Oscar ödüllü yönetmen Asğar Ferhadi’nin ilk yabancı dilde çekilmiş “Le Passe” (Geçmiş) adlı filminde rol aldı ve Mayıs 2013’te Cannes Film Festivali’ndeki prömiyere katıldı. Ardından da son olarak “Senin Dünyanda Saat Kaç?” adlı Safi Yazdanian’ın yönetmenliğindeki filmde eşiyle beraber oynadı.

Gerçek hayatta evli olan oyuncuların samimiyetinin yansıdığı duygusal ve oldukça zarif bir film sizleri bekliyor. Peki filmde tam olarak neler oluyor?

Aslında zaman içerisinde azalmak yerine gittikçe güçlenen bir aşkın hikayesi anlatılıyor. Tek taraflı, bazen karşısındakini korkutan bazen de meraklandıran Ferit’in yıllarca içinde büyüttüğü aşk. Tek bir şarkıyla geçmişe dönülüyor ya da eski model bir arabayla bugünde yolculuk yapılıyor. Ve filmin en başında bir cümle kuruluyor, Ferit’in anıları kadar karışık bir cümle:

“Kalp kırmak bir sanatsa eğer,
Sesi ayarsız bir kaz gazel okur.”

Merve Eren

Senin Dünyanda Saat Kaç?

“İlginç bir adam, Havva’cığım.”

“Evet, ilginç. 40 yaşında diğerlerinden farklı olmak ilginç. 20 yaşında zaten herkes şairdir.”

Safi Yezdeniyan’ın 2014 yılında kendi kaleminden beyaz perdeye aktardığı filmin başrollerinde Leyla Hatemi ve Ali Musaffa yer alıyor. İçinde uzak bir aşkın detaylarının işlendiği film izleyiciyi tatlı tatlı gülümsetirken bir anda çocukluğun saf hatıralarıyla hafifçe hüzünlendirebiliyor. Oyunculukların doğallıklarıyla hikayeyi daha da güçlendiren film 95 dakika.

Güli Fransa’dan yıllardır ayrı kaldığı ülkesi İran’a dönmeye karar verir. Havaalanında kendisinin tanımadığı ama O’nu çok iyi tanıyan biri (Ferhat) tarafından karşılanır. Güli mahallesine döndüğünde çok da sıcak karşılanmaz. Havaalanında karşılaştığı yabancının ise ilkokuldan beri ona aşık olup söyleyemeyen Ferhat olduğunu öğrenir. Ferhat, ilerlemiş yaşına rağmen evlenmemiş ve kalbinde Güli’nin aşkını gün geçtikçe daha da büyütmüştür. Hatta mahallede adı “Divane”ye çıkmıştır. Komşuların meraklı sorularından ve Ferhat’ın kendisine takıntısından bunalan Güli zor günler geçirirken hayat akmaya devam eder.

“Senin bilmediğin ama senin hakkında her şeyi bilen biriyle tanışmak çok zor.”

Bilenle bilmeyen, geçmişle günümüz, hayalle gerçek arasında geçen filmin kırılma noktalarından biri Güli’ye trafik ışıklarında el sallayan Mihriban Beydir. Güli, bu sessiz el sallayışla adeta şehrine tekrar kabul edilir.

Çocukluk hatıralarıyla dolu bir valiz, buhar öyküsü, Güli’yi kaybetme kabusları, kar yağarken sobanın üzerine konan portakal kabuğu kokusunun ortasında hep çocuk kalmış bir adamın, bir Divane’nin aşkı. İzleyiciyi sessiz, yağmurlu, gri Reşt sokaklarında 40 yaşında şair etmeye niyetlenmiş, müzikleriyle de oldukça doyurucu bir film “Senin Dünyanda Saat Kaç?“.

Gamze Gülmez

Çerçeveli Hatıralar

Yaşanılan duygular önemsemenin ötesine geçerse anılarda bizimle birlikte zaman yolculuğumuza eşlik ederler. Yılların izlerini yanımızda götürmenin ağırlığını üzerimizde hissetmiyorsak, bu aşkın gücündendir.

Kimilerine üzüntü veren hatıralar kimilerineyse yaşamda var olma amacı veriyor. İlk zamanlarda anılar ve umutlarla birleşen yolculuğumuzda, belli bir zaman sonra umutlarımızı bir kenara bırakıp ileriye doğru yürüyoruz. Yıllar bizlere bir şeyleri geride bırakmamız gerektiğini anlatmaya çalışsa da, umutlarımızın tekrar yeşerme olasılığına kaptırıyoruz kendimizi.

Senin Dünyanda Saat Kaç, 2014 yapımı bir film. Konusunu, kabaca bir aşk hikayesi oluşturuyor. Güli 20 yıl sonra Fransa’dan memleketi Reşt’e döner. Eski sevgilisi olan Ferhat onu karşılar ama Güli onu hiç hatırlamamaktadır.

Fransızca ve farsça dillerinin harmanlanmış, eski bir aşk acısının intikam duygusuyla kirletilmediği bir hikaye.

20 yıl kadar doğduğu şehirden uzakta yaşayan Güli, sebebini bilmeden döndüğü şehrinde geç kalmışlığın acılarını ve merakını gidermeye çalışmaktadır.

Yıllarca fotoğrafları çevreleyip onlara hayat veren Ferhat, Güli’nin unuttuklarını hatırlatmaya çalışır. Kendisinin bile hatırlamakta güçlük çektiği anılarını, tüm detaylarıyla Güli’ye hatırlatma çabası, onu korkutmaya yetecektir.

Filmdeki oyuncuların, sinemanın babası sayılan merhum yönetmen Ali Hatemi’nin eşi, kızı ve damadı olması, üstelik başroldeki çiftin gerçek hayatta evli olmalarını, film sonrasında öğrenince, taşlarda tamamen yerlerine oturdu.

Geç kalmışlığın, hatıraların ve geçmişe yolculuğun, felsefe ve romantizm ile yoğurulduğu filmde, olaylar hem bizi şaşırtacak hem de içimize dokunacak cinsten. Kulağımda çalan o şarkı eşliğinde, portakal kokusunu hala alabiliyorum… Yılların biriktirdiği tozsa hala gözümde… Bu filmle birlikte geç kalmış sevgilere ortak olacaksınız.

etkinliksever

 

Senin Dünyanda Saat Kaç?

Senin Dünyanda Saat Kaç?

Yönetmenliğini Safi YEZDANİAN’ın üstlendiği 2014 yılı İran yapımı olan bu film Drama ve Romantizm türünde film severlere inanılmaz duygu yüklü dakikalar sunuyor.

Filmde; Leila HATEMİ’nin canlandırdığı Güli, Paris’de yaşamakta iken yaklaşık 20 yıl aradan sonra doğup büyüğü memleketi İran’ın Rüşt şehrine geri dönmektedir. Döndüğünde de vaktiyle kendisine platonik bir aşkla bağlı olan Ferhat (Ali MUSAFFA) onu karşılamaktadır. Güli, Ferhat hakkında pek bir şey bilmese de Ferhat’ın Güli hakkında neredeyse bilmediği hiçbir şey yoktur. Hatta öyle ki, onunla ilgili en küçük bir not, ses kaydı vb. gibi şeyleri yıllarca saklamıştır. Ona öylesine bir aşkla bağlıdır ki Güli’nin yokluğunda annesi Havva ile tanışır, kendisiyle arkadaş olur ve sık sık ziyaretine gider. Güli dönmüştür ancak annesi artık hayatta değildir. Ferhat ise her dakika Güli’nin peşindedir. Müthiş bir aşk…

Olumsuz yönde eleştiri sayabileceğimiz ancak yine de filme ayrı bir hava kattığını düşündüğüm tek şey bana göre şudur ki; Güli yaklaşık 20 yıl Paris’de yaşayıp bu kadar zamandan sonra tekrar memleketine döndüğünde, neredeyse herkesin onu bir anda tanımasıdır. Oysa Güli artık yetişkin bir kadındır ve aradan geçen seneler onu değiştirmiş olmalıdır. Fakat buna rağmen, film müzikleri, işlenen duygu, o samimiyet filmin ne kadar izlenmeye değer olduğunu gösteriyor…

Diğer yandan; şu izlemeye alışık olduğumuz, müthiş bütçelerle ve oyuncu kadroları ile organize edilmiş Amerikan yapımı filmlerden oldukça uzak, ancak onlardan daha gerçek, samimi ve kültürümüze daha yakın olan bu filmi izlerken kendinizi bir anda film kahramanlarının yerine koyabilirsiniz, hatta Ferhat’ın Güli’ye olan aşkını kıskanabilirsiniz. Şahsen ben izlerken göz yaşlarıma hakim olamadım ve “gerçekten böylesi var mıdır?” sorusunu sormadan edemedim.

Biz de Yeni Kaynak ekibi olarak şiddetle izlemenizi tavsiye ediyoruz.

Film severlere iyi seyirler dileriz…

Sevcan

Bir Küp Şekerin Tadı

“Damla sensin, deniz sensin, lütuf sensin, kahır sen
Şeker sensin, zehir sensin, incitme fazlam beni… ” (Mevlana Celaleddin Rumi)

Varlıkla yokluk arasında bir git-gel. Ölümle dirim arasında bir ömür. Şimdi mutluluk, birazdan hüzün bekler bizi. Omzuna şurada çöken ağırlık az ötede hafifler bir anda. Hiç bitmez dediğin his biter, gitmez dediğin gider, artık gelmez dediğin çıkar gelir. Kestiğin dal filiz verirken gözüne baktığın meyve kurur. Hesap tutmaz, ele avuca gelmez dünya. Peşinden koşanı sürükler, yüzüne bakmayanın ardınca koşar. Teslim olursun dersin ki: Burası dünya, bu kadardır. Dünya ki hem zıtlıklar hem tecelliler âlemi. Burada Celal de var, Cemal de. Kahır da var lütuf da. Kıvrılan, dönüp duran, ilerleyip gerileyen, başa dönen, koşan-koşturan, durup-durduran bir yerdir bu arz. Her tecelli yeniden hatırlatır: Burada kalıcı değilsin.

Bu arzın tenhasında baki olmamak belki insan evladına en büyük lütuftur. Her şeyin sabit ve değişmez olduğu, geri dönüşün olmadığı bir âlem için hallerin değiştiği, kalplerin evrilip çevrildiği, her aslın bir zıddının olduğu bu âlem gereklidir. Sanat madem hayata dokunduğu kadar vardır ve sinema hayatın perdeye iyi bir yansımasıdır elbette sanatçı gözlerden kaçan o dünyayı yansıtır seyirciye.

Aksiyon severler durağan bulsalar da İran Sineması hayatın güzel bir tezahürüdür durum sinemasından keyif alanlar için. Şiirin tasavvufla yoğrulduğu bu topraklarda bakmak kadar görmek de mühimdir. Bir Hint filminde müzikal sahneleri hızla atlayabilirken bir İran filminde gözünüzü/gönlünüzü ekrandan ayırıp başka bir işle meşgul olma hakkınız pek yoktur. Yönetmenin çektiği her kare, her söz ve ses bir bütünün ahenkli parçalarıdır. Çoğu durum filminde olduğu gibi Yek Habe Ghand’da da birkaç cümle ile özetlenebilecek bir konunun uzun metrajlı yakın kadrajlı minimalist halini izlersiniz.

Rıza Mir Kerimi’nin dilimize Bir Küp Şeker olarak çevrilen 2011 yapımı filmi hem İran sineması ile ilk kez tanışacaklar, hem de İran sinemasının sıkı takipçileri için güzel bir temsildir diyebiliriz. Ahşap kanatlı kapılar, avludaki havuz, meyve ağaçlarıyla dolu bahçe ve çocuklar sizi bekler. Şehre uzak geleneksel bir evde evin küçük kızı Pesend’in (Nigar Cevahiriyan) düğün merasimine hazırlık yapılmaktadır. Uzak şehirlerden gelen ablalar ve enişteler valizleri ve hediyeleri kadar kendi hayatlarını da taşırlar anne evine. Film düğün için hazırlanan evin aniden cenaze evine dönüşünü anlatırken gayri ihtiyari Pesend’i baş rolde görmek isteriz. Oysa film katmanlı yapısı ile dakikalar ilerledikçe açılacak ve her karakterin hikâyesi filmin içinde bir iç zenginlik olarak kendine yer bulacaktır.

Kazan’da en iyi film[1], ödülü almış bu yapıtında Rıza Mir Kerimi adeta mikro bir dünya kurmuştur. Kadınlarla erkeklerin, çocuklarla ihtiyarların, eski ile yeninin, düğün ile ölümün yan yana olduğu bir hayat vardır perdede. Her şeyin alabildiğine doğal olduğu filmde bir müddet sonra kendinizi perde karşısında değil de komşu kızın düğününde zannedebilirsiniz. Kız kardeşler yan yana geldiğinde yapılan sohbetler, bacanakların atışması, çocukların minderlerden kurduğu evler işte bizim şurada kısa zaman öncesine kadar yaşadığımız anlar değil midir? Hatta öyle ki komşular ne der endişesi bile birebir vakidir filmde.

İran filmlerinde alışageldiğimiz hüzün bu kez tatlı bir telaşa dönüşmüştür. Eski evin odalarında, avlusunda, bahçede ama neticede tek mekânda geçer filmimiz. O eski evde ailenin her ferdinin ayrı bir hali vardır ve yan hikâyeler sizin ana tema olan düğün hazırlıklarından kopmadan ve sıkılmadan filmi seyre dalmanız için ustaca yerleştirilmiştir. Tek mekânlı filmlerin yönetmenin elini kolunu bağladığı düşünülse de Kerimi küp şekerde bir tabloyu andıran yavaşlatılmış sahneleri ve Muhammed Rıza’nın müzikleriyle sanılanın aksine sinemasının lehine bir iş ortaya çıkartmıştır. Bahçedeki salıncakta sallanan Pesend’in ağaçtan bir elma koparmaya çalıştığı sahne, misafirlere sunulacak ikramlık meyvelerin büyük havuza atıldığı saniyeler ya da akşam şenliği için renkli ampullerin ağaçlar arasına gerildiği sahneler bu tatlı seremoniye örnek verilebilir.

Özellikle din ve kadın üzerinden sosyal hayatı anlatan filmleriyle tanıdığımız yönetmen Kerimi, bu filminde geleneksel hayatın küçük ama değerli mutluluklarını modern insan için belirginleştirmiş diyebiliriz. Filmde aktarılan geleneksel hayatın içinde Amerika’daki damadın internet üzerinden nişana dâhil olması, erkek tarafının getirdiği hediye paketlerinden bir cep telefonunun çıkması gibi filmin geneline yayılmış geleneği kıran ve eleştiri alan noktalar da yok değil. Esasında bu kareler filmin mesajıyla çok da ters düşmüyor. Çünkü zaten Kerimi filminde ilk sahneden son sahneye kadar yaşamın zıtlıklar içindeki uyumunu gösteriyor. İran Sineması’nın diğer sinemalar arasındaki konumu da böyle değil midir? Devrim sonrası neredeyse tüm dünyadan tecrit edilen İran; sinema gibi batıya has bir imkânla yine batının kapısına dayanmış[2], doğulu olmanın verdiği ruhla dünyaya bir pencere açmamış mıdır?

Bir Küp Şeker adına yakışır bir biçimde bir şeker parçası ile başlayıp bir şeker parçası ile biter. Cennetin çocukları filminden hatırladığımız o meşhur şeker kırma sahnesi burada da karşımıza çıkar. Evin ihtiyar dayısından gayrı herkesin pür neş’e olduğu vakitlerde ihtiyar dayı ya önünde duran şeker kütlesini bir çekiçle kırmaya çalışmakta yahut çocuklara avcılık günlerini anlatırken bir küp şekeri ağzına atıp çayını yudumlamaktadır. İran sineması doğuya has bir tavırla bir simgeler sinemasıdır biliriz. Kurulan bir cümlenin birden çok manası olabilir. Bir küp şeker bize hem sevinci hem acıyı yaşatabilir ve yönetmen sanki usulca şöyle der: “Damla sensin, deniz sensin, lütuf sensin, kahır sen. Şeker sensin, zehir sensin, incitme fazlam beni…” (Mevlana Celaleddin Rumi)

[1] 8. Kazan Uluslararası Müslüman Sinemalar Film Festivali/ En iyi film, en iyi görüntü ve en iyi kadın oyuncu (filmin tüm kadın oyuncuları için) ödülleri/ 2013
[2] Bir Küp Şeker, İran İslam Cumhuriyeti’nin 2013 yılının En İyi Yabancı Film Oscar Adayı’ydı ancak Hz. Muhammed’ehakaret içeren ABD yapımı film sebebiyle Bir Küp Şeker Oscar adaylığından geri çekilmiştir.

Ayşegül Uyar, Kitap Haber

Ey Aşk!

Ey Aşk!
Ateştir senin nesebin
Niteliğin dumandır, kaynağın ise rüzgar
Su tufana dönüştü toprak da küle..
Senin kokunla ateş rüzgara karıştı
Şirin’siz her saray bisütûn gibi viranedir,
Ferhat’sız her dağ bir saman çöpüdür rüzgarda
Yedi nesil öteye tüm atalarımız gâmdı
Bize miras kalan hep sonsuz keder oldu
Rüzgar esince toprağımızdan senin kokun geliyor
Sadece sen kalacaksın
Biz hepimiz gidince…
Hafız-ı Şirazî


Allah Yakındır” filmi izlediğim en iyi İran filmlerinden biri diyebilirim. Sanatsal açıdan birçok başarılı noktaya imza atılmış film. 2006 yapımı olan filmin yönetmen koltuğunda Ali Veziriyan oturuyor. Filmde birçok başarılı oyuncu yer almasına karşın, baş rolü üstlenmiş Babek Hamidiyan bizlere büyük bir oyunculuk başarısı sergileyecek. İran filmlerinin alışılagelmiş yüz yapılarının aksine, dikkat çeken görünüşü ve müthiş oyunculuğuyla İran sinemasına renk kattığı katıksız bir gerçek. Filmde Bebek Hamidiyan’a başarılı oyuncu İlnaz Şakirdost eşlik ediyor.

Filmin başrolünde göreceğimiz Rıza, çevresindeki insanların akli melikelerinin yerinde olmadığını düşündüğü bir insandır. Motosikletle taksicilik yapmaktadır. Bu cümleye pek alışık olmasakta, filimde öylesine güzel işlenmiş ki bu konu, bir süre sonra motosiklet gördüğünüz an taksi mahiyetinde olduğunu anlıyorsunuz. Yolu bozuk olan köy okuluna gelen yeni öğretmenin okula gitmek için Rıza’nın motosikletine binmesiyle başlayacak hikayemiz.

Kendinden geçip yar olmanın sırrını anladım dediğiniz anda, yardan geçmenin sırrını fısıldayacak film kulağınıza. Saf sevginin ve hasretin ilmek ilmek işlendiği film de kulağımıza çalınacak melodiler ve şiirler de Fars edebiyatının tüm hünerlerini göreceğiz.

Henüz yolun başında olanlara ilk ders niteliğinde bir film var karşımızda. Birde unutmadan söyleyelim, ilk dersimiz “su” olacak. Film adeta su dersini almayan kurak gönülleri ıslatmak için çekilmiş. Hemen hemen her İran filmini yorumlarken, duygunun ne denli derin işlendiğini belirtme gereği duyuyorum. Ancak bu filimde bu bambaşka bir boyut kazanıyor. Derinleşip adeta bir baş yapıta dönüşüyor. Kesinlikle izlenmesi gereken bir eser var karşımızda.

Geldi üzerime üç keder, bir anda;
Yalnızlık, esaret ve sevgilinin hasreti.
Yalnızlık ve esaretin çaresi var,
Ama, sevgilinin hasreti. Sevgilinin hasreti. Sevgilinin hasreti.

İyi seyirler dilerim.