Senin Dünyanda Saat Kaç?

Senin Dünyanda Saat Kaç?” (2014) Leyla Hatemi ve Ali Mussafa’nın başrollerini paylaştığı hem Fransızca hem de Farsça çekilmiş, Safi Yazdanian’ın yönetmenliğinde 1 saat 36 dakikalık film, bir aşk hikayesini konu almakta.

Bir anda karar alıp İran’a dönen Gil-i Gül İbtihac, ona aşık olan Ferhat’la sürekli karşılaşmaya başlarB Biraz yavaş ilerleyen ve insanın kafasını karıştıran bu filmde oldukça zarif ve nazik bir aşk hikayesi işleniyor insanın içini ısıtıyor ve imrendiriyor.

Kadının karşısına çıkan Ferhat, Güli hakkında her şeyi ezbere bilmektedir neredeyse, bundan haberi olmayan Güli durumu pek anlayamaz. Tuhaf olan kısmı ise eskiden bir şeyler yaşamış olabileceği birini hiç hatırlamamasıdır. Ancak oldukça zararsız bir aşk besleyen Ferhat aşkı için çabalamaktadır.

Bu filmin en ilgi çekici kısmı ise başroldeki oyuncuların gerçek hayatta evli olmaları.

İzleyenlerin de dediği gibi kesinlikle izlenmeli bir film mi? Şöyle ki eğer yavaş ilerlemeyen bir film istiyorsanız pek size göre değil fakat zarif bir aşk hikayesi ve felsefe dolu bir film istiyorsanız tam sizlere göre bir film. Kesinlikle öneriyorum.

Bir Ayrılık

Senaristliği ve yönetmenliği Asğar Ferhadi tarafından gerçekleştirilen ‘Bir Ayrılık’ adlı filmin oyuncu kadrosunda Peyman Muaadi, Leyla Hatemi ve Sare Beyat gibi isimler yer almaktadır. Film, Berlin Film Festivali’nde “En İyi Film”, “En İyi Erkek Oyuncu” ve “En İyi Kadın Oyuncu” dallarında ‘Altın Ayı’ ödülü kazanmış olan ilk İran filmidir.

Film; Tahranlı orta sınıfa mensup genç bir çiftin ayrılma kararıyla ortaya çıkan sorunları ele almaktadır. Filmin kadın kahramanı Simin, 11 yaşındaki kızı Terme için iyi bir gelecek kurma amacındadır ve bu yüzden kızının daha iyi bir eğitim alabilmesi için yurtdışına gitmeyi planlamaktadır. Ancak eşi Nadir, Alzheimer hastası olan babasını yalnız bırakamayacağı için bu fikre sıcak bakmamaktadır. Nadir, babası ile ilgilenmesi için bir bakıcı tutmuştur ancak kadın işi alabilmek için Nadir’den hamile olduğunu gizlemiştir. Daha sonra kadının çocuğunu düşürmesi üzerine olaylar cereyan etmeye başlamış ve filmin ana eksenini de bu ilişkiler ağı oluşturmuştur. Aralarında uzlaşma sağlanamadığı için boşanmaya karar veren çift için asıl sorun kızları Terme’nin kiminle kalacağı problemidir.

Yönetmen, ekran karşısında pasif bir konumda olan seyirciyi aktif bir konuma kaydırarak filmin ilk sahnesinden son sahnesine kadar olayları dinleyen ve bir karara bağlamak isteyen hâkim pozisyonunda tutmayı başarmıştır. ‘Bir ayrılık’ teması üzerinden ortaya çıkan çatışma, zıt duygular üzerinden (gitmek-kalmak, duygusallık-rasyonalite…), farklı bir olay örgüsü ve pek çok soru işareti ile izleyiciye başarılı bir şekilde yansıtılmıştır. Ayrıca film boyunca ahlaki algıların değerlendirilmesi sorgulanmakta ve İslami İran’ın sosyal durumu ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır. Ferhadi seçmiş olduğu karakterler üzerinden, haklılık-haksızlık, dürüstlük, aile bağları, evrensel adalet hissiyatı çerçevesinde sınırlı seçeneklere sahip bireylerin, olaylar karşısında takındıkları tavırları, tercihleri ve tepkileri irdelemektedir.

Ferhadi, sınıflar üzeri duyulan bir güvensizliği, seçtiği karakterler üzerinden tüm örnekleri ve yönleriyle, mesaja boğmadan ve anlattığı öyküyü dağıtmadan ortaya koyabilmektedir. Türler arası geçişte son derece başarılı olan yönetmen böylelikle seyirciye karakterlerin ruhlarını inceleme ve anlama imkânı sunmakta, karakterlerine eşit bir mesafeden yaklaşmaktadır. Yargıç rolünü üstlenmiş olan seyirci de film süresince doğru soruları aramaya çalışmakta ve ‘kim haklı, kim suçlu?’ sorularının yanıtını aramaktadır.

Seyirci, filmi izlerken bir sonuca varamamakta ve hiçbir karakteri suçlayamamaktadır. Film boyunca asla bir tarafın mutlak haklılığına dair bir yargı yakalanamamakta, yönetmenin bakış açısındaki derinlik ve zenginlik burada kendisini yoğun bir şeklide hissettirmektedir. Güçlü bir senaryo ve muhteşem oyunculuklar eşliğinde, mütevazı bir bütçeyle ve sınırlı mekânda çekilmiş olan film, evrensel bir yorum ortaya koymaktadır.

Herhangi bir iddiası olmadan gerçekten büyük etkiler yaratmış olan Asğar Ferhadi, kendisiyle filmi için yapılan bir röportajında şunları söylüyor; “Ben seyircinin düşünmesini istiyorum, ona bu fırsatı veriyorum. Bu tarzda çekilmiş filmler izleyicisini keşfetmeye ve anlamaya yöneltir.”

Sanatın bir endüstriden çok daha öte ulvi bir gayesi olduğunu ortaya koyuyor bu başarılı film.

Saniye Yaşar, İslami Analiz

Aşkın Bedeni, Eli-Ayağı Var

00

Bu dünya iyilikle dolu; insanlar birbirine emek veriyor ki eksikler tamamlansın, çocuklar büyüsün, engelliler kanat takıp uçsun, birinde olan ötekinde de olsun. Kötülüğün gürültüsü kulakları sağır edince, ince işlerin sesini duymak karıncanın ayak sesini duymak kadar zorlaştı.

Altın ve Bakır (2011) filminin yönetmeni Humayun Esediyan son derece yavaş akan neredeyse gerçek yaşamla aynı anda ilerleyen bir aşk hikayesi anlatmış. Seyyid ile Zehra’nın birlikte dokudukları halıda müşahhaslaştığı gibi, dualarla, renklerle, hastalık ve fedakarlıklarla geçen bir hayat.

Seyyid Rıza Kazım Nişaburî hayatını ilme adamış, o medrese senin bu medrese benim dolaşarak bir arının bal toplaması gibi çalışıp çabalayan genç bir öğrencidir. Çocukluğunda Nişabur’da başladığı eğitimine Meşhed’de Han Medresesinde devam eder. Kelam, Tefsir gibi dersler veren hocaları takip ettikten sonra Yezd şehrindeki bilgi kısmetinin peşinde koşar. Sonunda ünlü alim Hacı Rahim Bey’in ahlak derslerine devam etmek üzere Tahran’a geldiğinde yanında karısı Zehra, ilkokula giden kızı Atıfe ve henüz emeklemeye başlayan oğlu Ali Emir var.

Yaşlı ev sahibi Azam Hanım kutular dolusu kitabı eşya sanıp bu dünyaperestliği yadırgamıştır. Kendisi dul bir kadın olarak oldukça şikayetçi bir kişi, down sendromlu genç bir kız olan evladını mümkün mertebe gözlerden uzak tutmaya çalışmak onu psikosomatik hastalıklara düçar etmiş.

Seyyid derslerine şevkle devam ederken evde çocuklara bakan, ev işlerinden başını kaldıramayan, yemek yapmak için çırpınan, para kazanmak ve kocasını rahatlatmak için halı dokuyan Zehra’nın kanatları altındadır adeta. Karısının derin aşkını, yaptığı beş kuruş getirmeyen işine, sonu gelmez öğrenciliğine olan saygısını, fedakarlığını çok sonra anlar Seyyid. Ne zaman ki Zehra MS hastalığına yakalanıp gözleri görmemeye, ayakları tutmamaya, takatten kesilmeye başlar o zaman bilir ki karısı gören gözü tutan eli delice koşturan ayağıdır. Aslında Zehra’nın böyle parasız bir öğrenciyle ilmine hürmeten evlenmesi de nadide bir durum. Seyyid’in aynı konumda olan nice arkadaşı hiçbir kız ya da ailesi kabul etmediğinden evlenememekten muzdariptir.

Zehra hastalığın pençesindeyken Seyyid artık ne bir satır okuyabilmekte ne de derslere devam edebilmekte. Başka bir ders açılmıştır hayat medresesinde, nazari ahlaktan çok ötede hayati ahlak dersi. Karısının ilaçları, tetkikleri, tedavisi için koştururken, biteviye yemek bulaşık temizlikle uğraşırken, bebeğin doyurmaktan banyoya, temizlikten avutmaya akıl almaz zor bakımıyla ilgilenirken hırçınlaşır biraz. İlim tahsil etmeye geldiği şehirde tamamen uzak düşmüştür gayesinden.

Zehra’nın da kızına biçtiği elbiseyi dikememek, çocuklarına yemek yapamamak, halısını dokuyamamak ve kocasını bu iş karmaşası içine atmış olmak yüreğine oturur. Seslerini birbirlerine ilk kez yükseltip kavga etmenin ardından Allah’tan gelene teslim olmayı seçmeleri, yatışıp barışmaları çok önemli. Seyyid ilmine rağmen öğretmenliği kabul etmeyen bir hal içindeydi ve daha öğreneceği çok şey olduğunu düşünüyordu. Fakat artık bambaşka bir ilimle karşı karşıyaydı; nazariyelerden, kitaplardan taşan afaki ahlakın gerçek hayattaki sınanmasıyla. Kitabı olmayan bu ilmi öğrenmenin yolu bilgiyi kuvveden fiile çıkarmak için emek vermekten geçiyordu.

Kızını okula bırakıp bebeği kucağında derse gitmiş, içeri girmeden kapı aralığından dinlemeye başlamıştı. Onu gören bir molla, erkek adamın böyle bebekle gelmesinin medresenin izzetini zedelediğini söyleyerek kalbini yaralasa da aldırmadı Seyyid. Ciltler dolusu kitap hayat sahnesine çıkmıştı ve hocanın kapı aralığından gelen sesi de “bilgi biriktirmek yerine, bildiklerinizle amel edin” diyordu.

Oldukça durağan olan filmi çekici kılan Türk sinemasında alışık olmadığımız biçimde dindar kişilerdeki iyi yanların nazara verilmesi. Bizde hocalar hacılar sinema ve edebiyatta daima dini istismar eden, riyâkar, cahil, bencil, art niyetli, nobran kişiler olarak tasvir edildiğinden; insan, dini birikimin kişiye kattığı iyi şeyleri görmeye hasret kalıyor. Genç bir din adamının hayatını amaçlarını hastalanan karısının ayaklarının altına sermesi karşısında duralamamak ne mümkün.

Görme yetisini kaybetmeye başlayan Seyyid’in müşteriden avans aldıkları için Zehra’nın yerine geçip bitirmek zorunda olduğu halıyı dokurken gül almak için tekrarladığı dersler, zahir ile batın kitapla fiil arasındaki ilişkiyi açığa kavuşturuyor. Bıçakla parmağını kestiğinde, Zehra böyle durumlarda yaraya tuz basmayı öğretiyor ona, ninesinden öğrendiği gibi.

Ev sahibi Azam’a gelince, ne kadar söylense de yine de onlara yardım etmekten alıkoyamıyordu kendini. İnsanın içindeki sonsuz iyilik ve merhamet aksine izin vermezdi zaten. Kızı Ayda engelini aşıp bebeğe bakıyor, kendisi ise yemek yapıp getiriyordu. Seyyid ve Zehra da Ayda’yı gün yüzüne çıkarmış, ekmek ve sevgilerini paylaşmış ve yanlarından hiç ayırmaz olmuşlardı. İki aile iki komşu birbirini bütünlüyor, kusurları gece gibi örtüyor, bir aile başka bir aileyi dağılmaktan kurtarıyor, birbirinin dermanı olabiliyor. İşte bunlar hep kitap dışı.

Seyyid ailesiyle birlikte Azam ve Ayda’yı da alıp kırlara götürdüğünde herkes kendince eğlenirken o yerinden kalkamayan karısına aşkının nişanesi olarak şiir yerine İnşirah suresini okudu.

“(Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Senin şanını yükseltmedik mi? Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır…”

Ardından da aşkın mizan ve menziline Allah için sevmeyi koyan, Musa peygambere hitap eden ayetleri okudu. Böyle bir film olacak fonda Hafız Şirazi’den beyitler geçmeyecek!

“Onun aşkının kimyasından bu kara yüzüm altın oluverdi.
Evet senin lütfunun mutluluğuyla toprak altın olur.
Eğer okuduklarınız bizimkiyle aynıysa yırtıp atın kitaplarınızı,
Çünkü aşk ilmi hiçbir kitapta yazmaz”

Yıldız Ramazanoğlu, Serbestiyet

Resim Havuzu

Yönetmen: Maziar Miri
Yapım: 2013 / İran İslam Cumhuriyeti
Tür: Dram, Aile
Süre: 92 Dakika

Oyuncular: Şahap Hüseyni, Nigar Cevahiriyan, Fereşte Sadr Urefai..

Sinemayı, film izlemeyi, anlatılan bir hikayenin içinde kaybolmayı hepimiz severiz. Sinema günlük hayatın koşuşturması içinde sığındığımız liman olur çoğu zaman, Kendi hayatlarımızdan biraz olsun uzaklaşıp, hikayelere sığınırız. Filmin konusu ne olursa olsun, insan zaman zaman film izlerken kendini o kahramanların yerine koyarak empati yapmaya çalışır. Sinema tarihinde dramı sahiplenmiş ve bize en doğal haliyle dram hikayeleri anlatan filmlerin çoğu ise İran sinema kültürüne ait filmlerdir. İran sineması bize dram hikayeleri anlatırken aynı zamanda insana, hayatı, inancı, Allah sevgisini de en doğal şekilde sorgulatır.

İran sinemasında alışkın olduğumuz dram yüklü ve etkileyici filmlerinden biri de iranlı yönetmen Maziar Miri imzası taşıyan 2013 yapımlı Resim Havuzu filmi olarak karşımıza çıkıyor. Resim Havuzu farklı hikayesiyle, diğer insanlardan farklı olarak yaşamak zorunda olan karakterleriyle, izleyicileri derinden etkileyen, içerisinde aşk, zorluklar, farklılıklar barındıran ve mutlaka izlenmesi gereken bir film.

Filmde, ilk olarak bize göre farklı olarak dünyaya gelen yetişkinler olan, Meryem ve Rıza ile tanışıyoruz. Gerçek hayatta etrafımızda çoğu zaman karşılaştığımız ve belki de hayatlarını önemsemediğimiz, farklı insanlardan olan Meryem ve Rıza’nın hayatlarında karşılaştıkları zorluklara, bu zorlukların üstesinden sevgi ile, mücadele ile nasıl geldiklerine, ilk kez bu kadar yakından tanıklık etme şansı tanıyor bize İranlı yönetmen Maziar Miri.

Önyargılarımız, içinde bulunduğumuz dünya, yaşadığımız çevre Meryem ve Rıza’nın bizden farklı olduğunu söylüyor, hatta onları hasta olarak nitelendiriliyor ama bu filmi izleyip de onların hayatlarına, mahçupluklarına, saflıklarına şahid olduğumuzda, ön yargılarımızdan eser kalmıyor ve onlardan birine dönüşmüş olarak buluyoruz kendimizi. Onlar bu farklılıklar sayesinde birbirlerini bulmuş, normal insanlardan çok daha mütevazi ve iyi yaşayan kişiler. Bu mutlu aile tablosunda, sahip oldukları evlatları ise onların farklılıklarıyla yüzleşmek zorunda kaldıkları ve çok zorlandıkları nokta oluyor. Ancak mutlu bir ailenin olmazsa olmazlarını bir anne, bir baba ve bir evlad değil mi zaten. Güçlü aile bağları ile, sevgi ile, inanç ile üstesinden gelinemeyecek bir dert ve sıkıntı var mı zaten dünyada? İşte Resim havuzu filmi tam olarak bize bu sorunun cevabını, güçlü ve sarsıcı bir hikaye ile yanıtlamaya çalışıyor.

Bilge Kepir

Cennetin Rengi

Yönetmen: Mecid Mecidi
Yapım: 1999 / İran İslam Cumhuriyeti
Tür: Dram
Süre: 90 Dakika
Oyuncular: Hüseyin Mahcup, Muhsin Ramazani, Seleme Feyzi

“(Ey mü’minler! Deyiniz ki, bizim boyamız) Allah’ın boyası(dır). Allah’ın boyasından boyası daha güzel olan kim vardır? Ve bizler ancak ona ibadet edenleriz.” (Bakara Suresi 138. ayet)
İran sineması dendiğinde akla gelen ilk şey şüphesiz dram türüdür. İran sineması, dramdan ve teşbihten beslenir. Tüm sahiciliği ile bize etkileyici dram hikayeleri anlatarak, derin izler bırakır. İran’ın dünyaca tanınmış yönetmenlerinden olan Majid Majidi’nin senaryosu yazıp yönettiği Reng-i Hüda, diğer bir ismiyle Allah’ın Boyası, sabır, şükür ve inanç üzerine kurulu ve izlendiğinde insana bu kavramları en içten duygular ile sorgulatan, hayata bağlılığı, kainat ve ondaki yaşam ile hemhâl olmayı, sahiden görebilmeyi, yaşamı gerçekten hissedebilmeyi dram ve hüzünle harmanlayarak sunan en başarılı İran filmlerinden biri olarak karşımıza çıkar.

İran haricinde diğer ülkelerde de The Color of Paradise (Cennetin Rengi) adıyla gösterime giren 1999 yapımı film, yönetmenin dördüncü uzun metrajlı filmidir.

Majidi’nin Muhammed adında görme engelli küçük bir çocuğun hikayesini anlattığı Allah’ın Boyası filmi “Ey Gören fakat Görünmeyen! Yalnız seni ister, yalnız seni zikrederim” anlamındaki Farsça dua ile başlar ve Majidi’nin film boyunca İslami literatürde “Sıbgatullah” olarak geçen “Allah’ın boyası”, yani inanan kişinin yaratıcıya kulluk etmesini anlatan deyimden etkinlendiğini açıkça görürüz.

Doğuştan görme engelli olan Muhammed Tahran’da görme engelli çocuklar ile beraber yatılı bir okulda eğitim görmektedir. Muhammed’in çok özel bir çocuk olduğunu, dünyayı, tüm dikkati ile anlamlandırmaya çabalayıp, kainatı adeta parmak uçlarıyla gördüğünü daha ilk sahnelerden anlarız. Ardından yaz tatili gelir ve oğlunu köydeki evlerine ninesi ve kız kardeşlerinin yanına götürmek üzere babası Tahran!a gelir. Muhammed’in masumluğunu, iyi kalpliliğini daha ilk sahnelerden nasıl hissettiysek, babasınında can sıkıcı, bencil ve şefkatsiz biri olduğunu o denli anlarız. Muhammed’in babası Haşim; film boyunca oğlunun görme engelli oluşunu bir türlü kabul edemez ve onu adeta bir yük olarak görür. Bu hislerini Muhammed’e bütün yaz tatili boyunca yansıtacaktır. Köyüne dönen Muhammed ninesinin ve kız kardeşlerinin ona karşı duyduğu sevgi ve ilgiyle köyünde güzel zamanlarda geçirir. Ta ki babası ölen eşinin ardından yeniden evlenmeye karar verene kadar. Babası, evlenmeye niyetlendiği kızın ailesinin kör çocuğundan haberdar olmasını arzu etmemektedir ve Muhammed’in ve ninesinin tüm karşı çıkışlarına rağmen onu köyden uzak bir yerde yine kör bir marangozun yanına çırak olarak gönderir. O zamandan sonra yaşananlar, hem Muhammed için, hem babası, hem de ninesi için bir drama dönüşür. Bir tarafta; “Allah’ı bulana kadar ellerimle her yere dokunacağım ve bulduğumda da, kalbimin bütün sırları dahil, herşeyi anlatacağım.” diye hıçkırıklara boğulan, hayatın şifresini çözmeye çalışan o ufacık elleriyle taşlarda, rüzgarda, buğday tanelerinde ve bir ağaçkakanın tak taklarında Allah’ı arayan küçük Muhammed… Diğer tarafta ise, hırsının ve yalnızlık korkusunun esiri olmuş, bunlarla dünyaya bağlı ve oğlunu dahi kabullenemeyecek kadar nefret edilesi bir mizaca sahip bir baba…
İşte Allah’ın boyası filmi tam da dünyaya dalıp, bencilce kalbine kör olmaktansa, kalbine bakıp, dünyaya kör olanların hikayesini anlatıyor.

Bilge Kepir

Rüsvai

00

Tesnim Haber Ajansı – 2012 yılında gösterime giren, bünyesinde tasavvufa ait güçlü ve kuvvetli vurgular içeren film, sahte dindarlık, şeref-onur gibi kadim meselelere karşı İslam’ın gerçek ve pratik yönlerini mütevazı bir dille anlatmaktadır. Oyuncu kadrosunda daha çok komedi filmlerinde aldığı rol ve ödülleri ile tanınan Ekber Abdi, sinema alanında birden çok film tecrübesi olan İlnaz Şakirdost, Muhammed Rıza Şerifi, Kamuran Tefti, İsmail Hallaç gibi isimler yer alıyor.

“Bu âlemin merdiveni ben ve biz lafıdır. Netice ise merdivenden yere çakılıştır. İnsan ne kadar yükseğe çıkarsa, yere düştüğünde sesi daha çok çıkar.”

Rüsvai filminin kısaca konusu şöyle; Efsane, toplum kurallarına uygun olmayan davranışlarıyla tanınan genç ve güzel bir kadındır. Toplum tarafından dışlanmakta, güzelliği ile erkeklerin ilgi odağı ve bakışlarının kurbanı olmaktadır.  Toplumda yüksek bir itibarı olan şeyh ile tanışması hayatı için önemli bir dönüm noktası olacak, şeyh sayesinde Allah ile küs geçirdiği yaşantısını sorgulamaya başlayacaktır. Efsane’ye âşık ve onunla evlenmek için her türlü yola başvuran, toplumun itibarlı kişilerinden olan yaşlı Hacı Ağa ise olmayacak şeyler yaparak niteliğini ortaya koyacaktır. Kitlelerin birbirlerini nasıl etkileyip harekete geçirdiği konusunda önemli bir örneklik sergileyen film, bireylerin kendi davranışlarının da ne kadar sorgulanmaya muhtaç olduğunu ortaya koyuyor.

Hacı Ağa’nın örnekliği üzerinden görünenle yaşantı/inanç arasındaki farklılığı, toplumdaki din istismarlığının varlığını ve hangi boyutlara ulaşabildiğini, başkalarını yargılamanın ne derece kolay olduğunu görüyoruz. Filmde, insanların katında itibar ve şöhret sahibi olmanın önemli olmadığı, asıl değerli ve anlamlı olanın Allah katında değerli ve itibarlı olmak gerektiği vurgulanıyor. İnsan hataya düşse, yanlışlar yapsa da ona dair umudun her daim diri olması ve ondan yardım elinin asla çekilmemesi gerekir. Beklentisiz ve karşılıksız yapılan iyilik ve fedakârlıkların asla boşa gitmeyeceğinin altını çizmeye çalışan film, güzel elbiseler giymenin insanlığın bir göstergesi olmadığını ve insan olabilmek için nefse hâkim olmak, başkalarını incitmemek, düşenin elini tutmanın gerekliliğini göstermeye çalışıyor. Gönül eri olma, Allah’tan ve kendinden uzaklaşmış kişilerin tekrar özlerine dönmeleri için önemli bir manevi uzantıdır. Yaşantının samimiyeti ve doğruluğu bir takım imtihanlardan geçilse bile istikametten ayrılmadığı sürece her daim korunacaktır.

“Allah’ım! Beni imtihan etmek mi istiyorsun?

Et, canım sana feda. Razı olduğuna razıyım.”

Var olmak; batıdaki anlayış gibi sürekli görünür olmakta değil, aksine yok olabilmekte saklıdır. İnsanlar birbirlerinin aynasıdır, değer verilen şey de denge gözetilmediği sürece değer verilen şeyin kölesi olunabileceği; âlim olmanın kolay, adam olabilmenin ise zor olduğu; bela ve musibetlerin insanın kötü amellerinin yansıması olabileceği; güzelliğin bedelinin yalnızlık olduğu; insanlar ‘ne der’ diye değil de Allah ‘ne der’ diye düşünerek yaşanması gerektiği; Allah’ın insanların hazırladığı dosyayı kabul etmeyeceği gibi hususlar filmin mistik ve düşünülmesi gereken önemli nokta atışlarıdır.

“Sizin asıl sorununuz din ve imanı benden almanızdır, din ve imanı kuldan değil, kaynağından almak gerekir azizim.”

İran filmlerinin karakteristiğine kısaca bir göz atacak olursak;

İran sinemasının işlediği temalar arasında hayat, ölüm, ayrılık, aşk, yoksulluk, kimlik gibi temalar farklı anlam boyutlarıyla yer almaktadır. Bireyin hayata dair yaşadığı sorun ve açmazları, insan tabiatına uygun refleks biçiminde ve bilinç eşliğinde eleştirel bir yaklaşım ile ifade edilmeye çalışılmaktadır. Karakterlerde görülen ortak özelliklerden bazıları, sakin yapıları ve değerlere karşı tepkili olmamalarıdır. Bu nedenle İran filmlerindeki karakterler izleyiciyi yormaz. Filmlerde yer alan mistik vurgular, duygusallık ve şiirsellik, insanı birçok açıdan etkileyerek izleyiciyi seyrin içerisine başarılı bir şekilde çekmeyi başarır. Şiirsel diyaloglar ve alegorik hikâyelerin eşliğinde anlatılan filmlerde amaçlanan şey, özellikle izleyiciyi filmin içerisine çekmek ve zihninde sorular oluşmasına yardımcı olmaktır. Çoğu filmde yanıt yoktur ya da olsa bile örtüktür ama ana fikir açık bir şekilde izleyicinin anlaması ve çıkarım yapabilmesi üzerine kurulmuştur.

Batı düşüncesinin bir ürünü olan varoluşçu anlayış; dünyayı algılayan ‘ben’ ve benim dışındakiler gibi bir ayrıma dayanır ve bu düşünsel paradigmasının temellerini özne-nesne ayrımından alır. Doğu düşüncesi ise bu ayrıma yer vermez ve kendini bütünün bir parçası olarak görür. Bu hâkim paradigmaya paralel olarak batı kültüründe bireysellik ve farklılıklar ön plana çıkartılırken, doğu kültüründe ise toplumsal benzerlikler ve topluma uyum gibi özellikler ön plana çıkartılır.

Son olarak; yeni dönem İran sinemasını etkin ve başarılı kılan en önemli unsurlardan biri de gelenek ile kurduğu barışık ve doğru bir ilişki stratejisidir. Güncelliği yakalamış ve geçmiş ile çatışmaktan ziyade temellerini buradan almaya çalışan, bunu yapmaya çalışırken de değerleri muhafaza etmeyi amaçlayan bir stratejidir çoğu kez yapılmaya çalışılan. Kısacası sinema dili ve estetiği açısından İran filmlerinin özel bir yeri ve önemi vardır. Unutulan değerler ve görmezden gelinene karşı gösterilen hassasiyetler zoom’lanarak izleyicide çoğu kez farkındalıkların oluşmasına zemin hazırlamakta ve görselliğin ezici katmanlarından sıyrılmasına olanak sağlayarak sadeliğin, tefekkürün, düşüncenin, özeleştirinin ortaya çıkmasına yardımcı olmaktadır.

Saniye Yaşar Batı – İslami Analiz

Bir Ayrılık

En iyi yabancı film Oscar’ını alan İran filmi A Seperation‘ı dün izledim ve ödülü hak ettiğini de görmüş oldum.

Film iki saat sürüyor ama benim gibi sıkılgan bir insan bile sıkılmadan izlediğine göre film yeterince akıcı.

Konu bir çiftin boşanma kararı almasıyla başlıyor. O boşanma kararının ertesinde gelişen olaylar, başta ciddi olmayan bu kararı ciddi bir hale getiriyor.

Filmde aksiyon ya da entrika yok; sade, içten, bizden ve çok duygusal bir film.

İzledikten sonra bir süre filmin etkisinde kaldım. Keşke olaylar o yönde gelişmeseydi diye düşündüm. Ama iyiki de izlemişim, gerçekten izlenmeye değer bir film, hala izlemediyseniz vakit kaybetmemenizi tavsiye ederim.

Sevgilerle. Sihirli Süpürge