Etiket arşivi: Altın ve Bakır

Sadakat, Emek, Altın ve Bakır

İran filmleri ile tanışmam “Altın ve Bakır” sayesinde oldu. Ne aradığımı, ne ile karşılaşacağımı bilmeden başladım izlemeye.

Film bitince hiç ummadığım kadar hayran kaldım. Filmden öte bir kitap gibiydi benim için. Özenle yazılmış, özümsenmesi gereken, altı çizilecek bir çok cümle barındıran muhteşem bir şaheserdi, ki bundan dolayıdır birden fazla seyretmişliğim.

Hiç bıkmadan defalarca izledim, her izleyişimde de bir parça daha işlendi yüreğime.

Küçük ve sıcak bir atmosfere sahip ev, ilim aşığı bir eş ve talebe, kendisini eşine evine çocuklarına adayan bir kadın, bu kadının çektiği sıkıntılar ve bunlara sabırla göğüs germesi..

Birbirlerine olan destekleri, şefkatli bakışları, aşkın, sevginin en saf haliyle duruşları beni en çok etkileyenlerdendi.

Yine kısacık bizleri sıkmayan, akışına bırakıp izleyebileceğimiz ve bence İran’ın gurur kaynağı olacak değerde bir film. Hiç tereddütsüz izlemenizi tavsiye ederim.

Filmin son 5 dakikası onun gerçek manasını karşılayacak öneme sahip, ki en sevdiğim cümlesidir : “Eğer okuduklarınız bizimkiyle aynıysa yırtıp atın kitaplarınızı..!
Çünkü aşk ilmi hiç bir kitapta yazmaz..”

Benginur

Sevginin mizanı Allah (svt) olursa..

“Eğer sevginizin mizanı Allah (c.c.) olursa kimse sizi takdir etmese de, yine seversiniz.”

Altın ve Bakır

Yönetmenliğini İranlı Humayun Esediyan’ın yaptığı, senaryosunu ise Hamit Muhammedi’nin kaleme aldığı, orijinal ismi “Tala ve Mes” olan Altın ve Bakır filminin başrollerinde Nigar Cevahiriyan (Zehra Sadat) ve Behruz Şuibi (Seyyid Rıza) oynuyor.

Film, dini ilimler öğrencisi olan Seyyid Rıza’nın ilim tahsil etmek için Tahran’da bulunan bir medreseye gelmesi ile başlıyor. Seyyid Rıza ve ailesinin başından geçen halleri konu alan film, günümüzün en temel sorunlarından biri olan aile ilişkilerine ve İslam’ın hayata yansıması olgusuna dikkat çekiyor. Seyyid Rıza Tahran’daki medresede ilim tahsil etmeye başladıktan belli bir süre sonra hanımı Zehra Sadat rahatsızlanarak hastaneye kaldırılıyor. Çok geçmeden Zehra Sadat’ın MS hastalığına yakalandığı haberi geliyor. İki çocuk sahibi olan Zehra Sadat bu rahatsızlığını ve kendi geleceğini düşünmekten ziyade, eşinin ve çocuklarının onsuz yaşayacağı zorlukları düşünür. Çalışkan ve başarılı bir öğrenci olan Seyyid Rıza ise hanımının hasta olması sebebiyle medresedeki çoğu derse gidemez ve derslerinden geri kalır, aynı zamanda evde bir erkek ve de bir kız çocuğunun ihtiyaçlarını görmeye gayret eder.

Aşkı, Hâfız-ı Şirâzî ve Mevlânâ Celâleddîn-î Rûmî’nin şiirsel dili ile birleştiren yönetmen, filmin aralarına da aşkın gerçek manasının ne olduğuna dair ufak ufak notlar düşüyor. Filmin sonuna doğru Seyyid Rıza’nın, hanımı Zehra Sadat’ın isteği ile, ona İnşirah suresini okuduğu sahne görülmeye değer. Neredeyse tüm oyuncuların oyunculuklarını en üst seviyede sergiledikleri bu filmde dikkat çeken bir diğer ayrıntı ise sevişme sahnesi, dedikodu, gıybet, iftira, hakaret, silah, kapı dinleme, intikam, entrika gibi günümüzde ülkemizde pirim yapan unsurların bu filmde yer almamasıdır. Bu unsurların yer almadığı bir filmin de var olduğunu ve sanatın gerçekte neyi ortaya koyması gerektiğini bize gösteren yönetmen, yazar, oyuncu ve tüm film ekibine teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Kadir Bekar – Genç Dergisi (Ekim 2013 Sayısı)

Altın ve Bakır

Bazı filmler öyle doğru zamanda gelir ki, etkisinden çıkmak kolay olmaz. Bu sadece zamanlamanın etkisi değildir elbette ki; film sonunda size kattıklarıyla önemli bir yere oturur hayatınızda. Karine Kültür Sanat Köşesi olarak film önerilerimizde hayata bakış açımızda farklı bir pencere açabilecek, kimi zaman düşündürecek kimi zamansa insanın içini rahatlatacak filmler seçmeye çalışıyoruz. Fakat bazı filmler vardır ki üzerine söyleyecek çok şey bırakır. İki hafta öncesinin film önerisi olan “Altın ve Bakır” da böyle bir filmdi bizler için.

Seyyid Rıza, iki çocuk babası bir ilim öğrencisidir. Eşi Zehra Sadat ve çocuklarıyla Tahran’a taşınırlar. Böylece Seyyid Rıza burada ilim eğitimini tamamlamak için ahlak derslerini alacaktır. Ancak işler pek beklenildiği gibi gitmez ve Seyyid Rıza, eşinin MS hastası olduğunu öğrenmesiyle büyük bir kargaşanın içine düşer. Bir yanda eşinin ihtiyaçlarıyla ilgilenmeye çalışırken bir yandan da çocuklarına hem annelik hem de babalık yapmak zorunda kalır. Tüm bu koşturmanın arasında yeri gelir günlerce ders kitaplarının yüzünü bile açamaz, yeri gelir kucağında çocuğuyla kapı eşiklerinde dersleri takip etmeye çalışır. O, Tahran’a ilim öğrenmek için gelmişken yaşadıkları sayesinde derslerini bire bir ruhuna işleyecektir. Öyle ki, yaşadıklarıyla bazen kitaplarda dahi bulamayacaklarımızın ilmine erişecektir. Nasıl mı? Elbette sabrın eşlik etmesi gereken zorlu bir yolculuk bu. Öyleyse gelin biz de, her sahnesinde ayrı bir inceliğe yer verilmiş bu filmde biraz daha ayrıntılara girelim.

Seyyid ve ailesi yeni evlerine taşınırlar ve Seyyid kitaplarını yerleştirir. Bu esnada Zehra da hem kızını okula hazırlamak için koşturur hem de küçük çocuğun altını değiştirmekle uğraşır. Bir ara abdest almak için yerinden kalkan Seyyid’e yemeğin altını kapatmasını söyler. Aklında derslerinden başka hiçbir şey olmayan Seyyid eşini duymaz bile ve ancak namazı bitirdikten sonra “ben abdest almaya giderken benden ne istemiştin” diye sorar. Öyle ki bazen Allah’ın rızasını kazanmak için aklımız türlü şeyle dolarken hayatın içindeki ufak noktalardaki ‘rıza’ları unutuyoruz. Ancak burada, yeni derslerinin hevesiyle Seyyid’in bu masum dikkatsizliğine eşi Zehra’nın tepkisi ise ayrı bir incelik; olayı büyütmüyor ve önemli değildi diyerek kapatıyor. İleride tüm bu işlerin Seyyid’e kalacağından habersiz, gücü yettiğince ailesine hizmet etmekten memnun bir eş Zehra.
Hastalanıp da hastaneye düştüğü zaman, adeta çocuksu bir inatla evine ve çocuklarına gitmek istemesi de onun ruh halinin bir yansıması. Özellikle doktorun ve öğrencilerin Zehra’nın başına gelip hastalığı ile ilgili konuştukları sahnede, Zehra duydukları karşısında Seyyid ile göz göze geliyor ve hastalığın utancı ile örtünün altına saklanıyor. Doktorların onu sadece hastalığı üzerinden değerlendirmesi, belirtileri fark edememiş olmaları nedeniyle suçlamaları, daha hastalığın şokunu atlatamadan Zehra’yı bir de büyük bir suçluluk ve utanç içine düşürüyor.

Zehra’nın hastanede olduğu süre içerisinde Seyyid bir keresinde küçük çocukları Emir Ali’yi bırakacak bir yer bulamadığı için derse onunla gitmek zorunda kalıyor. Medresede kime denk gelse kucağında çocuk olmasına ya şaşırıyor ya iğneleyici sözler söylüyor. Derse girmeye utanan Seyyid de, kapı eşiğinde oturup dersi takip etmeye çalışıyor. Bu sırada içeride hocanın söyledikleri filmin en can alıcı repliklerinden biri:

Sanmayın ki önce bilgi biriktirip sonra amel etmeliyiz. Eğer ağır olursanız artık yürüyemezsiniz. Ama eğer kalbinizi Allah’ın kelamına verirseniz, yolunuzu nasıl aydınlattığını anlarsınız. Bir çocuk damdan düşüyormuş kimsenin elinden bir şey gelmemiş. Köyden, sıradan bir yaşlı adam yüzünü semaya çevirip şöyle demiş ‘Allah’ım, onu kurtar.’ Çocuk havada durmuş.İnsanlar etrafını sarıp sormuşlar: ‘Kimsin sen? Bu mucize de nedir?’ Yaşlı adam şaşırmış ve demiş ‘Bu normal değil mi? Allah bana ne buyursa ben evet dedim. Ben de Allah’tan ne istersem bana hayır demiyor.’ Sıradan köylü biriymiş, Ne felsefe okumuş, ne ezoterizm bilgisi var ne de aşırı riyazet ehli biri. O sadece bildiği şeylere göre samimi şekilde amel etmişti. İlim üstüne ilim biriktirmek, karanlık üstüne karanlık… Amel olmadıkça ne fayda? Daha fazla biriktirmek yerine daha fazla amel edin.

Bu sözler filmin temelindeki mesajlardan biri. Seyyid ki ilmini arttırmak için samimiyetle ve hevesle Tahran’a gelmiş. Ancak Allah-u Teala’nın hikmeti, o ilmini derslerle değil amelleriyle tamamlıyor. Tam bu sözlerin ardından gelen Hacı Ağa’nın kucağında bebek ile gördüğü Seyyid’e “Bu annelik işini bir bayana bıraksanız olmaz mı? Azizim, sizin yapacak daha mühim işleriniz var.” sözleri seyirciye, derste anlatılanlar ile hocanın bu tutumu arasındaki ilişkiyi düşündürüyor. “Daha önemli iş” neydi sahi? Rehim Hoca’nın derste dediği gibi ilim üstüne ilim biriktirmek miydi? Oysa ki ilim, amel ve ihlas olmadan vebal değil midir yalnızca? İlim, Seyyid’in yaşadığı gibi zor zamanlarda sabır etmek, ailesinin ihtiyaçları için kendinden fedakarlık edip onları zor durumda bırakmamak gibi ameli ve medreseye kucağında çocuk ile gelmesine yönelen tepkilere karşı utansa da, mahçup olsa da samimiyetle dersini dinlemeye çalışması gibi ihlas boyutunu da içerirdi. Melekût aleminde ilim yönünden en üstün olan da Şeytan değil miydi? Ne zaman ki iş amel (secde) etmeye geldi, düşüşü de orada oldu. (Allah, tüm inananları korusun.)

Seyyid’deki bu değişimin seyirciye yansıtıldığı noktalardan biri fal (şiir) kartları satan küçük kıza tutumundaki değişiklik üzerinden. Fal kartı satan kız, Seyyid’in olgunlaşma sürecinin sembolik anlatımı adeta. Öyle ki filmin başında metroda fal kartları satan bu küçük kıza dikkat bile etmiyor Seyyid. Kafasını kitaplarına gömmüş bir vaziyette yolculuk ediyor. Fal kartları satan kızı ikinci gördüğümüz sahnede ise; eşinin hastalığını öğrenmesiyle zor günler geçiren Seyyid, metroda çaresizce otururken fal kartı satan çocukları farkediyor. Ve artık son sahnelerde Seyyid, hayatın içindeki küçük güzelliklerin farkındalığı ile fal kartı satan kızdan bir kart alıyor. Kim bilir belki de “mutluluğun sırrı küçük şeylerde” idi.

Tüm yaşanan zorlukların etkisiyle gayet insani olarak bir ara Zehra ve Seyyid birbirlerine seslerini yükseltirler ve tartışırlar. Tartışmanın ardından:
Zehra Sadat: Özür dilerim Seyyid, beni affet.
Seyyid Rıza: Öyle deme üzülüyorum, sen beni affet.
Zehra Sadat: Peygamber evladına hizmet edeyim diye eşin oldum, bunun yerine sana bir yük oldum.
Seyyid Rıza: Peygamber soyundan olmak liyakat ister. Uzun yıllar boyunca benimle ilgilendin. İzin ver ben de sana hizmet edeyim. Sonra, çevremde olan biteni anlarım.
Zehra Sadat: Sen bana daha önce hiç bağırmamıştın. Maşallah sesin de… (utanır) 🙂
Seyyid Rıza: Eğer bir daha sana sesimi yükseltirsem, Allah beni affetmesin.
Günümüz filmlerindeki eşlerin ilişkileri üzerine sahnelerde pek de rastlayamayacağımız incelikte bir sahne. Müslüman çoğunlukta olmasına rağmen toplumumuzda bile aile ilişkileri dini boyutundan çok geleneksel düzeyde yaşanıyor. Kadınlar, bilginin ve paranın verdiği güçle eşlerine olan saygılarını kaybedebiliyor. Erkekler ise klasik ataerkil toplum beklentileriyle kadınların haklarını ve rızasını hiçe sayabiliyorlar. Halbuki evliliklerde iki tarafın da birbiri üzerinde hakları vardır. Peygamber Efendimiz (saa)’in buyurduğu üzere “Sizin en hayırlınız, kadınlara karşı en iyi davrananınızdır.” Hadis-i Şerif’i çoğu zaman görmezden geliniyor. Hem kadın hem de erkek, aile ilişkilerinde sevgi ve saygıyı elden bırakmadıkça, zorlu zamanlarda dahi hem birbirlerini en az düzeyde incitmiş hem de inşaallah Allah’ın rızasını kazanmış olurlar. Bu tarz sosyal içerikleriyle film ailecek izlenmeye de oldukça uygun.

Hemşirenin eve ziyarete geldiği sahne ise bize, Seyyid’in yalnız olduğu için utanması ve kapıları ve perdeleri sonuna kadar açması ile “İffet sadece kadına özgü bir şeyse, Hz.Yusuf’un (a.s) sakındığı neydi?” sözlerini hatırlatıyor. Hz. Yusuf’un ardına kitlenen kapıların bir bir açılması gibi, o da yabancı bir kadınla yalnız kalmamak adına tüm kapıları açıkta bırakıyor. İnşaallah günümüz inanan erkeklerinin Hz. Yusuf’ça bir duruşa sahip olabilmeleri ve kadınlarının da böyle nesillerin mimarı olabilmeleri temennisi ile.

Filmde karakterler zıtları ile dengelenmiş. Bu da filmi gerçekçi yapan noktalardan birisi. Utangaç yapılı Seyyid’in zıddı olarak atılgan arkadaşı Hamid varken ailesine düşkün, ev işlerinin hemen hepsine yetişen Zehra’nın karşıtı olarak daha özgür bir yapıda olan hemşire Sepide var. Fakat tüm bu zıtlıklara rağmen hepsi bir dengede aynı hayatı paylaşıyorlar ve yeri geliyor birbirlerine destek oluyorlar.

Ve gelelim final sahnesine:

“Herkes bir ömür cennetin anahtarını aradı..Bir hazine ya da bir kimya, bir iksir. Mutluluğun sırrını yanlış şeyde arıyorlar. Orada olmadığı malumdur. Bu hazineyi hayal edenler, bu hayal ile hazineyi kaçırıyorlar. Tüm bu mantık tek kelimeyle özetlenebilir: İster buna anahtar deyin, ister remz (şifre). Ama hiç de öyle karmaşık değildir bu. Yüce Allah bu remzi Hz. Musa’ya bir kelimede söyledi. Buyurdu: Benim için sev, benim için buğz et. İşte bundan ötürü, tüm amellerin kabulünün şifresi velayet (Allah için dost olmak)tır. Allah için sevmek. Allah kimleri seviyorsa, sen de onları seversin. Allah’ tan ötürü sevmek, Allah için sevmek. Kaş ve göz; dış görünüş için değil… Hatta kendi gönlünüz için değil. Sadece Allah için! Eğer sevginin kriteri Allah olursa, kimse sizi takdir etmese de yine seversiniz. Vefasızlık görseniz de doğru olanı yapmaya devam edersiniz. Bu menzile varamayıp yarı yolda kalanlar Allah için çalışmıyorlar. Bu yolda Allah için ne kadar zorluk çekerseniz, daha çok Allah’ a yakınlaşırsınız.
‘Onun aşkının kimyasından,
Bu kara yüzüm altın oluverdi.
Evet; senin lutfunun mutluluğuyla,
Toprak altın olur.’ (Hafız Şirazi)
İnsanların arayıp durduğu bu kimya, aşktır (muhabbettir). Gerisi çer çöptür. Eğer okuduklarınız bizimkiyle aynıysa, yırtıp atın kitaplarınızı…!
Çünkü aşk ilmi hiç bir kitapta yazmaz.

Seyyid yine eşikte çömelmiş dersi dinlerken, alelacele derse bir öğrenci geçer. Ayakkabıların önünde Seyyid bir an dağılmış haldeki ayakkabılara bakar. “Mutluluğun sırrını yanlış şeyde arıyorlar.” İçeri az önce giren öğrencinin ayakkabılarını alır, silmeye başlar. “…tüm amellerin kabulünün şifresi velayet (Allah için dost olmak)tır.” Ayakkabının yönünü düzeltip koyar. “Allah için sevmek. Allah kimleri seviyorsa, sen de onları seversin.” Kalkar ve diğer ayakkabıları da düzeltmeye başlar. “Sadece Allah için! Eğer sevginin kriteri Allah olursa, kimse sizi takdir etmese de yine seversiniz.” Diğerini ve diğerini de… “Bu yolda Allah için ne kadar zorluk çekerseniz, daha çok Allah’ a yakınlaşırsınız.” Eşikteki bütün ayakkabıları özenle düzeltir Seyyid. Nasıl ki, yoldaki bir taşı kaldırmak dahi imanın derecelerindendi, Allah’ın rızasını kazanmakta samimi küçücük bir amelde gizli olabilirdi. Çünkü, bu süreçte, Seyyid görmüştü ki “mutluluğun sırrı küçük şeylerde saklı”ydı.
İşte bu film “O’nun aşkının kimyasından” Seyyid’in altın oluşunun, olgunlaşmasının hikayesidir.
“Bildiği ile amel eden kimseye Yüce Allah bilmediğini öğretir ve amelinde onu muvaffak kılar da cenneti hak eder…” Hadis-i Şerif’ine binaen; bildiğini amel eden bir öğrenciye, Rabbi’nin, kitaplarda bulamayacaklarını öğrettiği bir Aşk hikayesidir bu film.
Günümüz dünyasında “Aşk” kelimesini indirgendiği bataklıktan çekip kurtarmış bir film…
Bir film ki, Gerçek Aşk’ın (muhabbetin) filmi.

Son olarak filmden, insan psikolojisinin incelikleriyle işlenmiş güldürücü ve düşündüren bazı replikler:
Ayda: Yanıyor.
Seyyid Rıza: Ne?
Ayda: Yanıyor.
Seyyid Rıza: Ne yanıyor?
Ayda: Ocağı kıs.
(Arada bazı konuşmalardan sonra)
Ayda: Yanıyor.
Seyyid Rıza: Altını kıstım ama.
Ayda: Ciğerim yanıyor.

Seyyid Rıza: Yatmadan önce dua etmeyi unutma kızım
Atıfe: Ne duası?
Seyyid Rıza: Güzel Allah’a dua etmelisin, annene şifa versin ki çabucak yanımıza gelsin.
Atıfe: Allah uyanık mı şimdi?
Seyyid Rıza: Allah… Allah her zaman uyanıktır.

Seyyid Rıza halı dokur. Bu sırada Ayda gelir. Seyyid; “Gel amcam” der ve onu buyur eder. Ayda radyosundan müzik açar. Seyyid’in yüzü düşer ve önüne eğilir. Kızı Atıfe sessizce Ayda’ya kapatması için işaret eder. Ayda müziği kapatınca Seyyid’in yanına gelir ve sanki özür diler gibi İhlas suresini okur. 🙂

Zehra Sadat: Bundan daha aşağılayıcı ne olabilir? Benim mutfağımı temizlemek istiyorsun. Felç oluyorum görmüyor musun? Ellerim güçsüz, bacaklarım artık benim değil. Çocuklarıma yemek pişiremiyorum.
Seyyid Rıza: Herkes hasta olur, hepimiz insanız… Sen dinlen, Allah’a tevekkül et.

Seyyid Rıza banyoda çamaşırları ve küçük oğlunu yıkamaktadır. İçeri giren arkadaşı Hamid: “İşte bu yüzden ikinci hanım gerekli diyorlar.”
Seyyid Rıza: “Ben biriyle yeterince ilgilenemiyorum.”

Zehra Sadat: Bugün En’am (suresi) hatminde mahalleden bir kız gördüm. Kocası ölmüş. Hiç çocuğu da yok. Bence iyi bir kız.
Seyyid Rıza: Eğer Hamid Bey’e kız bulmak istiyorsan, onun aklı başka yerlerde.
Zehra Sadat: İnsanız sonuçta kimin yarınından haberi var. Allah bu masum çocukların annesiz kalmasını sevmez.
Seyyid Rıza: Benim için endişelenmene gerek yok. Ben kendim bunu düşünüyordum. Seninle konuşmak istiyordum neyse ki sen kendin konuyu açtın. Ben birini düşünüyorum, saygın bir bayan. Görünüşü de fena değil hani. Aslında, biliyor musun güzel biri. Elbette senin yerini dolduramaz. Ama sonuçta insanız değil mi?
(Zehra elindeki bıçağı fıralatır.)
Seyyid Rıza: Zehra Sadat beni öldürmek mi istiyorsun?
Zehra Sadat: Bırak önce öleyim daha sonra eğlenceni düşün!
Seyyid Rıza: Ne eğlencesi? Sen kendin dedin.
Zehra Sadat: Ben dedim ama sen niye heyecanlandın!
Seyyid Rıza: Zehra Sadat… Seyyid Bey’ini yalnız bırakmak niyetinde misin?

Zehra Sadat: Seyyid, yavrularıma anne lazım. Bu şartlarda okuyamazsın da. Fakat… Allah için çok güzel olmasın. Yoksa üzüntüden ölürüm. (Zehra bir an ağlar. Sonra ikisi birlikte gülüşürler…)

Ve yazıyı, “Üstün olan ancak Allah’ın sözdür.” ayetine binaen, Seyyid’in Zehra’ya okuduğu İnşirah Suresi ile bitiriyoruz:
“Rahmân ve Rahîm (olan) Allah’ın adıyla.
1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
2. Yükünü senden alıp atmadık mı?
3. O senin belini büken yükü .
4. Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?
5. Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.
6. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.
7. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,
8. Yalnız Rabbine yönel.”

Merve Işıldar

Altın ve Bakır

“Çünkü aşk ilmi hiçbir kitapta yazmaz”

Başarılı bir medrese öğrencisi olan Seyyid Rıza, Tahran’a eğitiminin kalan son kısmını tamamlamaya gelir. Ancak bu gelişinin aşkın gerçek manasını kavramasında büyük bir adım olduğunu henüz kendiside bilmemektedir. Seyyid Rıza’nın eşinin MS hastalığına tutunması ile başlayan aşk imtihanı, görülmeye değer sahneleri peşi sıra getirecek.

Başarılı yönetmen Humayun Esediyan’ın yönetmenlik koltuğunda oturduğu filmde kendinize sıkça “sevgi neydi?” sorusunu soracaksınız. Film size bu sorunun cevabını büyük bir içtenlikle verecek ardından;  sevgi “gerçek emekti”. Bu sözün bir film repliği olmaktan çıkıp adeta sizi içine çeken bir baş yapıta dönüştüğünü göreceksiniz filmde.

Dram ve romantizmin başarılı ile işlendiği filmde, Halime Saidi, Seher Devletşahi, Nigar Cevahiriyan, Cevat İzzeti ve elbette ki Behruz Şuibi gibi ünlü oyuncular yer alıyor. Zaman zaman birinin Mevlana’nın sözlerini kulağınıza fısıldadığını hissedeceksiniz  bu film de. O sözleri yüreğiniz ile hissedeceksiniz.

Sevginin gücünün anlatıldığı film de ince ayrıntılar ihmal edilmemiş ve en küçük konu dahi önemsenerek anlatılmış. Seyyid Rıza’nın öğrenci yetiştirmesine yönelik gelen her teklife tevazu ile karşılık verişi bizlere ilmin kıymetini bir kez daha hatırlatıyor. İnsanın katı kurallarını sevdikleri için ufak göz yummalar ile yıkabilmesi ve ham bilginin ötesinde manayı anlayabilmesi, nakşedilen bir başka tema.

Dürüst olmak gerekirse hiçbir filmi izlemediniz diye büyük kayıplar yaşamazsınız. Hiçbir kitap okunmadı diye eksik bırakmaz insanı. Sebepler bir şekilde sizi gelir ve bulur bazen. Ancak bence bu film sevginin ne demek olduğunu hatırlamaya ihtiyacımız olan şu zamanda en çarpıcı sebeplerden biri. Tezimi hala savunarak şunu söyleyebilirim, bu filmi izlemezseniz büyük kayıplar yaşamazsınız. Ancak eğer izlerseniz size çok büyük bir kazanç olarak döneceğine eminim.

”Onun aşkının kimyasından bu kara yüzüm altın oluverdi.

Evet senin lütfunun mutluluğuyla toprak altın olur.”

İyi Seyirler Dilerim.

Altın ve Bakır

“Çünkü aşk ilmi, hiçbir kitapta yazmaz…” Bu cümlelerle bitiyor “Altın ve Bakır” filmi. Ben de bu cümleleri, filmi en iyi özetleyen cümle olması sebebiyle, en başa almayı uygun buluyorum.

Altın ve Bakır“, Seyyid Rıza ile Zehra Sadat’ın, vefa ve aşk üzerine kurulu hikâyesini konu alıyor. Seyyid Rıza ve Zehra Sadat, sekiz yıllık evli, mutlu bir çifttir. Atıfe ile Emir Ağa adında iki küçük çocukları vardır. Seyyid Rıza, din öğrencisidir ve eğitimini tamamlamak üzere ailesini de alarak Tahran’a gelir. Bu mutlu evlilik zorluklarla sınanacak ve zafer aşkın olacaktır…

Seyyid Rıza, din eğitimine başlar. Zehra Sadat ise çocuklarla ilgileniyor, ev işlerini yapıyor ve evin maddi durumuna katkı sağlamak için evde halı dokuyordur. Son zamanlarda gözleri çift görmeye başlar ve bazen güçten düşmektedir fakat bunları önemsemez. Kendi dertleriyle kocası Seyyid Rıza’yı telaşlandırmamak için, hastalığının belirtilerini görmezden gelir.

Bir gün Zehra Sadat’ın kapı eşiğinde düşmesiyle birlikte hastane günleri başlar. Zehra’ya MS (multipl skleroz) teşhisi konulur. Seyyid Rıza iki küçük çocukla bir başına kalmıştır ve ne yapacağını bilemez haldedir. Sabah Atıfe’yi okula bıraktıktan sonra küçük oğluyla birlikte okula gider fakat dersi kapıda dinlemek zorunda kalır. Onu kucağında çocukla görenler de alaycı bakışlar atmaktadır. Böylece Rıza, bir süre okula gitmez. Tedavi masraflarını karşılayabilmek için, karısının yarım bıraktığı halıyı dokumaya devam eder. Neredeyse imkânsız denilebilecek kadar kısa bir sürede halıyı tamamlar. Bu, Seyyid Rıza’nın, sekiz yıl boyunca ondan ilgisini, sevgisini, şefkatini eksik etmeyen karısı için gösterdiği ufak bir vefadır yalnızca. Çocuklara bakmak, evin temizliği ve yemeği, hatta “yapmam” dediği şeyleri bile yapar Rıza… Çocuklarla ip atlar, oyunlar oynar, onlara hem anne hem de baba olur.

Birkaç gün sonra Zehra Sadat taburcu olur ve tekerlekli sandalye ile evine gelir. Seyyid Rıza, eşinin mutlu olması için ona hediyeler alıyor ve hastalığından asla şikayet etmiyordur. Fakat Zehra, evin bütün işlerinin kocasının omuzlarında olmasını içine sindiremez. Bu sebeple tartışırlar ve ilk kez birbirlerine bağırırlar. Fakat birbirini seven bu çift, özür dilemeyi ve affetmeyi de bilir.

Kapı komşuları olan ve büyükannesiyle birlikte yaşayan Down sendromlu Ayda da filme oldukça renk katmış. Zehra’nın iyileşmesi için dualar eden Ayda, çocukların bakımında da bazen Rıza’ya yardım ediyor. Ayrıca Ayda’nın teypten dinlediği Türkçe şarkılar da filme kendinizi daha yakın hissetmenizi sağlayabilir 🙂

Altın ve Bakır“, sağlıkta olduğu kadar hastalıkta da nasıl aile olunacağını izleyicilerin içine işliyor. Vefa kavramının içini kesinlikle dolduran bu filmden birçok hayat dersi çıkarabilirsiniz. Sağlığınız yerindeyken sevdiklerinize onları sevdiğinizi söylemek, bu hayat derslerinden yalnızca bir tanesi… Gerisini filmi izleyerek öğrenebilirsiniz.

Zeynep Ece

Altın ve Bakır

Bu akşam izlediğim “Altın ve Bakır” filmi; bilmekle yaşamak arasındaki derin uçurumun hikâyesiydi. Tahran’a ilim öğrenmekle meşgul olacağı bir hayatın özlemiyle gelen Seyyid Rıza’nın, kendini zorlukların, sırtına ağır gelen yüklerin içinde, kitaplarla haşır neşir olmayı beklerken yaşamını sürdürme mücadelesinde bulmasının, aşkı bilmesinin öyküsü.

Aşkın öyküsü elbette kelimelerle anlatılamaz, ateşin içine kendini atmadan, yanmadan anlaşılamaz, kitaplardan okunamaz. Şems’in Mevlana’ya kitaplarını attırması, Fuzûlî’nin “Aşk imiş her ne var âlemde, ilim bir kiyl-ü kâl imiş ancak.” demesi geliyor hemen aklıma. Şüphesiz bu sözleri, örnekleri de ancak sınırlı bilgimizle anlayıp anlamlandırabiliyoruz. Okuyarak anladığımızı zannediyoruz, düşünerek çözdüğümüzü, sonuçlara ulaştığımızı. Akılla dünyayı dize getirebileceğine, akılla gelişmeye, ilerlemeye inanan insanları gördükçe, Ayşe Şasa’nın,  Delilik Ülkesinden Notlar kitabında yazdıklarını/yaşadıklarını anımsıyorum hep.  “En çok güvendiğim şey olan zekam beni terk edip gidip gelmeye başladı. O zaman dünyanın kaç bucak olduğunu anladım. İnsanın aczi neymiş? Dünyaya aşağıdan bakmak neymiş? Dara düşmek, derde düşmek, güvendiğin dağlara kar yağmak neymiş? Unutulmak, dışlanmak, kaybeden kişi olmak, düşen kişi olmak neymiş? Bunların hepsini öğrendim. Ve buradan, sıfırdan başlayan bir eğitimle başka bir türlü dünyaya adım attım.”

Tahran’a eğitim için gelen Seyyid Rıza da kendini hiç beklemediği bir yerde bulup sıfırdan başlıyor hayata. Düştüğü yerden, dışlandığı, kınandığı, çaresiz kaldığı yerden. Buradan içine bakıyor, acısıyla burkulan kalbine, çocuk haline… Karısının MS hastası olduğunu söylüyorlar hastanede, bir doktor diğerlerine:  “Bakın işte size bir MS vakası, merak ediyorsunuzdur.” diyerek veriyor bu haberi. Eşini, hastalık hakkında doğru düzgün bilgilendirilme gereği bile duymuyorlar. İzlerken bağırıp çağırmak, hastayı bir vaka olarak görenlere  haykırmak geliyor insanın içinden. Seyyid Rıza susuyor.  Zehra onu inceleyen, hasta yokmuş, yalnızca hastalık varmış gibi davranan doktorların konuşmalarına dayanamayıp yüzünü örtüyor.

Hastalıkla birlikte, hem Seyyid Rıza hem de Zehra için sahip oldukları şeylerden bir bir vazgeçtikleri acı dolu bir süreç başlıyor.  Zehra en iyi bildiği yerde, evinde bir yabancı gibi kalıyor, yürümekte, ellerini kullanmakta zorlanıyor, çocuklarına bakamıyor.

Çoğalttığımızı, arttırdığımızı sandığımız bilgimiz acıyla sınandığında kuruyup dökülüyor, geriye hiçbir şeyi olmayan insan kalıyor, sonsuz dünyada bir nokta, dünyanın merkezinde sandığı, hep sürüp gidecekmiş gibi gördüğü hayatı varla yok arası, kendisine ait sandığı her şey; sağlığı, yürümesi, konuşması, görmesi, bilmesi, elleri, ayakları kendine ait değil, her an bir uçurumun kıyısında düşmeye yakın.

Seyyid Rıza ve Zehra rahat ve düzenli bir hayattan dağınık ve meşakkatli bir hayata düşüyorlar aniden, hiç beklemedikleri bir anda. Gün be gün kötüleşen hastalık bir yandan, ekonomik sıkıntılar bir yandan bastırıyor. “Hayatın bir ölüm, aşkın bir uçurum” (Sezai Karakoç, Yağmur Duası) olduğu yerde duruyorlar sanki, bizim kelimelerle bil/e/me/diğimiz yerin tam ortasında inançla, aşkla duruyorlar.

“İnsanlar kelimelerin ne anlama geldiğini bilmeden okuyorlar, çünkü kelimelerin anlamları, o kelimeleri kullanan kişilerin tecrübeleri ile farklılaşır.” (Ömer Mikail Burka; Sufiler Arasında) diyordu bir kitapta. Seyyid Rıza ve Zehra acıyla sınanırken kelimeleri azalıyor belki ama kelimelerinin anlamları derinleşiyor.

Bir caminin kapısının dışında duruyor Seyyid Rıza sessizce, belki içeride olup da dersi dinlerken erişemeyeceği her şey kalbine doluyor böylece. Kapının önünde karmakarışık duran ayakkabıları temizliyor, düzenliyor, gururu, kibri akıp giderken, şu sözlerle kulaklarında:  “Herkes bir ömür cennetin anahtarını aradı, bir hazine ya da bir kimya bir iksir. Mutluluğun sırrını yanlış şeyde arıyorlar. Bu hazineyi hayal edenler bu hayal ile hazineyi kaçırıyorlar. O’nun aşkının kimyasından bu kara yüzüm altın oluverdi. İnsanların arayıp durduğu bu kimya aşktır gerisi çer-çöptür. Eğer okuduklarınız bizimkiyle aynıysa yırtıp atın kitaplarınızı. Çünkü aşkın ilmi hiç bir kitapta yazmaz.”

Öykü Defteri

Altın ve Bakır

Keşfedilmemiş bir maden gibi öylece duran İran Sinemasından bir örnek: Altın ve Bakır.
Bir İran filmi olan Altın ve Bakır’ın yönetmenliğini Humayun Esadiyan yapmıştır. Orjinal adı “Tala ve Mes” olan filmin yapım yılı ise 2011’dir. IMDB puanı gayet iyi olan filmin puanı 7.6 dır.
Filmin oyuncu kadrosunda çok kaliteli isimler bulunmakta Behruz Şuibi , Cevat İzzeti, Mihran Recebi, Nigar Cevahiriyan, Rıza Radmeniş, Seher Devletşahi gibi önemli isimler bulunmakta. Filmin senaryosu ise Hamit Muhammedi’ye ait.
İslami bir aşk altyapısıyla bize sunulmuş çok güzel bir film. Altın ve Bakır öyle bir film ki diğerlerinden ayrılan en büyük özelliği anlamsızca seks hikayelerinin olmayışı, ne bir reklam var ne de kusursuz insan tasvirleri sırf bu özelliğinden dolayı izleyenin içine işleyebiliyor. Altın ve Bakır’da asıl anlatılmak istenen iyi bir insan olursanız iyi bir anne ve baba da olursunuz ve İslamı evliliğinizin başucuna koyarsanız Allah’ın yardımının sizden hiç eksilmeyeceği izleyiciye aksettirilmeye çalışılmıştır.

Ayrıca filmde down sendromlu bir kız çocuğunun elindeki radyo ile Hakan Peker’in vakti geldi ayrılığın şarkısını çalması Türk izleyicisinin ilgisini bir hayli çekiyor.

Filmin adının Altın ve Bakır olması bana çok mantıklı güzel geldi. Yorumlamamız gerekirse; Değerli olan hangisi? Bakır emek ister altına dönüşmek için, aşk ister, çaba ister. Nasıl ki yüreğe düşen aşk değiştirir insanın kimyasını, bakırın da değiştirir yapısını.
Fedakarlığın ne demek olduğunu anlatan muhteşem bir film ne kadar da boş şeyleri kafamıza taktığımızı en sade şekliyle aktaran ender bulunabilecek filmler arasında.

Bu kadar ayrıntılı ön bilgilendirme yaptıktan sonra sizlere filmin öne çıkan, akılda kalan kısımlarını aktarmaya çalışacağız.
Film iki ana karakter etrafında şekillenmektedir. İlme ve bilgiye aç olan Seyyid Rıza ve tüm benliğini ailesine sunan Zehra bu filmin en önemli karakterleridir.

Başarılı bir eğitim hayatı geçiren Seyyid Rıza kendisini eksik gördüğünden dolayı ailesini alıp Tahran’a taşınmaya karar verir ve eğitim hayatını medresede tamamlamak ister.

Tahran’a eğitim hayatı için taşınmalarına rağmen hayat Seyyid Rıza ve ailesi için bir anda değişir. Seyyid Rızanın çok sevdiği eşi ve en büyük yardımcısı olan Zehra hastalığa yakalanır .Bu noktadan sonra Seyyid Rıza aslında farkında olmadan ilmin kendisini öğrenmeye ve yaşamaya başlar. Bu sayede kendisindeki eksiklikleri görür ve Allah’a tevekkül etmenin ne kadar önemli olduğunun farkına bir kez daha varır.
Zehra kendisinden çok ailesini düşünür .Ne olacaktı kocasına, kim bakacaktı çocuklarına? Yüzünü gizleyecek, utanacak kadar ayıp mıydı hasta olmak?

Seyyid Rıza, Zehra hastalanınca ev işlerini ve çocuk bakımını üstlenmek zorunda kalır. Halı dokumacılığından geçimini sağlamaya çalışır fakat gözleri bu yüzden iyi görmemeye başlar. Artık Kuran okuyamaz, ders veremez hale gelir. Onları üzmemek için eşine ve akrabalarına bu konuyu açamaz..

Seyyid Rıza için artık okul hayatı bitmiştir çünkü ne karısı normal işlerini görebiliyordu ne de kendisinin gözleri artık net görebiliyordu.

Hastanede hemşire olan Sepide için Zehra’nın hastanede kalması hayatının dönüm noktasıdır çünkü Zehra mutluluğun en ufak şeyler de olduğunu hemşire Sepide’ye çok güzel göstermiştir Ve Zehra’nın sayesinde Sepide boşanmak üzere olduğu kocasına bir şans daha verir ve boşanmaktan vazgeçer.

Birbirlerine duydukları saygıyı bakışlarla yansıtabilmeleri ve güzel sözler karşısındaki utanmaları ile sergiledikleri performans gerçekten de inanılmaz..

Filmden bir alıntı yaparak yazımızı noktalamak istiyorum..
“Herkes bir ömür cennetin anahtarını aradı. Bir hazine ya da bir kimya, iksir… Bu hazineyi hayal edenler bu hayal ile hazineyi kaçırıyorlar: “Benim için sev.. benim için buğz et.” İşte bundan ötürü, tüm amellerin kabulünün remz’i “velayet”tir. Allah için sevmek. Allah kimleri seviyorsa, sen de onları seversin. Allah’tan ötürü sevmek, Allah için sevmek. kaş ve göz; dış görünüş için değil. Hatta kendi gönlünüz için değil. Sadece Allah için. Eğer sevginin mîzânı (kriteri) Allah olursa, kimse sizi takdir etmese de, yine seversiniz. Vefasızlık görseniz de, doğru olanı yapmaya devam edersiniz. Bu menzile varamayıp, yarı yolda kalanlar, Allah için çalışmıyorlar. Bu yolda Allah için ne kadar zorluk çekerseniz, daha çok Allah’a yakınlaşırsınız. “O’nun aşkının kimyasından, bu kara yüzüm altın oluverdi. Evet; senin lütfunun mutluluğuyla, toprak altın olur.” İnsanların arayıp durduğu bu kimya, aşktır. gerisi çer-çöptür. Şşimdi, azizlerim, neden bu sözü söylediler anlayacağız: “Eğer, okuduklarınız bizimkiyle aynıysa, yırtıp atın kitaplarınızı. çünkü, aşk ilmi, hiçbir kitapta yazmaz.”
Hayatı paylaşırken, kaçırılan küçük anların, duyguların ne kadar değerli olduğunu anlatmış bu film bize..
İzlemenizi tavsiye ederiz…

Murat Yıldırım

Altın ve Bakır

Çok fazla kişinin bilmediği ancak oldukça değerli yapımları içerisinde barındıran İran sinemasının gözde örneklerinden bir tanesi olan Altın ve Bakır filminin yönetmeni Humayun Esediyan. Dram türünde hazırlanmış bir film olarak ön plana çıkan Altın ve Bakır da Behruz Şuibi, Cevat İzzeti, Nigar Cevahiriyan, Mihran Recebi ve Seher Devletşahi. Filmde, istemiş olduğu hocadan eğitim almak adına elinden gelen her şeyi yapan bir adamın hayatında meydana gelen değişimler anlatılıyor. Karakterimiz eğitimine öyle değer veriyor ki sırf istediği hoca Tahran’da diye bir anda eşiyle tüm eşyalarını toplayıp buraya yerleşebiliyor. Bu hocadan eğitim almak için dünyadaki diğer her türlü şeyi geri atıp toplumdan kendini uzaklaştıran karakterimizin yaşamı, karısı M.S. hastalığına yakalanınca tamamen değişiyor.

 

Bunun nedeni ise artık yaşamındaki öncelik sırasını eşine veren Seyyid Rıza’nın yaşamında meydana gelen değişimleri bu filmle beraber izlemeye başlıyoruz. Normalde Seyyid Rıza kendi eğitimi haricinde hiçbir işe karışmaz, eşinin ev işlerini tek başlarına yapması gerektiğini düşünürdü. Ancak M.S. hastalığı ile birlikte bir taraftan eğitimini alırken diğer bir taraftan da eşi ile olan hayatını düzenlemek zorundadır. Seyyid Rıza’nın eşinin ilk hastalık belirtileri Tahran’a geldikleri zaman ortaya çıkar. Eşinin saçını keserken onun canını yaktıktan sonra onda olan değişimleri eşine söyler. Ancak Seyyid Rıza bunun yalnızca Zehra Sadat’ın kuruntusu olduğunu, bu ara çok çalışıp yorulduğu için kendini kötü hissettiğini söyler. Zehra Sadat oldukça çalışkan ve iyi yürekli bir kadındır.

 

Öyle ki ev sahibesinin yanında bulunan ve herkesten saklanan kız Ayda bile onun iyiliğini fark eder. Bir gece artık Zehra Sadat çok fenalaşır ve hastaneye götürürler. Burada doktor muayenesi esnasında aslında eşi ile ne kadar az ilgilendiğini fark eden Seyyid Rıza, bu duygu değişimleri ile geceyi geçirir. Zehra’nın hastanede olduğu ilk gün bile aslında işinin ne kadar zor olduğunu, karısının bu kadar şeyi tek başına nasıl yapabildiği bilemez. Doktorun M.S. teşhisi koyması ve ailesinin belirtiler konusunda Zehra’yı ciddiye almadığını söylemesi ise duyduğu vicdan azabını arttırır.

 

Hastanedeki hemşire Sepide Hanım ile ilk başlarda yıldızı barışmayan Seyyid Rıza, sonrasında eşinin durumu ile birlikte Zehra’nın hastanede yaşayacağı zorluklara karşı ondan yardım ister. Zehra hastanedeyken çocuklar ile uğraşmak ise Seyyid’e kalır. Daha öncesinde Zehra’nın çok kolay bir şekilde yaptığı pek çok işlemin aslında ne kadar zor olduğunu anlamış olacaktır. Bu esnada Ayda ise onlara elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışır. Seyyid, öğrencilere ders verecek kadar bilgili olsa da bunu yapmak yerine karısının kaldığı yerden halı dokumaya devam etmeyi tercih eder. Halıyı dokurken bir taraftan da derslerini tekrarlar, Böylece aslında iki işi de aynı anda yapmayı planlar. Uzun süren hastane döneminin ardından tekerlekli sandalye ile evine gelen Zehra’yı kızı ne yazık ki iyi bir şekilde karşılamaz.

 

Atıfe ile okula giden Seyyid Rıza, kızının dini kıyafetler giydiği zaman ondan kaçtığını sorsa da istemiş olduğu yanıtı alamaz. Cevapsız kalan bu soru onun canını sıksa da hayatında çok daha büyük sorunlar vardır. Bu esnada eve gelmiş olan Zehra ne kadar istese de artık evinin işlerini istediği gibi yapamaz hale gelir. En kolay işleri yapmak, yürümek bile onun için ciddi bir sorun haline geliyor. Mutfağını ev sahibesinin temizlemek istemesi ise bardağı taşıran son damla. Çünkü ona göre bir kadının mutfağını sadece o temizlemelidir. Kendini yetersiz hisseden Zehra Sadat çok daha hırçın bir ruh haline bürünse de Seyyid Rıza onu sakinleştirmeye çalışıyor. Ancak Zehra Sadat gerçekleri anlıyor, kocasının kalbinde yaşadığı umutsuzluğun farkına varıyor. Çok büyük bir kavga etseler de aralarında güçlü sevgi, bunları aşmalarına yardımcı olacaktır.

 

Bir taraftan ailesinin sorunlarını gidermeye çalışan Seyyid Rıza, diğer bir taraftan yeni yıla gelmeden bitirmesi gereken halıyı bitirmekle uğraşır. Ancak bu hiç kolay olmayacaktır. Zehra Sadat, ailesine yetersiz geldiği için eşine ikinci bir eş almasını ister. Seyyid Rıza ise bunu kabul etmez. Güneşli bir Cuma günü ailecek dışarı çıktıkları bir gün eşi Seyyid Rıza’dan ona Kur’an okumasını ister. Ancak Seyyid Rıza’nın gözleri o kadar kötüleşmiştir ki sayfaları açsa dahi ezberden okumak zorunda kalır. Zehra Sadat bunu bilse de yine de bilmezden gelir. Yine bir gün kapı arkasından hocasının dersini dinleyen Seyyid Rıza, diğer bir taraftan da Allah sevgisini kavrar ve onun lütfuna mazhar olmanın ne kadar zor olduğunu anlamış olur.

Deli Kız

Altın ve Bakır

Her insanının günlük yaşamı içerisinde belli amaçları, istekleri vardır. Hayalini kurduğu bir iş, hak ederek almak istediği bir ev veya okumak. Zamanın değişmesiyle amaçlarda değişir ama hep vardırlar. Peki ya biz bu amaçlar için çabalarken, planlar yaparken yolunda giden şeylerin ne kadar farkındayız? İşte “Altın ve Bakır” filmini izledikten sonra kendine bunu soruyor insan. Gündelik hayatın zorluklarında insanın sahip olduklarına karşı şükretme duyguları körelmiş olabilir. Bu filmle şükrederek insani duygularımızı hatırladığımız kesin.
Hayatının büyük bir bölümünü ilme adayan ve ilimin güzelliğini ailesine yansıtarak onları çok seven bir babanın yaşayabileceği zorlukları anlatıyor bu film. Büyük Alimler onu ders okutacak bilgiye sahip görürken bile, yine de bunu kabul etmeyerek tüm zamanını daha fazla ilim öğrenmeye harcamak istediği sırada, aniden çok sevdiği fedakâr eşinin ailedeki önemini tecrübe ederek öğrenmek zorunda kalan bir baba. Eşinin, herkese karşı ne kadar düşünceli, iyi biri olduğunu, zor günlerde iyilikler hanesinin kapısından içeri girdikçe daha iyi anlar. Sıradan günlerde sizin için çok küçük, karşılıksız yaptığınız iyiliklerin zor günlerde size ne kadar somut ve manevi destek olabileceğini hiç unutamamak üzere öğreniyorsunuz. Film size zorlukları adeta yaşatırken, iyiliklerin getirdiği güzellikleri de bir o kadar hissettiriyor.
Her karakterden ayrı bir şey öğreniyorsunuz. Anneannesinin sakladığı saf bir kıza değer vermenin size hiç tahmin edemeyeceğiniz şekilde geri dönüşünden, bir annenin küçük kızına öğrettiklerinin anne evde olmadığında ne kadar önemli olduğuna kadar öyle çok öğreneceklerimiz varmış ki… Hele birde ailede annenin önemini öyle bir anlıyorsunuz ki, bu filmi izledikten sonra sizi kendinden çok düşünen annenizin veya eşinizin en ufak bir sağlık şikayetinde “yorgunluktandır” sözünün söylenmesine bile müsaade etmeyeceksiniz.
Bir yudum çay içememenin bile ne demek olduğunu hissederek MS hastalığının önemini daha bir iyi anlayacaksınız. Her an adını duyabileceğiniz bu hastalık için filmden öğrendiğiniz tıbbi bilgilerin bir nebze de olsa erken teşhis için sizi aydınlatabileceğini düşünüyorum. Eminim ki sizde benim gibi filmi izledikten sonra küçük bir araştırma yapıp bir hastalık için daha, kendi çapınızda önlem almış, tedbirli olacaksınız. Her sahnesi insani duygularınıza dokunarak size bir şeyler katacak…

Evren Buğa